Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz.

Bizi zem eyleyene rahmet eyle.

TASAVVUF
MEB. OKUL
Altın Hesaplama

GÜLDEN BÜLBÜLLERE 4

Gülden

Bülbüllere


Tasavvuf

Sohbetleri 4


 

Derleyen

Mehmet Ali Demirci


 

Dizgi-Kapak : AR Tasarım Baskı Yılı ve Yeri : 2008, Ankara

ISBN 978-9944-0746-0-5


 Takdim

Bu eser, Gönüller Sultanı Abdurrahim Reyhan (Erzincanî) Efendimiz Hazretlerinin, ihvan meclislerinde ikram bu­yurduğu mübarek sohbetlerinin aslına uygun şekilde yazılı hale getirilmesiyle ortaya çıkmıştır.

Çeşitli zaman ve mekanlarda yapılmış olan bazı sohbetler geniş bir arşiv içerisinden derlenebilmiştir. Gülden Bülbüllere 4’ün her­kese hitap etmesinde kolaylık sağlaması için dipnotlarla kaynaklar verilmiştir.

Noksanlarımızı tamam eyleyeceklerini umut eder, dualarınızı bekleriz.

Derleyenler Adına,

Mehmet Ali Demirci

Ocak 2008

İçindekiler

Ne Olursan Ol Yine Gel

23.03.1989 ..............................................................................................  1

Aşkım Bana Oldu Burâk

08.02.1990 ............................................................................................  33

Bizdeki Riyazet Ayıklıktır

30. 12.1990, Tepecik ..........................................................................  47

Gam Gelmez Dememişler, Gam Eğlenmez Demişler

Adana,1990 ..........................................................................................  65

Bizim Tarikatımızda Aşk ve Muhabbetle Terakki Ediliyor

Kayseri, 1990 .......................................................................................  93

Sermaye Bu Yolda Heman, Teslim Olup Şeyh’e İnan

18.08.1989, Hanımlara Sohbet ......................................................  109

Her Kim Ki Allah İçin Alçalırsa Allah Onu Yükseltir

30.01.1984, Konya ...........................................................................  153

Nimetinin Sonuna Kadar Gitse de Yine Rabıtasını Bırakmıyor

1985, Erzincan ...................................................................................  181

Ruhun Te k Bir İsteği Var, Allah’tan Ayrılmış Allah’a Ulaşmak İster

10.12.1986, Konya ...........................................................................  201

Meşayihimize Makbul Olanı Güzel Ahlak Sahibi Olmamız

21.06.1992, İncek .............................................................................  213

Evliyaullah Allah’tan Gayrı Değil, Allah’a Bir Aynadır

19.07.1993, Konya ...........................................................................  231

Seni Katre İken Umman Eder Şeyh

15.03.1995, Almanya ......................................................................  257

Gelen Gün Geçen Günün Devamıdır

18.07.1997, Erzincan .......................................................................  283

Doğuştan Kabire Kadar İlim Tahsil Ediniz

Ağustos 1997, Çankırı .....................................................................  311

Dipnot Listesi ..................................................................................................  335


 

Ne Olursan Ol Yine Gel

23.03.1989

Nimetimiz çok büyük, Hazreti Habibinin hürmetine, Allah bize varis-i enbiya olan velilerle kendisini tanıtmıştır.

Böyle buyuruyor büyüklerimiz:

“Nimet olur mu bundan ziyade”

Onun için kıymetini bilelim de Allah artırsın.

Allah nimetimizi artırırsa, büyütürse ne olur?

Büyütür, büyütür, büyütür ahirinde cemalini bize gösterir, Cema-lullahını gösterir, çünkü Cemalullah da haktır.

Ruyetullah haktır, ruyetullahı inkar eden bir mezhep vardı; bu mez­hep de gitti, batıl oldu. Zaten Cenabı Hak:

“Biz bir gizli hazine idik aşikar olmamız için insanları halk ettik1

ayeti celilesinde:

“Biz ins ve cinni halk ettik ki bizi mabut bilsinler2

Evet, buyurmasında:

“Biz bir gizli hazineydik insanları halk ettik ki aşikâr olalım”

Şimdi Allah bizi Müslüman olarak halk etmiş, eğer inancımızı ya­şarsak, Cenabı Hak bize cemalini göstermeyi vaat etmiştir.

İnancımız nedir?...

Şeriatımızı, tarikatımızı yaşarsak hakikate ulaşırız.

Hakikatimiz ruhumuzdur. Ruhumuz Allah’tan gelmiştir, Allah’a ulaşır.

1    Fususül Hikem Trc. C.1 S.43

2    Zariyat 51:56


2


Gülden Bülbüllere


Kelamı kibarda :

Himmet-i evliyâ bize yâr iken

Yani evliyanın himmeti bize yâr olursa, bize yardım ederse ki onla­rın cümlesi âlidir.

Himmet-i evliyâ bize yâr iken

Şâh-ı Nakşibendî ser-hünkâr iken

Seyyid Tâhâ, Sıbgatullah var iken

“Gâbe gavseyn”e dek seyrânımız var

Gâbe gavseyn; “Gâbe gavseyni ev edna3” ayeti kerimesinde Cenabı Hakk’ın Habibine vermiş olduğu makamdır. Cenabı Hak diyor ki:

“Habibim sen bana o kadar yaklaştın ki, iki kaşın yaklaştığı kadar yaklaştın.”

Tabiî ki, insan ne kadar yükselse de Peygamber efendimizin maka­mına ulaşamaz, ama oraya kadar çıkarmış yani gidebilirmiş.

Gidilirse peygamber mi olunurmuş? Hayır.

Peygamber olmaz ama varis-i enbiya olur.

Varis-i Enbiya, Peygamber efendimizin vekilidir.

Bunlar ruh-ı musaff âdır ki “Cemü’l-Cem” e varmışlar

Cemî’den farka gelmişler vekîl-i Mustafâ’dır pîr

Şimdi ne zaman olur?

Bunlar ruhu musaff âdır, yani evliyaullah ruhu.

Ruh-ı Musaff a dan mana onlar safi ye makamına ulaşmışlar.

Safi ye makamından mana artık Allah’tan başka her şeyden soğu­muşlar, her şeyden geçmişler, her şeyden kurtulmuşlar.

Sade bir dost-bir post kalmışlar.

Dost Allah, post da cesetleri, vücutları.

3 Necm 53:9


Tasavvuf Sohbetleri 4


3


Dostu postun üzerine oturtmuşlar.

Ruhunu makamına ulaştıran insanlar ne olur?Varis-i enbiya olur.

Bunlar rûh-ı musaff âdır ki “Cemü’l-Cem” e varmışlar

Cemî’den farka gelmişler vekîl-i Mustafâ’dır pîr

Diyor.

Öncelikle bir insan tasavvufta, tarikatta önce fenafi şşeyh olur. Ama tasavvufa girmeyen bu nimetlere mazhar olamıyor. Tasavvufa girme­yen, tarikata girmeyen ancak terki dünya oluyor, bu kadar.

Yani dünyadan kurtarır, dünyadan geçer, ehli ukba olur.

Cenneti kazanır tabi.

Ahireti kazanır.

Ahiret hakdır.

“Vel ba’su ba’del mevt4

Ahirete inanmak imandandır değil mi? Ama dünya batıldır.

İnsanlar terki dünya olurlar. Ehli ahiret-ehli ukba olurlar.

Ama insanlar için de terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i terk var diyor.

Terk-i dünya olabilirler, ehli ukba olabilirler. Fakat, terk-i ukba ola­mazlar, terk-i terk de olamazlar.

Bunlar dünyayı terk etti, ahireti terk etti, bunları terk ettiğini de terk ediyor.

Tabi bu pek anlaşılan bir şey değil, bunu ancak yaşayan bilir.

Onun için burada, tarikatta, insanlar ne oluyor?

Fenafi şşeyh oluyor, fenafi rresul oluyor, fenafi llah olunca cemü’l-cem oluyorlar.

Fakat oradan da geçiyorlar.

Fenafi llah’tan da geçince bu sefer tekrar halka dönüyorlar.

4 Fatir 35:9


4


Gülden Bülbüllere


Hakka varıyorlar, halka dönüyorlar.

Halka dönüşlerinde haktan irtibatları kesilmiyor.

Bunlar halk ile hak arasında irtibatlılar ki, evliyaullahın zahiri halk ile, öyle değil mi?

Zahirde bir cismi var, cesedi var, beşeriyeti var, bunlar beşerdir.

Evliyaullah da bizim gibi insandır sosyaldir.

Nazariyet sınıfl arı var, yemesi var, içmesi var, uykusu var, ondan sonra hastalanması var, yorulması var, iş buyrulması var, bunlar var.

Ama işte bunların zahiri halk ile batını Hak iledir.

O zaman ne yapar evliyaullah?

“Cemi’den fark’a gelmişler.”

Yani burada bir cem var, bir de fark var. Bak bir kelamı kibar vardır:

Künh-i Zât’ı kimse bilmez bu yola etme heves

Lâl olur dil bu arada bil ki katl olur nefes

Sen mukayyed Zât-ı Mutlak’tan sakın eyleme bahs

Cem’i Fark’ı anlamaktır bu muammâdan garaz

İnsanlar ancak cem’i fark’ı anlamasında; fark’tan söz var, fark’tan mi­sal var. Cem’den söz yok, cem’den bahis yoktur.

Halktan var. Halk ne? Halk halkiyattır.

Cem Allah’ın zatıdır. Bundan söz yok.

Orada insanlar Cem’ül-Cem olunca, bir defa Allah’ta yok oluyorlar.

Buna ne deniyor?

Fenafi llah.

Ondan sonra tekrar oradan geçtikten sonra yine fark’a geliyorlar.

Cem’den geçip fark’a geliyorlar, ama oraya bir irtibat sağlıyor.

O zaman cem’den fark’a dönenin iki ciheti var.


Tasavvuf Sohbetleri 4


5


Zahiri halk halk ile, batını hak hak ile, onu ifade ediyor;

Bular rûh-ı musaff âdır ki “Cemü’l-Cem” e varmışlar “Cemî’den farka gelmişler vekîl-i Mustafâ’dır pîr”

O zaman bunlar ne oluyorlar?

Bunlar işte, Hâlik ile mahlûkun arasında, bir vasıta oluyorlar.

Ki mahlûk denince, işte halktır; halk denince insanlar.

Evet bütün mahlûklar Allah’a gitmiyorlar.

Bak bütün mahlûklar yok oluyorlar öldükten, sonra bir daha var olmuyorlar.

Ama insanlar böyle değil.

İnsanların Allah’a gidişi var, Allah’tan gelip Allah’a gidişi var.

İnsanların ruhu Allah’ tan geldi, Allah’a gidecektir.

Onun için insanlar ölünce cesedi toprak oluyor ama ruhu yok ol­muyor.

Ama Cenabı Hak kula, o ruha, bir ceset halk edecek.

Kıyamet olunca insanlar, “vel ba’su ba’del mevt“

Öldükten sonra dirilecek.

O dirilmede Cenabı Hak o ruha bir ceset halk edecek, fakat o cese­di, O ruh bu dünyada kazanıyor, yani dünya âleminde kazanıyor.

Eğer O ruh bir güzel ceset kazanmışsa, o ruha, güzel bir ceset halk edecek Cenabı Hak, o güzel cesetle ruh gidip cennette sefasını sürecek.

Eğer güzel bir ceset kazanmamışsa, çirkin bir cisimle gitmişse, yine Cenabı Hak o çirkin cisimle, cesetle kaldıracak, o ruh o çirkin cesetle gidip cehennemde azabını görecek.

İşte buna ne diyorlar? Hayvani sıfat.

Niye insan hayvani sıfatta kalıyor?


6


Gülden Bülbüllere


Eğer insan, Allah’ı kitabı tanımazsa, Kur’an’a tabi olmazsa, gökten gelen, Cenabı Hak’tan gelen semavi kitaplara inanmazsa, hayvani sıfat­ta kalıyor. Fakat kitaplara inanmak var ama, ameli yok. Ancak Kur’anı Kerim’le amel işlenir.

Kur’anı Kerim haktır. Hangi kitap ile amel eden batıldır?

Mesela; İncil var, Tevrat var, Zebur var, büyük kitaplar...

Fakat bunlardan başka bir de suhufl ar gelmiş. Suhufl arın hükmü kalkmış geçmiş gitmiş.

Diğer semavi kitapların da hükmü geçmiş, ancak şimdi hangisinin hükmü var? Kur’anı Kerimin hükmü var.

Kur’anı Kerimin hükmüne tabi olmayan, sünnetlere tabi olmayan, hayvani sıfatta kalıyor. Bir defa Cenabı Hak buyuruyor ki:

“Kulum bana itaat ederse ben onu yed-i kudretimle muhafaza ederim”

İtaat Kur’anadır. Kur’an: Cenabı Hakkın emirleridir .

Fakat bir de buyuruyor ki;

“Habibim, bana itaat eden sana tabi olsun, sana tabi olmayan bana itaat etmez, bana itaat etmiş değildir.5

Demek ki :

Burada Şeriat ne? İslam ne?

Ondan sonra Tarikat ne? Hakikat ne? Marifet ne?

Bunların hepsi kitap ve sünnetle kaimdir.

Ama kitabın, sünnetin, şeriatın anlayışı başka, tarikatın anlayışı baş­ka, hakikati kazananların anlayışı başkadır.

Kitap, Kur’anı Kerim değil mi? Ayet-i kerime değil mi?

Fakat Kur’anı Kerimin zahir manası var, batın manası var, bir de hakikat manası var. Hakikat manası batne manasıdır.

5 Nisa 4:80


Tasavvuf Sohbetleri 4


7


Zahir manası, batın manası, batne manası...

Zahir manasını ulema biliyor, batın manasını meşayih biliyor, bat-ne manasını nebiler biliyor. Cenabı Hak Nebilere bildirmiş. Nebiler biliyor.

Onun için burada:

Himmet-i evliyâ bize yâr iken

Şâh-ı Nakşibendî ser-hünkâr iken

Yani hünkar demek baş demek, padişah demek. Ser’i hareketli, canlı ve güçlü demektir.

Seyyid Tâhâ Sıbgatullah var iken

“Gâbe Gavseyn”e dek seyrânımız var

Açık yani, Gâbe Gavseyn’e dek yol açıktır, gidebiliyorsan git.

Gidilir mi? Gidilir.

Evliyaullah’tan 5 tanesi o makama ulaşmış, Gâbe Gavseyn makamı­na ulaşmış.

Kim bunlar?

Mansur Hazretleri, Muhyiddin-i Arabî Hazretleri, Bayezid-i Bista-mi Hazretleri, Nakşibendi Efendimiz Hazretleri, bir de Necmettin-i Kübra Hazretleri.

Fakat o dört tanesini o makamdan aşağıya indirilmişler. İdare ede­memişler orayı.

Mesela diyelim ki bir kaymakamı vali etmişler, valiliğe tayin etmiş­ler, valiliği idare edememiş, demiş ki ben burayı idare edemiyorum, inmiş aşağı, kaymakamlığa.

Misal yani… Hâşâ…

Bunlar idare edememişler o makamı, inmişler aşağıya, ama Nakşibendî Efendimiz idare etmiş ve o makamda kalmış. Reis-i Evliya seçilmiştir.


8


Gülden Bülbüllere


Mansur’un “Ene-l Hak” demesi, indirmiş onu makamdan aşağı, idare edememiş.

Muhittin-i Arabî Hazretlerinin yine o sözü…

Bayezid-i Bistami Hazretlerinin o sözü;

Fi cübbet-i masivallah

Demiş.

Halbuki aslında makamlarından terfi etmemişler.

Yani velayetinden yüksek bir makamı idare edememişler, oradan in­mişler velayete, velayet makamında kalmışlar.

Yani tenzil etmemişler.

Ama Nakşibendî Efendimiz o makamda kalmıştır. Onun için reis-i evliya seçilmiş.

Bakın Nakşibendî Efendimiz buyuruyor ki:

- Eğer arz üzerinde, bütün dünya üzerinde, Havace Abdulhalik ev­latlarından (manevi evlatlarından diye açıklıyor) bir tane bulunsaydı Mansur’u oradan geçirirdi, astırmazdı.

Ama bu manevi evlatları kim?

Kendisi ve kendisinin yetiştirdiklerinden bahis ediyor.

Hakikaten böyledir.

Nakşibendî Efendimiz zuhur ettikten sonra, onun şöhreti dünyaya yayıldıktan sonra, daha kimsede o hal tecelli etmemiştir.

Edenler olmuşsa da geçmişler, ısrar etmemişler, yok dememişler.

Evet, onun için bak:

Tarîkimiz Tarîk-ı Nakşibendî

Kamu ehl-i tarîkin ser-bülendi

Kolumuz Hâlidî’dir dil-pesendî

Girenler hâb-ı gafl etten uyandı


Tasavvuf Sohbetleri 4


9


Bizde böyle, bir de buyuruyor ki;

Tarîk-i Nakşibendî Hak yoludur

Ana dâhil olan cümle velîdir

Ama yeter ki, oraya dahil olduktan sonra orada sebat etsin ve tarika­tının, meşayihinin şerefi ni muhafaza etsin.

Bu şarttır. Eğer bu olmazsa o zaman da bak buyuruyor ki;

Kabiliyet bizde olmazsa meşayih neylesin

İster ise mürşidi olsun Muhammed hazreti Bu kelamı aynı adam (Salih Baba) her ikisini de aynı adam söylüyor. Ama bunu söyleyen kim? İşte kendisi mi söylüyor? Ona rabıtası söylüyor. Çünkü çok kelamlarında ifade ediyor. Kendinin söylemediğini ifade ediyor. Zaten öyle, bir de buyuruyor ki bak:

Hazreti pirim elinden dest edeli Salihâ

Salihâ dan mana Salih. Diyor ki her kim ki kâmil mükemmil meşa-yihin elinden dest (el) tutarsa;

Hazreti pirim elinden dest edeli Salihâ

“Mûtû kable entemûtû” ile tebşîr olmuşum

Ne demek” Mûtû kable entemûtû6”?

Hadisi Kutsi…

Cenabı Hak buyuruyor ki;

“Ölmeden evvel ölün.”

Ölmeden evvel ölürse bir insan, onun kabiri, kıyameti, havfi , nef’ii suali, hesabı, her şeyi bitiyor.

6 Ömer Dağıstani Fetvalar S.149


10


Gülden Bülbüllere


Daha öbür ölüme kalmıyor. Öyle bak:

Kabre girip haşre varıp hem sırâtı geçmeden

Kevser-i Haydar’dan içip kanmayan derviş midir Buyuruyor.

Onun için Allah’a şükür elhamdülillah; Fırsatı ganimet bil buyururlar ya. Büyüklerin kelamı.

Her geceyi kadir bil

Her gördüğün Hızır bil

Fırsatı ganimet bil Kimin bu kelamlar? Marifetname’de İbrahim Hakkı Hazretlerine ait,

Her geceyi kadir bil

Her gördüğün Hızır bil

Fırsatı ganimet bil

Bunlardan mana anlam şudur ki: yani her geceyi sen, gafl etle geçir­me, hep kadir gecesi gibi ihya et.

Her gördüğün Hızır bil

Bundan da mana diyoruz: Herkesi kendinden üstün gör ve herkesin aşağısı olarak kendini herkesten aşağı gör. Bu tevazudur.

Cenabı Hak tevazu ehlini meth ediyor. Peygamber efendimiz meth ediyor.

Cenabı Hak tevazu ehlini nasıl meth ediyor? Cenabı Hak

“Her kim ki Allah için alçalırsa biz onu yükseltiriz7”,

7 Hikmet Goncaları Trc. (500 Hadis Şerif) 397


Tasavvuf Sohbetleri 4


11


buyuruyor.

Bir de buyuruluyor ki;

Tevazuu feth eder fettah babını Fettah babını, yani açılacak kapıları tevazu açarmış.

Her gördüğünü Hızır bil

“Hızır bil” demekten maksat yani tevazu et, tevazu ehli ol, kim olur­sa olsun herkesi kendinden üstün gör.

Ki bildin Fâil-i Mutlak kamusu Alemi-i Hallâk

Kamuya yek nazarla bak deme bu yahşi bu yaman Bir böyle buyuruyor. Bir de buyuruyor ki;

Dil uzatma kâinâtın Hâlik’ı hep bir durur

Kimseyi hor görme dâim sendeki noksâna bak

Tarikatı anlayıp yaşayacaksak, bu böyledir. Tevazu ehli olacağız, bir de geceleri gafl ette geçirmeyeceğiz.

Bir kelamı kibar daha var:

Bir seherde murg-ı cânım uyandı

Tarikat ehli sahur vakti, yani imsak atıyor, bu imsak vakti onların üzerine atmamış, yani hep imsakte ayık olmuşlar.

Teheccüd namazı kılmışlar, derslerini yapmışlar. Ama şimdi kolay­laştırmışlar, teheccüd namazını vaktinden evvel kıldırıyorlar.

Ama yine de her ne kadar bunu kolaylaştırmışlarsa da, teheccüd namazını vaktinden evvel kıl diyorlarsa da, kalkıp kılmak daha eftâldir. Kalkabiliyorsan kalk da kıl, daha eftâl (faziletli).

Yok, kalkıp kılamıyorsan, o zaman kıl yat.

Evet,


12


Gülden Bülbüllere


Fırsatı ganimet bil

Ganimet nedir? Bolluktur. Ganimet insanlara bolluktur.

İnsanlar her şeyin bol olmasını ister.

Ama bolluk da neymiş? Ganimette neymiş?

Fırsatmış.

Bu fırsat da neymiş?

Bu fırsat da dünyaya bir defa gelmişiz, gençlikten bir defa geçmişiz.

İnsan dünyaya bir sefer gelir, gençlikten de bir defa geçiyor, ne bu­lursa gençlikte buluyor, ne kazanırsa gençlikte kazanıyor.

Çünkü yaşlandıktan sonra zaten daha onu dünya bırakıyor.

Ama dünya onu bırakmadan o dünyayı bırakabiliyor mu?

Çünkü gençlere dünya âşık, talep gençleredir. Ama ihtiyarlardan nefret etmiş, sevmiyor ihtiyarları.

Gençleri çok seviyor. Ama işte o dünya, sana âşıkken, seni seviyor-ken cilvesi ile cilası ile seni kandıracakken kanmazsan, sen onu sev­mezsen eğer; o zaman ne buluyorsan buluyorsun, ne kazanıyorsan onu kazanıyorsun.

Bak Peygamber efendimiz ne buyuruyor?

“Size 5 şey gelmeden 5 şeyin kıymetini bilin.”

Bunlar ne?

Evvela diyor ki, buyuruyor ki:

“İhtiyarlık gelmeden gençliğin kıymetini bilin8

Gençliğin kıymeti neyle bilinecek?

Bu hadis tabi başka bir hadisi bunun karşısına getirince kıymeti neyle bilineceği açıklanıyor.

8 Bilmen Y. 500 Hadisi Şerif 73


Tasavvuf Sohbetleri 4


13


Nasıl bir hadis?

“Gençlerin ibadeti 300 mumluk bir lambanın ışığı gibidir. İhtiya­rın ibadeti mum ışığı gibidir.”

Yani gençlikte yapılan ibadet çok sıhhatli, çok ziyalıdır. ihtiyarlıkta yapılan ibadet zayıf ve solgundur.

  • İhtiyarlık gelmeden size, gençliğinizin kıymetini bilin,
  • Hastalık gelmeden, sıhhatinizin kıymetini bilin,
  • Fakirlik gelmeden, zenginliğin kıymetini bilin,
  • Ölüm gelmeden, hayatın kıymetini bilin,
  • Meşguliyet gelmeden boş vaktinizin kıymetini bilin. Bir de buyuruyor ki:

Cenabı Hak insanlar için, 24 saati üçe taksim etmiştir:

“8 saat maişetiniz için çalışın,

buyuruyor, Cenabı Hak;

8 saat de ibadetinizi yapın.

8 saat de istirahatınızı yapın9

Bak burada insanın boş vakti yok, ama istirahat saatinden ibadete, veya maişet, ticaretinden ibadete feda eder.

Fakat ibadet saatini, istirahata veya çalışmaya feda ederse zarar eder.

O zaman Cenabı Hak bunlar hakkında ne buyuruyor?

“İnsanlar zarardadır10

Bir de ne buyuruyor?

“İnsanlar uykudadır, ölünce dirilirler”

Yani ibadetlerini yapmazlar, 8 saat ibadetlerini yapmazlar, eksik ya­parlar veya hiç yapmazlar.

9 İlahi Hadisler (Diyanet İ.B.Y) 29

10 Asr 103:2


14


Gülden Bülbüllere


Hiç yapmayan çok büyük zarar yapıyor.

Eksik yapan da çok zarar yapana karşı az zarar yapıyor.

“İnsanlar zarardadır”

Buyuruyor, Cenabı Hak.

Fakat bu zararı Peygamber efendimiz hadisinde nasıl açıklıyor?

Buyuruyor ki:

“İki günü müsavi olan da zarardadır11

Kim bu?

Amelde müsavi olan da zarardadır.

Demek ki her gün ameli-ibadeti artacakmış. Farklı olacakmış ki za­rardan kurtarsın. Bu hadisi, Peygamber Efendimiz böyle buyurmuştur.

Bunu anlamak, bunu tatbik etmek, insanlara ancak bir meşayihin himmeti ile olur, Evliyaullahın himmeti ile olur.

Himmet ulaşırsa sana, himmete uğrarsan sen, bunu o zaman an­larsın.

O zaman insan zarardan kurtulmanın çaresine bakacaksa, mümkün değildir. Eğer insanlar her gün amelini çoğaltacak olursa daha çoğa git­mez, 24 saatini amelle doldurur.

Günü uzatamaz mıyız? Uzatamazsın.

Amelini çoğaltsın ki kurtulsun.

Ama bunun anlamı nedir?

Bunun anlamı işte nasıl ki:

Gâbe gavseyne dek seyranımız var

Bunun anlamı budur.

Yoksa hakikaten bak aklı mantığımız var; Onu bu gün yaptık amel işledik, yarısını çoğalttık öbürsü gün daha çoğalttık...

11 Keşfül Hafa C.11 S.233


Tasavvuf Sohbetleri 4


15


Peygamber efendimiz de öyle:

“İki günü müsavi olan da zarardadır”.

Buyuruyor. Her gün çoğalttık, her gün çoğalttık sonra ne olur? On senemizde dolar. On senede 24 saatini tıkandırır bir insan. Daha ne yapacaksınız, daha ne yapacaksınız ki bu saatlerde zarardan kurtarsın?

Ama yalnız Allah’a olan sevginin nihayeti yok, Allah’a olan kurbiye-tin nihayeti yok, Allah’a karşı olan havfi n nihayeti yok.

Allah’a kurbiyet: yaklaşmak.

Allah’a karşı olan ayıklığın nihayeti yok.

Bunlar işte demek ki:

Himmet-i evliyâ bize yâr iken

Şâh-ı Nakşibendî ser-hünkâr iken

Seyyid Tâhâ, Sıbgatullah var iken

“Gâbe gavseyn”e dek seyrânımız var

Zaten böyle, bütün tarikatların içerisinde, en yüksek makamları, en yüksek mevkileri, en yüksek rütbeleri Nakşibendî tarikatında almışlar, takmışlar.

Diğer tarikatlarda o yüksek makamlara ulaşamamışlar.

Bütün Türkiye’yi araştırdığın zaman, Nakşibendî silsilesinden gelip geçen meşayıhların hepsi kutup-gavsdır.

Ekserisi Kutup-gavs geçmektedir.

Ama bak her asırda kutup da bir tane oluyor, gavs da bir tane oluyor.

Tebliğ memuru var, irşat memuru var, gavs var, kutup var.

Nerede?

Meşayihların, velilerin içerisinde.

Nasıl ki mesela, zahirde, millet içerisinden parlamento seçiliyor, ge­liyor meclise değil mi?


16


Gülden Bülbüllere


Kaç tane mebus var parlamentonun içinde? Millet içinden seçilmiş gelmiş.

İşte veliler de parlamento gibi halktan seçiliyor. Fakat bunların için­de irşat memurları var ki onlar da bakanlar gibi.

Onların içinden de seçilen gavs, gavs-ı azam da baş vekil gibi.

Veliler parlamento, mebuslar gibi.

Kutbu-l irşat var bakanlar,

Gavs-ı azam var başvekil,

Kutbu’l -aktab da Cumhur Reisi.

Bizim tarikatın, Nakşibendî tarikatının rütbeleri bunlardır.

Askerîdir, siyaseti de askerî, eğitimi de askerî, rütbesi de askerîdir.

Artık erden mareşale kadar rütbeleri götür.

Evet işte burada demek ki:

Gâbe gavseyne dek seyranımız var

Onun için bir insan ne kadar yaşamış olsa, ne kadar da her günkü kârını bir gün öncekinden fazla yapmış olsa;

“Gâbe gavseyn” makamına ulaşamaz.

İşte bu nedir?

Allah’a kurbiyettir.

Bu nedir?

Allah’a olan aşk.

Bu nedir?

Allah’a karşı olan say (gayret).

Ne için Cenabı Hak:

“Elâ inne evliyâallahu la havfun aleyhim12

12 Yunus 10:62


Tasavvuf Sohbetleri 4


17


Ayeti kerimesinde buyuruyor.

Bu ayeti kerime Evliyaullahın hakkında inzal olunmuş, varit ol­muştur.

Onlarda olan havf, Allah havfını biz anlayamayız biz bilemeyiz.

Ama niye bunlar Allah’tan çok korkuyorlar?

Allah’a yaklaşmışlar da onun için.

Bir ateşe insan ne kadar yaklaşsa, ateşin cismine, ne kadar yaklaşsa, o kadar harareti fazla olur.

Ateşten ne kadar uzaklaşırsa ateşi, harareti o kadar az olur.

Allah’a yaklaşmak, Peygambere yaklaşmak, Meşayihe yaklaşmak böyledir.

“Kurb-i sultan ateş-i sûzan”dır,

Ama yaklaşmak da, bir büyük nimettir.

Yalnız onlarda ne var?

Havf (korku) var, ama neyin havfı var?

Bütün müridanının havfını çekiyor. Kendi havfi değil, var ise yüz bin tane müridanı, yüz binin havfını çekiyor.

Onların üstüne hata gelmesini istemiyor. Onların günah işlemesini, azaba duçar olmasını istemiyor. Bunların havfını, korkusunu çekiyor.

Onun için bak tarikatın şartları vardır.

Tarikatın şartları nedir?

Çok ileriye gitmeyelim de, onlar değil de, bize lazım olan nedir?

Bize lazım olan, fenâfi şşeyh olmaya çalışmak.

Fenafi şşeyh olduktan sonra ilerisini biz bilemeyiz.

Ama fenafi şşeyh olmaya çalışalım ki noksan sıfatımızdan kurtaralım.

Noksan sıfatımızdan kurtaramazsak terakki edemeyiz.

Onun için noksan sıfatımızdan kurtarmak için fenafi şşeyh olacağız.


18


Gülden Bülbüllere


Cenabı Hak;

“İleyhi vesilete13”, buyuruyor.

Cenabı Hak, Allah’a gitmek için bir vesile bulun diyor.

Fakat burada Allah’a gitmek için vesile meşayihtir.

Bir insan, mesela bir okyanusu bir denizi geçecek olsa orada;

Ya vapur olacak ya da uçak.

Denizi nasıl geçecek?

Ama denize kadar da hayli bir kara yolu var.

O zaman onu da yürüyecek.

Vapur denizden gelip onu memleketinden köyünden evinden al­maz veya bir uçak havaalanından gelip onu memleketinden köyünden almaz.

O denizi geçmek için ya uçağa binecek, ya da vapura binecek.

Vapura kadar da yürüyecek, uçağa kadar da yürüyecek.

Burada fenafi şşeyh olmak için bir defa şeriatımız tarikatımız maz­but olacak, eksiği olmayacak. Bak:

“Baba himmet oğul hizmet”

Bu fenafi şşeyh olmak için himmet alacağız.

Bu hizmetsiz olmuyor.

Fakat himmeti almak için hizmet göreceğiz.

Bir defa evvela şeriatımız var.

Şeriatten sonra tarikat geliyor.

Şeriatte bir insanın kıl kadar eksikliği olsa, tarikatta onun hiç yeri yoktur.

Şeraitte tekamülü tamam olacak ki tarikat bir yoldur.

13 Maide 5:35


Tasavvuf Sohbetleri 4


19


Tarikat Allah’a giden bir yoldur, fakat vasıtası zahirde şeriattır. Şeriatımız tarikatımız mazbut olduktan sonra bir de bize ne var bak:

Bilinmez âlemin sırrı nihândır

Dört şâhın hükmüyle dönen cihândır

Ârif olanlara özge seyrândır

Kâmile her eşyâ olmuş bir evrâd Bir böyle buyuruyor, Bir de buyuruyor ki:

Bu berzah âlemin geç gör neler var

Eriş nûra ki sende kalmaya nâr

Olasın âlem-i rûhdan haberdâr Bizde ruh var mı? Va r.

Nasıl bu ruh? Rengi nasıl biliyor muyuz? Yok.

Tadı nasıl biliyor muyuz? Yok

Şekli nasıl biliyor muyuz? Yok. Ama var.

Ama insan ruhundan haberdar oluyor mu? Oluyor. Nasıl, kim oluyor? Karanlıkta bir insan neyi görecek?

Bu berzah âlemin geç gör neler var Bu berzah âlemi nedir? Beşeriyettir.


20


Gülden Bülbüllere


Bu berzah âlemi nedir?

Dünyadır.

Bir insan dünyayı severse, bir insan dünyayla meşgul olursa karan­lıktan çıkmış değildir, berzahtan geçmiş değildir ki.

Bir insan kendi cismini de severse, cismi de onun beşeriyetidir, ber­zahtır.

Onu da severse o zaman oradan çıkamaz, oradan da geçemez.

Terki cisim olmak için cismini de sevmeyecek.

Onun için burada demek ki; bu dört şahtan murat zahirde edilleyi şeriyyedir.

Yani bizim şeriatımız bizi ne yapıyor?

Hayvanî sıfattan bizi beşeri sıfata geçiriyor, “dönen” demek budur. Hayvanî sıfattan beşeri sıfata dönderiyor. Bunu asıl şeriat dönderiyor bizi.

Beşeri sıfattan melekî sıfata çeviren ne oluyor? Döndüren?

Döndüren tarikattır.

Şeriatta ne lazım? Kitap, sünnet, icmâ, kıyas. Dört şahtan murat bunlar.

Tarikatta neymiş bu dört şahtan murat? Muhabbet, ihlâs, adab, teslim.

Muhabbet; çok seveceksin meşayihini.

Bak Peygamber efendimiz (SAV) bir gün:

- “Ya Ömer bizi ne kadar sevebiliyorsun? Bize sevgi derecen ne
kadar?

Diye sormuş.

O da demiş ki:

- Ya Resulullah, nefsimden maada her şeyden fazla seviyorum seni.


Tasavvuf Sohbetleri 4


21


- Ya Ömer senin imanın kemali bulmamış, kâmil iman sahibi ola­
mamışsın sen daha. Bizi nefsinden de fazla seveceksin ki kâmil iman
sahibi olasın.

Tabi Hz. Resulullah böyle buyurunca, onlar seçkin, hülafa-yı raşi-dinden, ondan sonra Peygamber efendimizin bu sözü üzerine, Onda Peygamber efendimize olan sevgi coştu, çoğaldı ve dedi ki:

-  Ya Resulullah, şimdi ben seni nefsimden de daha fazla seviyorum.

-  Tamam, şimdi imanın kemale erdi, kâmil iman sahibi oldun ya Ömer14”.

Onun için bak burada,

Bulam dersen eğer ayn-ı îmânı

Çalış ki olasın şeyhinde fânî

Sana senden yakın olanı tanı

Bu ne?

Kelamı kibar.

Bir de Cenabı Hak buyuruyor ki:

“Kulum ben sana şahdamarından daha yakınım15”.

Şahdamarı nerede?

İnsanların kalbinde, merkezi bir damardır.

Vücuda yayılan 366 damarın derlenmiş toplamış başıdır. Yani 366 damar, vücuda dağılan 366 damar, baştaki damara o şah damara bağ­lıdır.

Evet, Cenabı Hak buyuruyor ki:

“Kulum ben sana şahdamarından daha yakınım.”

14  Buhari Fedailü’l Ashab 6

15  Kaf 50:16


22


Gülden Bülbüllere


Bir de Hz. Resulullah buyuruyor ki:

“Kul ile Allah arasında 70 bin perde var, her perdenin kalınlığı yer ile gök arası kadar16”.

Biri Allah’ın emri, biri Resullulahın emri.

Bu yakınlık ne? Bu uzaklık ne? Bunu nasıl anlayacağız? Nasıl idrak edeceğiz?

Onun için:

Bulam dersen eğer ayn-ı îmânı

Çalış ki olasın şeyhinde fânî

Sana senden yakın olanı tanı

Bakın Cenabı Allah bize şahdamarımızdan yakın ama, ona gıyaben, gıyabî imanımız var.

Görebiliyor muyuz? Göremiyoruz.

Göremediğimiz gibi de unutuyoruz. Unuttuk mu uzaklaşıyoruz ondan.

Bu uzaklık, Allah’ı unutmak gafl ettir.

Onun için Peygamber efendimizin “çok uzaksın” demek; “Kul ile Allah arasında 70 bin perde var, her perdenin kalınlığı yer ile gök arası kadar” demek;

Bu işte gafl et; Allah’tan gafl et, gafi l olmaktır.

O zaman biz demek ki Allah’a gıyabî imanımız var, Resulullah’ı da görmedik, gıyabî imanımız var.

Ama meşayihe inananların imanı gıyabî mi, yoksa zahiri mi?

Zahirî tabii, değil mi?

Zahir bir inancı var. Zahirde, inananların inancı nedir?

16 Türkiye G. Peygamberler Tarihi Cilt 1


Tasavvuf Sohbetleri 4


23


Biliyoruz ki meşayih Allah’ın sevgili bir kuludur. Seçilmiş bir kulu­dur. İnsanlardan seçilmiştir, velidir.

Velinin anlamı ne?

Veli, peygamberin vekilidir.

Ben-i İsrail’in Peygamberlerinin de velileri vardı.

Kimler bunlar?

Mesela Süleyman (as)’ın Âsaf bin Belkiyye (Berahyâ) isminde birisi, Nebi değil ama veliydi, yetişmiş bir insan idi. Belkıs’ın tahtını bir göz kırpmada getirdi.

Ondan sonra Hızır (as), Ben-i İsrail’in velilerindendir. Nebi değildir.

Bak Cenabı Hak Ona ne gibi yetkiler vermiş? Hem kıyamete kadar.

Gerçi bir Evliyaullah da dünyasını değiştikten sonra, onlar da Hayy’dir, çıkarlar zemini asumanı gezerler.

Hızır’la onun ne farkı var?

Hızır şüphesiz bir veli, Cenabı Hak Hızır’ın yetkisini, Hızır’ın gö­revini Kur’an’da bildiriyor.

En evvel bir defa Hz. Musa (as) ile Hızır (as)’ın Kur’anda hadisesi var değil mi?

Cenabı Hak Hızır (as)’a abı hayat içirmiş, kıyamete kadar ölmemiş. Ölmemiş de niye görünmüyor?

O da görünmüyor. Bir kâmil mükemmil bir mürşit dünyasını de­ğiştiği zaman O da değişik değişik cisimlerle görünür insana. O zaman Hızırla O’nun ne farkı var?

Zaten Hızır mürşid-i kâmildir, bak:

Varıp Hızr ile zulmete o cevher taşların topla

Hızır mürşid-i kâmildir o zulmet kalb-i câhildir

“Cevâhirler şerîattır özün kurtar cehâletten”


24


Gülden Bülbüllere


Bir de Veysel Karani Hazretleri var, zahirde Peygamber efendimizi görmemiş, Peygamber efendimizin zamanında yaşıyor ama Peygamber efendimizi görmemiş.

Ama Peygamber Efendimiz O’nu ne kadar methi sena ediyor. ”Üm-metin hayırlısı, ümmetin büyüğü, ümmetin en büyüğü, ümmetin en hayırlısı” diyor.

Onun için derler ki:

Peygamberlerin olmadığı zamanlarda da veliler ne yapmışlar? Aynı peygamberlerin görevini yapmışlar.

İsa Ruhullah’a İncil geldi, İncil indi, fakat İncil’e kaç kişi inandı?

Onlar on iki tane havaridir.

On ikinin bir tanesi de hıyanetlik etti, inanmış olarak göründü, Hz. İsa (as)’ı teşhir etti. Onun düşmanlarına, Hz. İsa (as)’ı öldürmek isteyip arayanlara, Hz. İsa (as)’ın yerini söyledi, buradadır dedi. Hz. İsa (as) göğe çekildikten sonra bu on bir kişi, havariler her birisi bir tarafa gittiler.

Onlar da gizlendiler.

Onlar Hz. İsa (as)’ın vekilleri idi.

Onlar da ondan sonra gelenlere gizli gizli aşıladılar, öğrettiler yetiş­tirdiler.

Havariler ne yaptılar? İncil kitabını böyle yaydılar.

Demek ki peygamberlerin olmadığı zamanlarda da veliler bu hiz­meti görmüşler.

Cenabı Hak velileri bu hizmete tayin etmiş.

Onun için işte o zaman biz, eğer Evliyaullaha böyle inanırsak, bir de Evliyaullahın cismini görüyoruz, mekânını görüyoruz, sıfatını gö­rüyoruz.

Onun için burada Allah’a bizim gıyabı imanımız var.

Allah’a mekân isnat etmek küfürdür.


Tasavvuf Sohbetleri 4


25


İnancımıza göre Allah’a (zâtını tarif için) bir sıfat isnat etmek kü­fürdür.

Ama Evliyaullah şuradadır, demek küfür mü? Değil.

İstanbul’da bir Evliyaullah var, tekkesi de şurada, Erzurum’da bir velinin zahirde bir tekkesi var, bunlar küfür mü? Değil.

Evliyaullahın sıfatı da var, cesedi de var zahirde.

Ama niye Mevlana demiş ki:

- Ne olursan ol gel.
Nereye seslenmiş bunu?

- Mecusi isen de gel, Hıristiyan isen de gel, yüz defa günah ettin,
günaha tövbe ettin, tövbeni bozdunsa da gel, sonunda diyor ki, ne olur­
san ol yine gel.

Niye demiş bunu?

Nereye seslenmiş? (davet etmiş)

Hakka seslenmiş Allah’a.

Onun dergâhı Hak dergahı imiş.

Yani onun mekanında, onun cisminde, kendisine sesliyor ama, ses­leyen kendisi değil.

Zahirde O sesliyor, kendisine sesliyor. Bak bunu Hıristiyan da, bü­tün dünya ecnebileri de bunu kabulleniyor.

Her tarafta söyleniyor ve kabulleniyorlar.

Mevlana’nın “her ne olursan ol gene gel” demesini gayrimüslim­ler de hepsi, yetmiş iki buçuk millet, bunu kabullenmiş. Fakat İslam olanlarla Müslüman olmayanlar, anlayamayanlar, bu kelamı nasıl ka­bullenmiş?

Onlar diyorlar ki:

Mevlana insanlığa sesleniyor.

Ama insanlık neymiş?


26


Gülden Bülbüllere


İnsanlık da, eğer bir insan zararsız olursa, kimseye zarar vermezse, kimseye zarar vermesin, insanlara faydalı olsun, buna sesleniyor, böyle kabulleşiyorlar. Onlarınki de fena değil.

Ama yok, Mevlana Hakk’a seslenmiş, insanlığa değil.

İnsanlık da Hakk’a inanmakla, Hakk’a, Allah’a inanmakla itaat et­mekle olur.

Niye çünkü?

Allah’a inanmayan itaat etmeyen insan değil ki…

O her ne kadar beşer ama insan değil.

İnsan olsa, kitap kime gelmiş? İnsanlara.

Peygamber kime gelmiş? İnsanlara.

Kitaba inanmayan, kitaba sahip olmayan, peygambere inanmayan, peygambere tabi olmayan insan sayılmaz ki.

Onun için işte demek ki Evliyaullahın mekânı da var, Evliyaullahın sıfatı da var.

Ama Evliyaullahın zahirde bir sıfatı var ama, o zahirdeki sıfatı, bir sıfatı gizlemiş. Onun için Yunus Emre:

Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm

Bu kelamında, benim cismim zahirim etten kemikten ibaret, Yunus diye görünüyor, diyor

Onun için bak:

Çâr-anâsır perdesini zâtına etmiş nikâb

Nikab ne? Örtüdür.

Çâr-anâsır ne? Çâr-anâsır da dört eczadan meydana gelen bu ceset.

Ne olmuş? Perde olmuş.

Neyi perdelemiş? Ruhu perdelemiş. Ruhu örtmüş, Ruha bir kalıp olmuş, perde olmuş.

Ama hangi ruhu gizlemiş?


Tasavvuf Sohbetleri 4


27


Hayvani sıfatta olan ruhu da gizlemiş,

Beşeri sıfattan olan bir ruhu da gizlemiş,

Meleki sıfatta olan bir ruhu da gizlemiş.

Beşer Allah’a isyan ediyor, hiç kitap, sünnet, Allah, peygamber, gü­nah, sevap hiçbirini bilmiyor ve bütün günahı kebairlerin hepsini işli­yor. Fakat beşer insan görünüyor mu? Görünüyor.

Halbuki onun insanlıkla hiç alakası yoktur. Onda olan bir sıfat var, o gizlemiş bunu göstermiyor.

Bir de var ki tamamen,

“Emri bil ma’ruf, nehyi anil münker17”.

Kulluğunu yapıyor, Allah’a karşı olan ibadetlerini yapıyor, bütün yasaklardan günahlardan da kaçınıyor,

Bunda da bir sıfat var.

Onu da gizlemiş bu ceset.

O da gene aynı surette görünüyor.

Bak bir kelamı kibarda

Görünür surette insan, velâkin sîrette hayvan

Onu da gizlemiş. Bir de var ki:

İnsanlardan seçilmiş, ilmi ile, ameli ile, şeriatı, tarikatı ile hakikate ulaşmış.

Hakikate ulaşmış, fakat onu da beşer sureti zahirde gizlemiş onu da göstermiyor.

Onların hakkında buyuruyor ki, kemal sıfatıyla muttasıf olanların hakkında buyuruyor ki:

Çâr-anâsır perdesini zâtına etmiş nikâb

Bir velayet sahibine söyleniyor bu, veliye söyleniyor.

17 Al-i İmran 3:104-110-114


28


Gülden Bülbüllere


Söyleyen kim? O velayet sahibinin velayetini sezen, velayetine ina­nan, velayetini tasdik eden,

Çâr-anâsır perdesini zâtına etmiş nikâb

Akl- ı küll senden ibâret nefha-i âlî-cenâb

Sendedir sırr-ı emânet ey kulûb-ı âfi tâb

“Alleme’l-esmâ” ya mazhar olduğun bilmez miyem Bir kelam daha var:

Hakîkat şehrinde bir güzel gördüm

Bir göreni göremedim ne çâre Bir kelam daha var:

Bedensiz bir güzel gördüm efendim

İlikten damardan kandan içeru

Cânân illerinden sordum efendim

Bir gizli cân vardır cândan içeru

Bu kelamlar neyi ifade ediyor?

Evliyâullahta olan bir varlığı ifade ediyor.

Evliyaullah zahirde bir cisim sahibidir ama o cismi bir hakikate per­de olmuş, göstermiyor.

Allah şuradadır, buradadır demek küfürdür, ama Allah, Evliyaulla-hın kalbindedir demek küfür değildir, haktır hakikattir.

Niye?

Allah’ın emri öyle, Cenabı Hakkın emri öyle.

“Ben mümin kulumun kalbine sığarım18

diyerek ferman buyurmuş.

Onun için Allah’a imanımız var, Allah’a noksan sıfat izâfe etmek küfürdür, O noksan sıfatlardan beridir.

18 Alusi Ruh’ul Me’ani XX.101


Tasavvuf Sohbetleri 4


29


Allah’a mekân izâfe etmek küfürdür, Allah mekânlardan, mekândan münezzehtir.

Cenabı Hak, Evliyaullahı zamandan sıfattan kurtarmıştır.

Onun için:

Bulam dersen eğer ayn-ı îmânı

Çalış ki olasın şeyhinde fânî

Sana senden yakın olanı tanı

……

Hakikat güllerini görmek dilersen

Marifet meyvesin yemek dilersen Sonra bak

“Alleme’l-esmâ” ya mazhar olduğun bilmez miyem buyuruyor

Çâr-anâsır perdesini zâtına etmiş nikâb

Akl- ı küll senden ibâret nefha-i âlî-cenâb “âlî-cenâb” kıymetli bir can. “Nefha” ise Cenabı Hakkın ruh üfl emesi, ona ruh üfl emesi.

Sendedir sırr-ı emânet ey kulûb-ı âfi tâb

Bu ne?

Evliyaullah, Peygamber efendimizin nurunu, nur mucizesini taşı­yor. Sırrı Emanet budur.

Ey kulûb-ı âfi tâb

Afi tab ise güneş gibi, on beşlemiş ay gibi olan senin kalbin diyor.

Ya da o tabân veya ziyalı bir güneş gibidir.

Evet, Allah’a gıyabı imanımız var bizim.

Allah’a noksan sıfat izâfe etmek haramdır, günahtır, küfürdür. Allah’a mekân izâfe etmek küfürdür, Ama Allah Evliyaullahın kalbindedir.


30


Gülden Bülbüllere


Evliyaullahta Cenabı Hakkın sıfatları tecelli etmiştir.

Kutsi hadisinde Cenabı Hak buyuruyor ki:

“O veli kulumuzun gözü bizim gözümüz, o veli kulumuzun işiten kulağı bizim kulağımız, o veli kulumuzun konuşan dili bizim dilimiz, uzanan eli bizim elimiz, yürüyen ayağı bizim ayağımız, düşünen aklı da bizim aklımızdır 19”.

İbrahim (as), bir gün Cenabı Haktan iki şey istemiş.

Peygamber efendimizden sonra Allah’a çok sevgili olan İbrahim (as) Peygamber efendimize “habibim”, ona da “halilim” demiş, dostum demiş.

O, Cenabı Haktan iki şey istemiş. İki şeyin birini ifade edelim, de­miş ki:

- Ya Rabbi, inanıyorum, biliyorum sen gitmekten gelmekten mü­
nezzehsin. Bu dünya haneme de bir gelsen de, teşrif etsen de bir göre­
yim, demiş.

Cenabı Hak da “Ya İbrahim falan gün geleceğim” diyor.

Davetini kabul ediyor.

O güne, İbrahim (as)’ın çok hizmetlileri varmış, kara cariyeleri, kul­ları varmış. Cenabı Hak gelecek diye onları hep seferber ediyor, ta ki, yemekler, içecekler, temizliklerini, bunları hazırlıyor.

Bu günü bekliyorlar. “nerden gelecek, gökten mi gelecek, yerden mi gelecek?” diye.

Beklenirken çok ihtiyar biri geliyor, o kadar ihtiyar ki, beli kambur-laşmış, elinde bir asa var ona dayanarak, dura dura geliyor. Gözler kı­rışmış, saç sakal da birbirine karışmış, gözünde çapaklar, ağzına salyalar akmış, çok bitkin bir vaziyette gelmiş. Demiş ki:

- Ya İbrahim benim halimi biliyorsun!

19 Buhari Rikak 38


Tasavvuf Sohbetleri 4


31


Bunu böyle görünce İbrahim (as):

- Baba demiş, bu halinle buralarda görünme, çok önemli bir misafi -
rim gelecek, al bu ekmeği ye.

Onu böyle başından savmış.

Akşama kadar beklemiş, Cenabı Hak gelmemiş, nereden gelecek? Haşa O, gelmekten gitmekten münezzehtir.

Ondan sonra İbrahim (as) rica ediyor:

-     Ya Rabbi, diyor, sen vaadinden hulf etmezdin, gelmedin.
Cenabı Hak:

-  Ya İbrahim ben geldim, sen benim yüzüme bakmadın, sen beni bir parça kuru ekmek ile savdın.

-  Aman Ya Rabbi, aff et, diyor. Ben öyle bir şey yaptığımı bilmiyo­rum, yapmam da diyor.

- Nasıl oldu bu? Diyor.
Cenabı Hak diyor ki:

- Ya İbrahim, ben gelmekten gitmekten yemekten içmekten mü­
nezzehim, sen buna inanıyor biliyorsun, ama diyor, senin gözüne
çok çirkin görünen bir ihtiyar vardı ya, ben onun kalbinde geldim,
onun kalbinde idim eğer ona yedirmiş içirmiş olsaydın bana yedirip
içirmiş olacaktın. Ona hürmet etmiş olsa idin bana hürmet etmiş
olacaktın.

Kelamı kibarda:

Bulam dersen eğer ayn-ı îmânı

Çalış ki olasın şeyhinde fânî

Sana senden yakın olanı tanı

Bu berzah âlemin geçmek dilersen

Bekâ gülşanına göçmek dilersen


32


Gülden Bülbüllere


Bir de;

Şeyhden haberdâr olmayan

Doğru vefâdâr olmayan

Önünde berdâr olmayan

Ol kande bulur yârini Olmuyor, şeriatsız tarikatsız olmuyor. Tarikatsız insanlar nimetine malik olamıyorlar. Düşünecek olursak aklımız var, bu kadar Evliyaullah gelmiş, geçmiş. Bunların hiç bir tanesi tarikatsız nimetine malik olmuş mu? Hepsi tarikatla, bir mürşitle nimetlerine malik olmuşlar.


 

 

Aşkım Bana Oldu Burâk

08.02.1990

Bıraktı hicrân nârına

Bend etti zülfün dârına

Bilemedim efkârı ne

Görün beni aşk n’eyledi

Âhiri dervîş eyledi

Kelamlar çok özlü ama,

“Bilemedim efkârı ne”... Bilmez olur mu?

Hicran narına düşüren kim?

Allah,

Peki, zülfün darına bend eden kim?

yine Allah,

Hicranın narına yanmak ne demektir?

Ruhumuzun gelişi, Allah ‘tan ayrılışıdır.

Zülfün darı ne?

Zülfün darı Evliyaullaha olan sevgisidir.

Peki bilmedi mi, maksadı ne? Niye böyle yaptı? Niye hicran narına bıraktı? Niye zülfün darına bend etti?

Cenabı Hakkın celal sıfatı var, cemal sıfatı vardır. Celal sıfatının ve cemal sıfatının bilinmesi için, celal sıfatına sahip olup ta cehennemlik olanların ayrılması var, celal sıfatının ihtizasından tecelli eden cehen­nem var, cemal sıfatının tecellisinden bir cennet var. Cenabı Hak bun­ları lüzumsuz halk etmemiştir. Cennettin bir malı, mülkü var, hizmeti var, cehennemin de var.


34


Gülden Bülbüllere


Nerede ayrılacak?

Dünyada ayrılacak. Ama bu hicran ne?

Hicran demek Allah’tan geldiler ve Allah’tan ayrı düştüler.

Bend etti zülfün darına

Demek bir müridin bir meşayihe bağlanmasıdır.

Çünkü meşayihe bağlanmak, bir meşayihi sevmek Allah’a bağlan­mak, Allah’ı sevmektir.

Ancak bu hicrandan, o ayrılıktan neyle kurtulacağız?

Bir Evliyaullahı sevmekle, o seni hicrandan, ayrılıktan kurtaracak. Başka kurtaran olamaz.

Çünkü niye? Ruh Allah’tan bir vasıta ile geldiyse, yine bir vasıta ile Allah’a gider. Cenabı Hak ayetinde “ileyhil vesilete1” buyuruyor. “Allah’tan geldiniz Allah’a gitmek içinde bir vasıta bulun” diyor.

Onun için okunmuş olan kelamda;

Bıraktı-düşürdü- hicran narına, hicran narı ne?

Ruhların ayrılışı, bu dünyaya inişi, Allah’tan gelişidir.

“Bend ettin zülfün darına,” zülf güzelliktir.

Dar’dan mana; bend ettin bağladın, güzelliğinle beni bağladın.

Ama bu güzellik değil, hangi güzellik bağlar insanı?

Evliyaullahın güzelliği; Evliyaullahta Cenabı Hakk’ın güzelliği var, meşayihte Allah’ın nuru var.

Sebul mesanidir yüzü

Nutku mesihadır sözü

Ne bu kelam? Senin yüzünde, meşayihin yüzünde fatiha suresi ya­zılıdır.

Senin lisanın da nutkun da haktır, yanı senin sözlerin de Allah’ın nutkudur, sözüdür.

1 Maide 5:35


Tasavvuf Sohbetleri 4


35


Amenna ve saddakna, Cenabı Hak hadisi kutsisinde buyurmu-yor mu?

“Konuşan dili bizim dilimizdir”

Kim bu Evliyaullah? Bu arada buyuruyor ki:

“Biz velilerimizi yeşil kubbemiz altında gizledik, onları bizden başka kimse bilmez2” ikinci bir hadisi kutside buyurmuyor mu?

“O veli kulumuzun konuşan dili bizim dilimiz, gören gözü bizim gözümüz, işiten kulağı bizim kulağımız, uzanan eli bizim elimizdir. Hatta yürüyen ayağı bizim ayağımız, düşünen aklı bizim aklımızdır3

“Bend etti zülfün darına”, demek:

Evliyaullaha, inanıp da onun manevi yüzünü gören, manevi güzel­liğini gören, Evliyaullaha bağlanıyor.

“Bilemedim efkârın ne”, beni niye bu ayrılığa düşürdün? Bu güzellik senin güzelliğin, bu ayrılığı sen yaptın, sen indirdin ayırdın.

Cenabı Hak ayeti kerimede “nefehtü fi hi min rûhî, biz Âdem’i halk ettik kendi ruhumuzdan ruh üfl edik4”.

Ama kelamı kibarda ne buyruluyor;

Te’âlallah ne hûb zîbâ yaratmış kâmil insânı,

Nefahtü fîhi min rûhî” deminde kılmış ihsânı

Çok güzel yaratmış, kimi?

Kamil insanı.

Fakat bu kamil insan kemalata ne ile ulaşıyor? Bu güzelliği ne ile elde ediyor, nerede elde ediyor?

İşte o kutsal makamdan gelen ruhlar burada tekrar ayıklanıyor, yine tekrar o kutsal makama gidiyor.

2  Eşrefoğlu Rumi Müzekkin Nufüs S.309

3  Muhyi’d Din-i Nevevi Trc. (Diyanet İ.B.Y) 38

4  Sad 38:72


36


Gülden Bülbüllere


Fakat o güzelliği elde eden gidiyor. Bu güzellik neyle elde edilir?

Ancak Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet ile;

Bunlar yaşanırsa, bu insan yine çok güzel olur, çok güzel olursa gel­miş olduğu o güzel yere makama gider. Bunlar olmazsa bu sefer çirkin kalır, çirkin kalınca da o makama gidemez.

Dünyaya geldim gitmeye

İlim ile hilme yetmeye

Buyruluyor.

Niçin Cenabı Hak, “insanlar ulvi insanlar süfl i5” buyurmuş.

Ulvinin manası gökleri aşar, melekleri geçersiniz. Zaten ruhumuz meleklerden yüksek yerden geldi. Niçin, Cenabı Hak melekleri noksan sıfattan beri halk etmiştir. Onlarda noksan sıfat yok, neden noksan sı­fattan yoksun halk etmiş?

Melekler hakkında bir ayet var mı? Cenabı Hak biz melekleri halk ettik kendi ruhumuzdan ruh üfl edik diye bir emri var mı? Böyle bir emir yok.

Cenabı Hak Kur’anı Kerimde bütün her şeyini kuvvetlerini, kudret­lerini, sırlarını, hikmetlerini bize bildirmiş, her şeyi habibinin vasıtası ile bize bildirmiştir, niye?

Cenabı Hakkın Kur’anda melekler hakkında böyle bir emri var mı? Ama yanlış anlaşılmasın, tabi meleklerin noksan sıfatları yok.

Noksan sıfat hangisi? Biz de zannediyoruz ki noksan sıfat şu; insan günah işliyor, haram yiyor, hırsızlık yapıyor, yalan söylüyor, her bir şeyi işliyor, hayır bu değil.

Aslında noksan sıfat bizde yememiz, içmemiz, uykumuz, yorulma­mız hasta olmamız, ihtiyar olmamız, bunlardır bizdeki noksan sıfatlar, meleklerde bunlar yoktur.

5 Tin 95:4-5


Tasavvuf Sohbetleri 4


37


Cenabı Hak ne buyuruyor,

“Biz Âdem’i halk ettik kendi ruhumuzdan ruh üfl edik”

Onun için insanların ruhu meleklerden üstün yerden gelmiş.

Cenabı Hak melekleri sıfat nurundan halk etmiştir.

Bizim ruhumuzu kendi zatının ruhundan halk etmiş, onun için yüksek bir yerden gelmiştir.

Zahirde Cebrail Peygamber efendimizle Allah arasında bir elçi, Allah’tan vahiy getiriyordu. Fakat Miraçta Cebrail nerede kaldı? Pey­gamber efendimiz nereye gitti?

Cebrail bir makamda kaldı, Peygamber efendimiz gitti, gitti, gitti...

Cebrail ne dedi? “Ya Resulullah benim yerim burası, ben buraya kadar, ben buradan daha ileriye gidemem, bir adım daha gitmeme emir yok, bir adım daha atarsam yok olurum6

Peygamber efendimiz gitti.

Allah’tan gelen ruh, Allah’a neyle gider?

Bir meşayihle, vasıtayla gider. Bu kelam işte onu ifade ediyor,

Düşürdün hicran narına

Bend ettin zülfün darına Niye bu yüksek alemden düşürdün?

Niye bir daha yüksek aleme çıkmak için arada bir vasıta halk ettin? bilmedi noksanını...

Görün beni aşk neyledi

Ahiri derviş eyledi Derviş, her şeyini yok etti. Her şeyden kurtardı. Bir kelam daha var.

Çok çektim ise iftirâk

Kalmadı gönlümde merâk

Aşkım bana oldu burâk

6 Türkiye G. Peygamberler Tarihi Ansik. C.6 S.30


38


Gülden Bülbüllere


Bak burada zikri, fi kri, ameli, ibadeti, değil.

Sofular cennette kaldı aşıklar didara erdi.

Sofu ne?

Sofunun üç anlamı vardır. Bir anlamı sofu çok ibadet yapar. Bir anlamı da var ki safi ye makamına sâfi leşmiş.

Sofu safi leşemez, Aşık safi leşir. Ne için sofu safi leşemez?

Sofunun ameli var, aşığın ameli yok.

Aşığın ameli yok deyince, amelini atmış, ameline sahip olmuyor.

Ama sofu ameli ile süslenmiş, ameli ile bürünmüş, ameli olmuş ona perde, ameli olmuş ona nikap, ama aşığın ameli olmuyor ki perdesi olsun.

Aşık ne?

Allah aşkı ile pişen,

Allah aşkı ile yanan,

Allah aşkı ile olgunlaşan.

Hani bir çiğ bir şey ateşe düşmezse, pişmezse o nimet olabiliyor mu, yenilebiliyor mu?

Niçin Mevlana buyurmuş ki:

Hamdım, yandım, piştim

Ne zaman buyurmuş? Niye bu kelamı buyurmuş?

Şems’ten evvel niye bu kelamı buyurmamış? Şemsi tanıdıktan sonra buyurmuş.

İlmi ile kemali ile bir yönde bir hamlık varmış, ancak Şemsi tanımış, Şems vasıtası ile onda bir Allah aşkı tecelli etmiş. Bu Allah aşkı onu yakmış, pişirmiş, hamlıktan kurtarmış.

Çok çektim ise iftirâk

Kalmadı gönlümde merâk

Aşkım bana oldu burâk


Tasavvuf Sohbetleri 4


39


Görün beni aşk neyledi

Ahiri derviş eyledi

Burak’tan mana nedir?

Çünkü Peygamber efendimiz Burak’la miraç yaptı. Ama o Peygam­ber efendimize aittir. Peygamber efendimiz cismi miraç yaptığı için Burak’la yükseldi.

Miraç haktır. Buna inanmazsa insan Müslüman olamaz. Hatta Ce­nabı Hak Mescid-i Aksa ya kadar gittiğini ayetle bildiriyor. Mescid-i Aksa dan göklere yükseldi. Cebrail Burak’la aldı götürdü ama bir ma­kama kadar götürdü. Cebrail kaldı, Peygamber efendimizi O makamda bıraktı. Yedinci kat göğe kadar çıktı. Arşı alâda görülen bütün hikmet­leri Cebrail yine ona delillik etti. Ama Cebrail orda kaldı ve o varlıklar aşağıda kaldı. Peygamber efendimiz devam etti.

Onun için Cenabı Hak “Gâbe gavseyni ev edna” buyuruyor, “habi-bim sen bana o kadar yaklaştın ki iki kaşın yaklaştığı kadar, hatta ondan da yakın7”.

Aşıklar Allah’ı seven. Maşuk sevilen, aşık sevendir.

Aşıkların miracı neymiş?

Allah aşkı, Allah sevgisi, Resulullah sevgisi, Meşayih sevgisi.

Çünkü Allah ancak Resulullahla seviliyor, Resulullah da Evliyaul-lahla seviliyor.

Bu da Allah’ın emirleri. Cenabı Hak “Habibim seni seven beni se­ver, seni sevmeyen beni sevemez8” buyuruyor.

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl

Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl

Muhabbet Allah sevgisi, Allah sevgisinden Peygamber efendimiz var oldu, meydana geldi.

7  Necm 53:9

8  Al-i İmran 3:31


40


Gülden Bülbüllere


Peygamberi tanımayan, bilmeyen, sevmeyende Allah sevgisi olamaz, onda muhabbet hasıl olmaz.

Cenabı Hak “Habibim seni seven beni sever, seni sevmeyen beni sevemez” buyuruyor.

Hatta;

“Seni bilen beni bilir, seni bilmeyen beni bilemez, Seni bulan beni bulur, seni bulamayan beni bulamaz, Seni gören beni görür, seni göremeyen beni göremez Kulum beni sev, sevdiklerimi sev, kullarıma sevdir”.

Bu kul kim?

Evliyaullahtır.

Onun için demek ki;

Allah aşkıdır insanlara miraç yaptıran.

Allah aşkıdır insanları noksan sıfatlarından kurtaran.

Allah aşkıdır bütün insanları safi leştiren, olgunlaştıran, pişiren.

Allah aşkıdır bütün ahlak-ı hamideleri gösteren, ahlak-ı zemimeleri yok eden, bitiren.

Hele Allah aşkıdır insanların anasırı zıddiyetini değiştiren.

İnsanlar zikirle, fi kirle, ibadetlerle kendilerini hayvani sıfattan beşeri sıfata geçiriyor, kendilerini hayvani sıfatlardan kurtarıyorlar.

Fakat beşeri sıfattan meleki sıfata zikir, fi kir, ibadetle geçilmiyor.

Zikr ü fi kr ile ibâdetle varılmaz bu yola

Hizmetinde dâim ol şeyhin rızâsını dile

Hubb-ı lillah âşık ol gönlüne girmeklik ile

Sen seni mahv eylemektir “lâ”yı “illâ”dan garaz

Hubbılillah geçiyor, demek ki meşayihi olmayan bir kimse, hiç bir amelini Hubbılillah-Allah (sevgisi) için işleyemez. Muhakkak ki o ame­line onun nefsi parmak atar, el atar.


Tasavvuf Sohbetleri 4


41


Ama meşayihi olan bir kimsenin asla ve asla nefsi el atamaz. O ame­lini Allah için işler.

Onun için kelamlar bunu ifade ediyor. Ama anlamayanlara bu ke­lamlar ne kadar muhalif geliyor. Hangi kelam?

“Hasenet’ül ebrar, seyyiet’ül mukarrebîn”

Hasene ne? Sevap.

Ebrar ne? Sevap işleyen.

Seyyie ne? Günah.

Mukarrebîn ne? İşlediği ibadetleri günah sayan zevat.

Mukarrebîn de bir kul, Ebrar da bir kul. Ebrar ibadet ediyor, sevap kazanayım diye işliyor.

Mukarrebîn o ibadetten günahtır diye kaçıyor. Bakın şimdi ne ka­dar ters, ne kadar yanlış anlaşılıyor. Halbuki bu böyle değil efendim.

Ebrar ameli işliyor, ameli alıp, sarılıyor, kabulleniyor.

Mukarrebîn bu ameli işliyor, ama niye bu ameli kabullenmiyor?

Ebrar, bu ameli ben yaptım, kulluğumu yaptım, sevabını kazandım, cenneti kazandım, diyor.

Fakat mukarrebîn öyle değil, ben kulluğumu yapamadım. Allah’ın azabından, gadabından, elinden, kurtaramadım. Yapıyor da, yapama­dım diyor. Kendinde öyle bir nedamet, bir düşkünlük var. Kendisini aşağı, kusurlu, günahkar görmek var, yapamadım diyor.

Allah’a makbul olan amel de budur. Çünkü Peygamber efendimiz Miraç yaptığı zaman Cenabı Hak sordu;

“Ya habibim bana ne hediye getirdin?”

“Ya Rabbi sen ihtaç, muhtaç değilsin, sen ganisin, senin hazinelerin dolu, ihtaç benim, muhtaç benim, ben fakirliğimle sana geldim.”

Cenabı Hak “Sen bana çok kıymetli ve makbul olan bir hediye ge­tirdin” diyor.


42


Gülden Bülbüllere


“Hasenetü’l- ebrar, seyyietül mukarrebîn” buyuruyorlar.

Ebrarların sevap diye işlediklerinden mukarrebînler kaçarlar.

Ebrarlar namaz kıldı, mukarrebînler kılmadı mı? Ebrar oruç tuttu, ibadet yaptı, hasenat yaptı, mukarrebînler bunları yapmadı mı?

Ebrarlar hasenatı yaptım, kazandım diyor. Mukkarebîn yapamadım diyor ve kendisinde bir nedamet ve bir ahu enin var.

Allah’ın indinde de bunu ancak aşk yapıyor. Bu insanları amel var­lığından geçiren, kurtaran aşktır. Aşk olmazsa amel varlığından insan kendisini kurtaramaz.

İradesi var, bu ameli yapıyor.

Niye yapıyor bu ameli?

Bir maksat bir gaye için yapıyor. Cenabı Hakkın emri, bu haktır. Fakat mukarrebîn bunu yaptığı halde, hakkiyle yapamadım diyor. Tari­katın kârı kemali mahviyettir, yokluktur.

Çok çektim ise iftirâk

Kalmadı gönlümde merâk

Biz şimdi zannediyoruz ki bizim ayrılığımız amenna ve sadakna:

Cenabı Hak kitabı Kur’anı Kerimde “Kalü inna lillahi ve inna iley-hi raciün” buyuruyor. “Allah’tan geldik bu dünyaya, yine Allah’a döne-ceğiz9

Ama sadece dünyaya gelişimiz mi ayrılığımız?

Hayır bu değil, ancak dünyaya gelişimizle varlığımız meydana çıktı, bildik. Varlığımız vardı da bilinmiyordu.

Ne zamandan vardı varlığımız? İlmi ezeliden. İlmi ezelide Cenabı Hakkın ruhları halk etti ve “elestü bi rabbiküm” fermanıyla “ben sizin rabbiniz değil miyim10?” diye bir emri var.

9 Bakara 2:156

10 Araf 7:172


Tasavvuf Sohbetleri 4


43


Kime? Cesetlere değil, ruhlara.

Cenabı Hak ruhu ne zaman halk etmiş? Bilmiyoruz.

Nerede kalmış bu ruh? Çok alemler, dolanıp gelmiş.

Dolaştım âhiri bu hâna geldim Bu hâna, dünyaya geldim. Bir de buyuruyor ki,

Kalemden şak olup seyrâne geldim

Bulut yağmur olup ekvâne geldim

Kalemden şak olunca, seyrana gezmeye çıktı. Kalemden ayrıldı. Ce­nabı Hak en evvel Peygamber efendimizin ruhunu halk etti. Bütün ruhlar, her şeyi onun nurundan halk etti. Bir de Peygamber efendi­mizin en evvel aklını halk etti. Onun nurunu, onun ruhunu halk etti. Fakat ondan sonra kalemi halk ediyor.

Onun için Arş, Kürsü, Levh, Kalem deniliyor. Cenabı Hak kalemi halk ediyor ve kaleme bir celal sıfatıyla bakıyor, kalem iki parça oluyor.

Kalem çün iki şak oldu anın kahr-ı celâlinden

Birisi mazhar-ı lutfu birisi mazhar-ı hicrân

Celali ihtisasından kalem iki şak oldu.

Biri yazdı semâvâtı bütün me’vây-ı cennâtı

Biri yazdı küsûfâtı oluben mazhar-ı ekvân

Biri, Cenabı Hakkın cemalinden tecelli eden kıymetli şeyleri, me­kanları varlıkları yazdı. Biri de küsufatı yazdı.

Kalemden şak olup seyrâne geldim

Bulut yağmur olup ekvâne geldim

Nebât hayvân olup insâne geldim

Bu insan nerelerden geçmiş gelmiş. Aklımızın idrak edeceği bilinen şeyler burada ifade edilmiş. Bir de var ki, çok alemler bilemeyeceğimiz idrak ile anlayamadığımız alemler var. Onlardan bahsetmemiş. Çok alemlerden geçmiş.


44


Gülden Bülbüllere


Madem ki bizim ruhumuzun halk edilişini Allah biliyor biz bilmi­yoruz. Nerede kalmış bu ruhlar? Nerelerden geçmiş gelmiş bu ruhlar?

Çok çektim ise iftirâk

Burada çok geçiyorsa. Herkesin bu dünyada belli bir ömrü var, buna çok denilmez ki. Buna çok denince rakam verilmiyor, rakamı yok. Za­ten ilmi ezelide Cenabı Hak ruhu halk etmiş, o bilinmiyor.

Çok çektim ise iftirâk Kalmadı gönlümde merâk Aşkım bana oldu burâk

Aşkım Burak’ım oldu. Ayrılıktan kurtuldum, meraktan da kurtul­dum diyor.

Görün beni aşk neyledi

Ahiri derviş eyledi

Yalnız insanlarda zikir, fi kir, ibadet amel olacak. Aşkında bir maka­mı vardır.

Fakat aşkın makamı neredir?

Aşkın makamı ona nihayet yoktur. Aşk sevgidir.

Sevgi de nereden kopmuş gelmiş?

Allah’tan kopmuş gelmiştir.

Buraya neyle gider insan?

Yine sevgiyle gider.

Tarikatlar nefi s yoluyla başlıyor, kalb yoluyla başlıyor. Bir ibadetle bir de aşk ile terakki ediyor. Nitekim ibadet yolunun ahirinde de aşka geliyor. Aşka düşen bir tarikat ehli ibadete neden dönmüyor, niye dön­sün? İbadet işliyor yapıyor da ibadete kıymet vermiyor.

“Sair tarikatların nihayet kârını biz bidayete getirdik” buyruluyor.

Sair tarikatlarda riyazet, uzlet, seyahat bütün bunların amelleri, iba­detleri, hizmetleri aşka düşmek, aşka duçar olmak içindir. Ama bizim tarikatımızda aşkı baştan veriyorlar, ulaştırıyorlar.


Tasavvuf Sohbetleri 4


45


Aşkın makamı Cenabı Haktır, Allah’tır.

Allah sevgisini kuluna gösteriyor insanlara bunu veriyor, ama her maksada bir kapı tayin ediyor.

İnsanların rızkını da Allah halk ediyor, rızkları dağıtması görevi ile Kasım ul Erzak isimli bir melek de halk etmiş.

İnsanların ruhunu da Allah alıyor, ama Azrail isimli bir melek ile alıyor.

Aşıkların ruhunu Azrail alamıyor aşıkların karşısına gidiyor, ruhunu alamıyor.

- Ben aşıktım benim ismimi lafzayı celalle yaz bana göster ki alasın, dermiş.

Bir hastada müşahade ettim, gözümle gördüm. Bir hasta öleceği za­man, can vereceği zaman, gözleri bir noktadayken, duvarda lafzayı celal elektrik yanar gibi yandı. Aşkı çok olan birisiydi. Gözünün yaşı sel gibi akıp gidiyordu.

Kelamı kibarda öyle buyruluyor,

Te n ile âbım turâba nâr ile bâdım hevâ

Cânımı cânâna verdim aradan çıktı sivâ

Diyor ki bu vücut cesedimde olan hep toprak ile suyu verdim top­rağa, ateş ile havayı çektim verdim gitti havaya.

Can kaldı. Canımı da verdim cananıma. Canda gitti, tende gitti, bunlar gidince yok oldu. Azrail benim neyimi alacak? Ben yok oldum zaten. Azrail canlıların canını alır.

Kelamı kibar böyle, ama ayeti kerimeyle tasdik ediyor. İnsanlar öl­düğü zaman ateşi de çıkıyor havaya gidiyor. Bir de havası var, teneff üsü oda çıkıp cesetten gidiyor. Cesette su ile toprak da toprağa veriliyor. “Küllü şeyin yerciü ile aslihi11” emri fermanı tecelli ediyor “her şey aslı­na rücu ediyor” bu dört madde aslına rücu ediyor.

11 Kelamı Kibar


46


Gülden Bülbüllere


Bu can da nereden geldi?

Allah’tan geldi, Allah’a gidiyor.

Geriye ne kaldı? Öldü, toprak oldu gitti.

Ama ölüm ikidir. Cenabı Hak “mûtû kable entemûtû12” buyuruyor “ölmeden önce ölün” diyor. İnsan ölmeden evvel ölüyorsa, diri oluyor, varlığından kurtuluyor. Bu adamın yine cesedi var. Onun ağaç, taş gibi bir cesedi var. Onun hareketi var ama, onu sanki bir ağacı, bir taşı almış hareket ettiriyorsun gibi hareket ettiriyorsun.

Te n ile âbım turâba nâr ile bâdım hevâ

Cânımı cânâna verdim aradan çıktı sivâ

Nokta-i sırrım semâ “ Rahmân ale’l-arşistivâ”

Kabz için bir ihtiyâcım kalmadı Azrâil’e Nokta-i sırrım sema: sana vermiş olduğum ruh; Bu ruh nereden geldi? Allah’tan. “Mûtû kable entemûtû” sırrıyla o da gitti. Kabz için Azrail’e ihtiyacım kalmadı, diyor.

12 Ömer Dağıstani Fetvalar S.149


 


 


Bizdeki Riyazet Ayıklıktır

30. 12. 1990, Tepecik

N

efi s alçaktır ve ceset süfl idir zaten; ulvi olan da ruhtur. Biz ru­humuzu bilmiyoruz ancak cesedimizi biliyoruz. Eğer cesedimizin süfl i olduğunu, nefsimizin adi olduğunu, aşağı olduğunu bilirsek o za­man ruhumuza kıymet, değer kazandırırız.

Nefs elinden kıl benim âzâdımı Allah için Ne kadar nefi s zalim ki;

Nefs elinden kıl benim âzâdımı Allah için

Defter-i uşşâka kayd et âdımı Allah için

Nefi s elinden kurtar beni, diyor. Kime?

Rabıtasına yalvarıyor.

Allah için, Allah rızası için nefi sten kurtar. Nefi sten kurtarmak için defter-i uşşaka kaydedeceksin.

Defter-i uşşak’takiler Allah’ı sevmek, Allah’a âşık olmak ile Allah muhabbetini kalbinde taşıyanlardır.

Evet, her kimde ki aşk-ı ilahi tecelli etmezse nefsini bilemez, nefsini yenemez, nefsine hükmedemez.

Cenabı Hak bizi ve her şeyi halk etmiş, nefsi de halk etmiş.

Cenabı Hak nefse sormuş emr-i fermanında:

-    Sen kimsin, ben kimim? Bu zalim nefi s demiş ki;

-    Sen sensin, ben de benim.

Rabbının ubudiyetini tabii tasdik etmemiş.

-  Atın bunu cehenneme! Bin sene yansın.


48


Gülden Bülbüllere


Atmışlar. Cehennemde bin sene yanmış.

-  Çıkarın, getirin! Getirmişler. Sormuş gene:

-  Sen kimsin, ben kimim?

-  Sen sensin, ben de benim.

-  Atın bu soğuk cehenneme! Bin sene de donsun. Getirmişler. Sonra tekrar soruyor:

-  Sen kimsin, ben kimim?

-  Sen sensin, ben de benim. Cenabı Hak o zaman:

-  Aç koyun! Buna üç gün gıda vermeyin, aç koyun! Üç gün aç kalınca o zaman Rabbısını tanımış demiş ki:

- Ya Rabbi, Sen ulu, azim bir Allah’sın, haliksın, bense senin bir
mahlukunum.

Onun için burada riyazet tarikatları vardır. Açlıkla onlar nefi slerini ıslah ederler. Ölmeyecek kadar verirler nefi slerine, her istediklerini de vermezler.

Sevdikleri, arzu ettikleri bir şeyi yemezler, yedirmezler nefi slerine…

Çok da az yerler, arzu etmiş olduklarını değil de arzu etmemiş ol­dukları bir şeyi çok az yerler, nefi slerini ıslah ederler.

Ama bizde bu yoktur.

Bizdeki riyazet ayıklıktır.

Eğer sen rabıta sahibi isen, eğer rabıtanla yiyip içtinse, sen riyazet yaptın.

Eğer rabıtasız yedin içtinse o zaman nefsine yedirdin.

Bunun delili nedir?

Delili;


Tasavvuf Sohbetleri 4


49


İblis aleyhi’lla’ne cennetten atıldıktan sonra, cennette Hz. Âdem, Havva anamız, yılan, bir de tavus kuşu vardı, iblis cennette yoktu.

Cenabı Allah Hz. Âdem’i halk etti, cennete koydu. Havva’yı Adem’in sol kaburgasından halk etti, ona eş etti.

Fakat onlara vaaz nasihat etmek için yılanı halk etmiş. Yılan cennet­te deve suretinde imiş, ayakları üstünde, sürünmüyor.

Bir de çok güzel tavus kuşu varmış,

Bunlar cennette zevklerinde, sefalarındalar.

Hz. Âdem (as), cennete girince şeytan aleyhi’lla’ne, öyle haset etti ki;

- Ben Âdeme secde etmedim, Cenabı Hak beni kulluktan reddetti,
o, Rabbimden uzaklaştırdı, lanetledi. Hz. Âdem girdi cennete zevk ü
safa içerisinde. Ben bu hali sana koyar mıyım,

diyerek dolanıyor. Niyeti, cennete girsin düşmanlık yapsın, kandır­sın, aldatsın.

Giremiyor.

Bir gün tavus kuşu cennetin kapısında, dışarıya çıkmış.

Cennetin kapısında iken tavus kuşunu görmüş.

Tavus kuşuna şöyle bir ifadede bulunmuş, kâfi r:

- Ey tavus kuşu, çok güzelsin, çok süslüsün ama bu güzellik, bu süs
sende kalmaz.

-  Eee ne olacak? Demiş tavus kuşu.

-  Ölürsün. Demiş şeytan.

-  Ölüm nedir? Ölüm nasıl bir şeydir?

 

-  Ölüm; senin canın cesedinden çıkar, cesedin çürür yok olur gi­dersin.

-  Bunun çaresi nedir? Ölmemek için.


50


Gülden Bülbüllere


- Onun cennette ilacı var, ölmemek için çaresi var diyor, onun cen­
nette ilacı var. Beni cennete sokarsan, ben o ilacı söylerim, yersin, bir
daha ölmezsin.

Tavus kuşunun cesedi küçük olduğu için gücü yetmiyor, şeytan aleyhi’lla’neyi cennete sokamıyor.

Ama yılanın büyük cesedi var. Gidiyor yılana anlatıyor. Yılanı ça­ğırıyor “gel diyor, cennetin kapısında böyle birisi var böyle böyle…” diyor, yılanı kapıya getiriyor. Şeytan yılana da aynı ifadeleri, sözleri söy­lüyor.

Yılan da kanıyor onun sözüne ve yılan da soruyor.

- Seni nasıl cennete sokayım?

“Sen” diyor, “ağzını aç ben küçülürüm, senin ağzına girerim, beni cennete sokarsın.”

Yılan ağzında şeytanı cennete sokuyor.

Hz. Âdem’i öyle sefa içerisinde görünce:

-  Ya Âdem zannetme ki bu keyif, bu sefa, bu sürur sende kalsın…

-  Ne olacak? Diyor.

-  Ölürsün, diyor.

-  Ölüm nedir?

Duymamış, bilmemiş, Cenabı Hak bildirmemiş.

- Ölüm, senin cesedinde canın var, O çıkınca cesedin çürür, yok
olur gidersin.

- Bunun ilacı şu buğday tanesidir. Yersen ölmezsin.
Hz. Âdem hiç inanmıyor.

Diyor ki: “Rabbim bunu bana yasakladı.”

Cenabı Hak Hz. Âdem’e “Bu cennette sayısız nimetler var, hepsi senin için helaldir Ya Âdem. Hepsinden ye, iç; fakat bu buğday tane­sinden yeme” demişti.


Tasavvuf Sohbetleri 4


51


Buğday da ağacın başındaymış o zaman, taneleri yumurta kadarmış,

- Bundan yeme!

Cenabı Hak bunu emretmiş, yemiyor.

Hz. Havva anamız kanmış, buna kanıyor. “Ya Âdem” diyor, “gel yiyelim, ölmeyelim” diyor.

Hz. Âdem itiraz ediyor:

- Ya Havva, Rabbim bunu bana yasakladı.

Fakat o şeytan nefsine vesveseyi veriyor, ümidi veriyor, ye ki ölme-yesin diyor.

Hz. Havva yemeye teşebbüs ediyor, en evvel de Hz. Âdem’e yedir­mek istiyor, koparıyor buğday tanesini ona veriyor.

Hz. Adem yemiyor.

Hz. Havva kendisi yiyor.

Onların inançları, itikatları; buğday tanesini, Cenabı Hak, bizatihi kudreti lisanı ile “Ya Âdem, buğday tanesini yeme” demiş, emretmiş.

Tabi yiyince, sanki aniden onlara bir afat, bir bela geleceğini bili­yorlar.

Hz. Âdem bundan korkaraktan buğday tanesini yemiyor, Hz. Hav­va anamız yiyor.

Bekliyorlar ki Hz. Havva’ya şimdi Cenabı Haktan bir gazap ge­lecek…

Biraz bekliyorlar ki bir şey olmuyor, bir şey yok…

Hz. Havva bundan cesaretleniyor, ikinci bir buğday tanesini kopa­rıyor Hz. Âdem’e sunuyor:

-  Ye Yâ Âdem!

-  Yemem ya Havva, Rabbim yasaklamıştır.

İkinciyi de yiyor, yine biraz daha bekliyor, yine bir şey olmayınca, bir değişiklik olmayınca diyor ki “Sen ne kadar korkaksın, bak ben iki tane yedim bir şey olmadı”.


52


Gülden Bülbüllere


Üçüncüyü koparıyor ona ısrarla ağzına veriyor,

Üçüncüyü Hz. Âdem yiyince, hemen mübarek vücudunu bir titre­me alıyor.

Cenabı Hakkın gazabı geliyor.

Öyle elbiseleri varmış ki, hülleleri Hz. Âdem’in, başında bir taç varmış, bütün dünya, dünyanın bütün varlıkları o tacın kıymetinde olamazmış.

O taç gidiyor başından, belinden hülle, kemer gidiyor.

Üzerinden elbiseleri hep soyulup alınıyor.

Hep götürülüyor, üryan kalıyor.

Üryan kalınca kendisinin edep yerini muhafaza etmek için ağaçlar­dan yaprak bile alamıyor.

İncir yaprağından bir tane koparıp edep yerine tutuyor, bir yere giz­leniyor.

Cenabı Hak soruyor:

-  Ya Âdem kimden kaçıyorsun? Niye gizleniyorsun?

-  Ya Rabbi, sen padişahtan kaçmam, ama isyan ettim, günahımdan utanıyorum, onun için gizleniyorum.

-  Niye yedin ya Âdem, ben sana buğdayı yeme dedim, niye yedin?

 

-  Havva yedirdi Ya Rabbi. Havva’ya:

-  Niye yedirdin? Havva:

-  Şeytan dedi.

-  Benim düşmanımı niye soktunuz bu cennete?

-  Kim soktu?

-  Yılan soktu.


Tasavvuf Sohbetleri 4


53


Yılana da:

-  Sen niye soktun? Yılan da diyor ki:

-  Tavus kuşu getirdi.

Hep birbirlerine suç atıyorlar, hepsi suç ortağı oluyorlar.

Cenabı Hak bunların dördünü de cennetten atıyor, iblisi lanet ka­pısından atıyor, yılanı hışım kapısından atıyor.

En büyük cezayı yılana veriyor Cenabı Hak, diyor ki:

- Git yeryüzüne ayaklarını senin yok ettim, sürün yerde! İnsanoğul-
ları da senin taşla başını ezsin.

Onun için işte yılanın insana böyle soğuk gelmesi, düşmanlığı ora­dan geliyor.

Hz. Âdemi de Hindistan’da Serendip dağına indiriyor, Hz. Havva’yı Cidde’ye indiriyor. Ceza veriyor.

200 sene Hz. Âdem ağlayıp sızlayıp geziyor. Nedenleri,

Bir taraftan günaha, yapmış olduğu kusura,

Bir taraftan cennet gibi çok zevkli, sefalı yerden indiği bu süfl i âleme, dünyaya,

Üçüncüsü de Hz. Havva’yı çok seviyordu, ondan ayrıldığı için. Al­lah bir muhabbet vermişti, Hz. Havva’yı sevdirmişti.

Bu üçü birleşince, Hz. Âdem’i 200 sene ağlattı, inletti, sızlattı.

200 seneden sonra, Arafat dağında (hacılar farz olarak gidip de o mekânda, o günde, vakfeye duruyorlar,) Cenabı Hak onu aff ediyor.

Hz. Âdem’i aff ediyor ve Hz. Havva ile de orada buluşuyorlar.

Hz. Âdem Hindistan’dan Serendip dağından geliyor. Arafat dağı Mekke’nin 25 km mesafesinde, küçük, ufak bir dağ, ama çok kayalık, büyük kayalar var.

Hz. Havva da Cidde’de. Mekke’ye 70 km’dir. Arafat dağı da 25 km. hepsi 100 km.yi bulur.


54


Gülden Bülbüllere


O ancak o kadar gelebilmiş. O da Hz. Adem’i arıyor.

Orada buluşuyorlar. Cenabı Hak da bunların günahından geçiyor, bağışlıyor.

Ama işte, hikmet bunlar…

Hz. Âdem 200 sene ağlıyor da, cennette görmüş olduğu bir yazı hatırına gelmiyor, O:

“Lâilahe illâllah Muhammedür Resulullâh.”

yazısını cennette okumuştu, görmüştü. Hatırına gelmiyor.

Cenabı Hakkın muradı ilahiyesi, 200 seneden sonra, demek ki ta­mamen takdiri ilahi böyle, o yazı aklına geliyor.

Peygamber efendimizi şefi i getiriyor.

“Onun hürmetine beni aff et1” diyor.

Cenabı Hak ‘da “Ya Âdem, sen bunu nereden bildin?

Hz. Adem diyor ki:

- Cennette senin isminle ismi yazılmıştı, ondan anladım ki senin hazretin indinde Ondan daha sevgili kimse olamaz.

Hz. Âdem aff ediliyor.

Hz. Âdem’e 10 tane suhuf iniyor, geliyor.

O şeriatı, evlenmesi, çalışması, yemesi, içmesi.

Buğday taneleri cennetten geliyor, ekiliyor. Hz. Âdem’in ziraatı, çiftçiliği, onunla başlıyor.

İşte buradaki maksadımız; bir noktaya getirmek istiyoruz, bize la­zım olan, çok mühim, çok önemli bir noktaya getirmek istiyoruz.

Hz. Âdem’e suhuf indi; her şeyi Cenabı Hak emrediyor, yemesini, içmesini, ibadetini.

İblis aleyhi’lla’ne de, evvela Cenabı Hak’tan şunu diledi:

1 Taberani


Tasavvuf Sohbetleri 4


55


- Ya Rabbi ben Hz. Âdem’in yüzünden bu felakete uğradım, gadaba
dücar oldum, Rahmetinden uzaklaştım.

Rahmetinden uzaklaşmak demek, yani ebedi cehennem, en büyük azap ona olacak, daha hiç de kurtuluşu yok.

Bunu bildiği halde, “Ya Rabbi dünyada benim isteğimi ver, muradı­mı ver, ahirette bana en büyük azabı yap2

Cenabı Hak’tan bunu istedi, onun için Cenabı Hak, “iste vereyim”, diyor (talebena vecedena), şeytan bunu istedi.

Cenabı Hak “peki, sana kıyamete kadar ömür verdim3” dedi.

Şeytan bir de şunu istedi:

- Bana bir fırsat ver, mühlet ver, Hz. Âdem ve Âdemin zürriyetinden
intikamımı alayım.

Onu da verdi.

Onu da verince, işte burada Hz. Âdem:

- Ya Rabbi ben cennet gibi emniyetli mülkünde bunun şerrinden
kurtulamadım. Ya Rabbi, sen ona, o yetkiyi verdiysen ben ve evlatlarım
nasıl kurtulurlar?

Cenabı Hak kurtulması için şöyle buyurdu:

- Benim ve habibimin ismini anarsanız, bu ona karşı sizin silahınız-
dır, size yanaşamaz, bir şey yapamaz.

Cenabı Hak şeytana o yetkiyi verdi, ama Hz. Âdem’e de bu yetkiyi verdi.

Bizim için önemli; şeytanın vesvesesinden, cin, şeytan bunların şer­rinden- vesvesesinden kurtulmak için “kul eüzü bi rabbinnas” suresinde Cenabı Hak cinler ile şerli insanları, isyan eden, günah eden insanları bir zikrediyor, bunlardan da sakınmak lazım.

2  Bakara 2:201

3  Hicr 15:37


56


Gülden Bülbüllere


Ancak

Dedi tevhîdin ile kurtulasın Evlatların nasıl kurtulacak bunun şerrinden Ya Rabbi? Yazıcıoğlunun eserinde böyle geçiyor.

Dedi tevhîdin ile kurtulasın,

Resulümdür Muhammed hak bilesin Bir de şeytan şunu sordu:

- Ya Rabbi ne yiyip ne içeceğim? Kıyamete kadar yaşayacağım dün­
yada benim yiyeceğim içeceğim ne olacak?

Ona da bak şöyle buyurdu:

- Ya mel’un, senin yediğin ve içtiğin de; benim ve habibimin ismini
anmadan yiyenlerin içenlerinki senin olsun.

İşte demek ki burada biz eğer gafi l yersek, nefsimize yediriyoruz.

Şeytana, nefse yediriyoruz.

Şeytan deyince, iblis deyince ikidir: Surî ve Manevi.

Surî, o iblis aleyhillane. Surî yani surette olan, dışarıda, zahir.

Manevi şeytan da bizim nefsimiz, kendi arzuları, nefsimizin arzula­rı, gayrimeşru arzularıdır.

Onun için biz de şimdi gafl etle yersek nefsimize yedirmiş oluruz.

Eğer rabıta ile huzurla yersek nefsimize yedirmiyoruz, ruhumuzun gıdası oluyor.

Nefsin gıdası zulmettir, ruhun gıdası da nurdur.

Nefi s nurdan gıda alamaz. Zaten Ruh da zulmetten gıda almaz. Ruh istemez zulmeti. Onun gıdası zulmet değil, istemez.

Ama nefi s de ruhtan gıda alamaz.

İşte insan gafi l yerse nefsine yedirmiş oluyor, ayık yerse ruhuna ye­dirmiş oluyor. Çünkü rabıta ile huzurla yenilen içilen nimetin zulmeti gideriliyor.


Tasavvuf Sohbetleri 4


57


Bakın bu o kadar önemli ki;

Ehli tarik olan bir kimse, şüpheli olan bir nimeti, gerçi şüpheden sakınacak, şüpheli bir şey yemeyecek ve sakınacaktır.

Ama icabında, yani şüphesiz bir şey bulamıyor.

Herhangi bir gayrimüslimin evine misafi r gitmiş,

Ya terki salat, beynamaz, yani namazsız, abdestsiz olanın evine mi-safi r gitmiş. Onun neyse yemeğini yiyecek.

Ne yapması lazım?

Küçük silsileyi okunduğu zaman, o nimet temizleniyor.

Bu kadar önemlidir.

Rabıta ile olunca o temizleniyor. Sonra rabıta, huzur, yenen bir ni­metin önündeki zulmetini gideriyor.

Kendi kazancı olsun, başkasının kazancı olsun, ama başkası değil, şüpheli değil kendi kazandığını da, helal kazanmış olduğu nimeti de gafi l yerse, yine o da nefsinin gıdası olur.

Bizim büyüklerimizden, şah dedelerimizden, Abdurrahman Tagi hazretleri,

(Bitlisin Nurşin kasabasında oturanların hepsi bunun talebeleridir, onun halifelerinin halifeleri, evlatları, torunlarıdır)

evvela başka bir tarikata, cehri tarikata, riyazet tarikatlarından birine hizmet ediyormuş.

Hangi tarikatta ise, riyazeti çok yapmış.

Kendisi de zaten büyük bir âlim, ismi asrın müceddidi geçiyor. Her asırda bir müceddid geliyor. Bir asrın müceddidi imiş.

Silsilede geçiyor:

“ Ve ila ruhi sultan’l- arifi n ve kutbil aktabil vasılin....Müceddidi asar’s- selefi vet tabiine,…..”

Müceddid geçiyor.


58


Gülden Bülbüllere


Böyle olduğu halde kendisi mübarek, riyazet tarikatında çalışmış, uzun yıllar boyu nefsinin istediklerini yedirmemiş ve nefsine doyunca­ya kadar ekmek de yedirmemiş.

Neticede Gavsı Azama gelmiş ve Gavsı Azam Seyyid Sıbgatullah Arvasi Hazretlerine mürit olmuş.

Fakat O mübarek (Sıbgatullah Arvasi Hazretleri) tebliğe çıkmış. Halk arasında Abdurrahman Tagi Hazretlerine ise Molla Abdurrahman deniliyor.

Beraber tebliğe çıkmışlar, kırk gün kırk köyden geçmiş ve kırk köye uğramışlar, her gün bir köyde kalmışlar. Meşayih için tebliğ sünnettir.

Her köye gittiklerinde, bizim orada meşhurdur, usuldür, alışkanlık­tır, bir büryan, yani bir kuzuyu veya koyunu keserler, yüzerler, hiç par­çalamadan, tandır vardır yere gömülü, oraya asarlar üzerini kapatırlar, hiç hava almaz. Orada onun buharı ile büryan pişer. Altına da bir kap korlarmış, yağı akarmış oraya, onunla da pilav yaparlarmış. Çok lezzetli oluyormuş, Etlerin içerisinde en lezzetlisi oymuş. Her gitmiş olduğu köylerde bunu yapmışlar.

Abdurrahman Tagi Hazretlerini alıyor yanına, “Gel Abdurrahman buraya otur diyor”, sağına veya soluna neyse, alıyor, o büryanın yu­muşak yerlerinden mübarek elleri ile koparıyor ve önüne yığıyor. “Ye Abdurrahman” diyor. “Sen uzun yıllar boyu et yemedin, et hasretini çektin ye” diyor. Buna kırk gün kuzu döşü yediriyor, yumuşak etin yanlarını yediriyor.

Kırkıncı gün hangi köyde ise teveccüh yapılıyor, işte bizim yapmış olduğumuz teveccüh gibi, işte buna teveccüh edince, evliya eli sırtına vurunca fethi bâb oluyor, kalp gözü açılıyor. Kalbi açılınca o kendisi ne yapıyor? Ellerini dizine vurup hayıfl anıyor.

- Eyvah, yıllar boyu ben riyazet yaptım, boşunaymış. Kırk gündür bana kuzu döşü yediriyor, bir şaplakta (teveccühte sırta el vurma) beni arzuma, bir şaplakta beni nimetime ulaştırdı.

Onun için burada bizim için rabıta çok önemlidir.


Tasavvuf Sohbetleri 4


59


Bizim tarikatımız rabıta tarikatı, yani şeriatsız bir halimiz olmayacak.

Asla şeriata mugayir hiç bir halimiz olmayacak, sözümüz, hareketi­miz olmayacak.

Ondan sonra,

Bizim tarikatımız sohbet tarikidir.

Hatmemiz büyük emir, hatme tarikidir.

Bizim tarikatımız rabıta tarikatıdır.

Zahir şeriatta bir noksanımız olmayacak, buna dikkat edin, çünkü şeriatsız olmaz. Bir insanın şeriatta eksiği oluyorsa tarikatta ona yer ver­mezler. Hiç ona bir ayaklık yer vermezler.

Tarikata, şeriatın tekemmül etmesi ile insan tarikata giriyor.

Şeriat ne?

Şeriatta ilim, amel ve ihlâstan ibarettir.

İlim de, şimdi dersiniz ki “biz alim değiliz”,

İlimden mana, Allah’ı bilmek, Allah’ı bulmaktır.

Allah’ı bilmek Allah’ı sevmek ile Allah bilinir.

Allah aşkı ile Allah bilinir ve Allah aşkıdır Allah’ı bulduran.

Onun için evet, tariki hatmeye devam ederse ihvan, o zaman ne olur? Sohbet olur.

Hiçbir sohbet olmazsa, madem ki bizim hatmede silsile okunuyor o büyüklerin isimleri okunduğu zaman teşrif ederler, revhaniyetleri gelir. Boşuna gelmez onların ruhları.

Niçin?

Bak divanda Salih Baba Hazretleri ne buyuruyor:

Haber verir hakîkat illerinden

Sana çok tuhfeler ihsân eder şeyh Tuhfe: hediye, sana çok hediyeler ihsan eder.

Seni hayvân iken insân eder şeyh

Gönüller şehrine mihmân eder şeyh


60


Gülden Bülbüllere


Bunun anlamı şu bir insan 60 yaşına gitmiş her melâneti işlemiş, bütün günahı kebairleri işlemiş, o kadar isyanı yapmış.

Hiç alnı da secde görmemiş, Rahmana secde etmemiş.

Allah hidayet etmiş. Onun gönlünde Cenabı Hak bir muhabbet, Allah sevgisi, Allah – Resulullah sevgisi tecelli etmiş.

O zaman ne olmuş?

Meşayih haktır, tarikat haktır, inanaraktan gelmiş, girmiş.

Girince ne yapıyor? Bak meşayih onu ne yapıyor?

Ona boy abdesti aldırmakla tövbe namazı kıldırmakla ne oluyor?

Bütün 60 senelik isyanı yok oluyor, gidiyor. Allah bağışlıyor.

Ne kaza namazı kalıyor. Niçin kaza namazı kıldırmıyor bizim bü­yüklerimiz?

Ama evvabin namazını kılın, teheccüd namazını kılın deniliyor, kaza namazı kıl diyen çıkmıyor.

Çünkü sen dünyaya daha yeni gelmiş gibi oluyorsun.

Buhara’da olan çok mühim bir şey, mezar taşlarına tarikat yaşlarını yazarlarmış.

Bizim tarikatımızın kaynağı Buhara’dan geliyor, Nakşibendi efendi­miz orada medfundur.

Buhara’da mezar taşlarında yazıyormuş:

3 yaşında, 5 yaşında, 8 yaşında, 10 yaşında, 15 yaşında, 30 yaşın­da… 30 u geçen yok!

Bunu bilmeyen gitmiş, mezara bir fatiha okurken kabristanda, yazı­ları görmüş, taaccüp etmiş,

- Bu insanlar böyle genç ölüyorlarsa bu nesil nereden geliyor?

Oranın halkının birine sormuş,:

-  Niçin buranın insanları böyle genç ölüyorlar?

-  Sen ne anladın bu yazılanlardan?


Tasavvuf Sohbetleri 4


61


- Onların gerçek yaşları değil, tarikata girdikten sonraki yaşlarıdır. Tarikattan evvel geçen ömürlerini saymıyorlar.

Allah’ın emirleri tutulmadığı zaman ne cezası, ne günahı var bunları bileceğiz.

Dikkat edilecek, günahtan kaçınacağız, vebalden kaçınacağız, ha­ramdan kaçınacağız. Namazımız bulunacak, sünnetleri işleyeceğiz, zik­rin tespihin hizmetini göreceğiz.

İcabında insan beşerdir hasta olabilir yolcu olabilir ve bu nedenle namazını kaçırabilir. Onu kaza edecek, sonraya bırakmayacak.

Seni hayvân iken insân eder şeyh Gönüller şehrine mihmân eder şeyh İçirip bir kadeh aşkın meyinden Gedâ iken seni sultân eder şeyh

Geda kuldur, köledir, O ise mürebbidir. Ama bilsen de söylenmez bunlar.

Muhakkak ve muhakkak ki bizim silsilede okunduğu zaman, O isimler, okunan büyük zatlar, büyüklerimiz, büyük şeyhlerimiz, hep teşrif ediyorlar.

Olârın ruhlarının yok karârı

Dolaşırlar zemîni âsumânı

Olar bu âlemi devran ederler

Ararlar derde düşen nâ-tüvânı

Yeter ki biz dertli olduğumuzu bilelim.

Dertli olmak nedir?

“Kusurumuzu bilmemiz, noksanımızı bilmemiz”.

Bilelim ki, ondan sonra biz onların himmetlerini cezb edelim.

Onlar boşuna hatmi haceye teşrif etmiyorlar.

Bizim tarikatımız şeriat tarikatı, zahir şeriate dikkat edin eksiklik bırakmayın bildiklerinizi yapın bilmediklerinizi Allah size bildirir.


62


Gülden Bülbüllere


Cenabı Hakkın vaadi var. “Herkes bildiğinin âlimidir herkes bildik­leri ile amel ederse bilmediklerini biz azimuşşân ona öğretiriz4” buyu­ruyor.

Zaten rabıta sahibi eğer rabıtasına sımsıkı sarılmışsa, bağlanmışsa, onun hakkında hayırlı olmayan bildikleri varsa unuttururlar, hakkında hayırlı olan bilmedikleri varsa onu da bildirirler, öğretirler.

Biz sahipsiz değiliz, biz sahipliyiz.

İşte tariki şeriat, tariki hatme,

Hatme tarikatımızın büyük amelidir. Hatmeye devam eden bir mü­rit sürüden ayrılmış olmuyor.

Hatmeye gitmezse sürüden ayrılıyor, sürüden ayrılanı da kurt yer.

Nefsim bana râm ol düşme teşvîşe

Hep fâsiddir bu kurduğun endîşe

Sürüsün yedirmez kurt ile kuşa

Pîr-i Sâmî gibi arslanımız var

Evliyaullah bir manevi çobandır, müritler ise onun sürüsüdür.

Hatmeye ihmallik etmeyin, hatmeye gidince orada muhakkak soh­bet vardır. Sohbet olunca rabıta kuvvetlenir, rabıtaya olan sevgi artar.

Bir ihvan amelini işlemezse, hatmeye gitmezse, ihvanlardan ayrılırsa Allah korusun onun muhabbeti azalır.

Ama ihvan hatmeye giderse, hatme amelini işlerse, onların tarikata meşayihe olan sevgileri muhabbetleri çoğalır, rabıta kuvvetlenir.

Bizimde vasıtamız rabıtadır. Al benliğimizi gitsin irâde Arz eyle cemâlin irgör murâde Vasıtamız sensin iş bu arâde Eriştir menzil-i a’lâya bizi

4 Camiül-ûlüm vel Hikem C.1 S.342


Tasavvuf Sohbetleri 4


63


Kul ile Allah arasındaki rabıtayı Evliyaullah sağlıyor. Kulu Allah’a sevgi ile bağlıyor ve kulu Allah’a o sevgi ile götürüyor.

Yani, Allah’ı kula sevdiriyor ve kulu Allah’a ulaştırıyor.

Cenabı Hak buyuruyor, “kulum beni sev, sevdiklerimi sev, kulları­ma sevdir.”

Çok dikkat edin, gafi l olmayın, ancak ayık olmak için rabıtayı hiç unutmayacaksınız. Bak bizde “rabıtayı hayal” var.

Niye rabıtayı hayal? Hayal demek, düşüncedir. İnsan neyi düşünebilir?

Görmüş olduğu bir şeyi düşünebilir. Görmemiş olduğu bir şeyi dü­şünemez, hayal edemez.

Onun için Halikımız Allah, bütün mükevvenatı yoktan var etmiş­tir. Cenabı Hakkı biz düşünemeyiz.

Nasıl düşüneceksin, düşün bakalım?

Nerede düşüneceksin? düşünmek için ona bir mekan tayin edecek­sin ki düşünesin, ona bir sıfat tayin edeceksin ki düşünesin.

Bu iman mıdır?

İman; Allah, Cenabı Hak, noksan sıfatlardan beridir. Ona hiç bir sıfat isnat edemezsin, bu küfürdür. Ona hiç bir mekan isnat edemezsin, bu küfürdür.

Onu nasıl düşünüp, nasıl hayal edeceğiz?

Ancak Evliyaullahı düşünebilirsin.

“Evliyaullah Cülus-ı Hüdadır”.

Cenabı Hak, Evliyaullahın kalbindedir, gönlündedir.

Onun için Evliyaullahın kalbine girmek, Allah’ı bulmaktır. Aynı şe­kilde Evliyaullahın kalbine girmek Resulullahı bulmaktır.

O da ne ile? Çok sevmekle,


64


Gülden Bülbüllere


Çok itaat etmekle ve

Evliyaullahın şerefi ni muhafaza etmekle, mümkündür.

Şeyhi şeyh eden mürididir, Müridi mürit eden de şeyhidir.

Bunun anlamı şudur ki, bir mürit bir meşayihten ders aldığı zaman, tarikata girmezden evvel, ders almazdan evvel ne kadar beğenilmeyen hoş görülmeyen sözleri, hareketleri, neleri varsa onları terk etmesi lazım ki, o zaman şeyhini beğendirirsin, o şeyhini kazanç kâr sahibi etsin.

Yalnız mürit mürşidini kazanç kar sahibi edemez, ama ne olur? Teşvik olur, meşayihe mürit toplar.

Meşayihe mürit toplamakla meşayihinin ne kârı olacak? Vardır. Peygamber efendimiz buyuruyorlar ki,

“Ben ümmetimin çokluğu ile iftihar ederim. Evlenin çoğalın, üm­metimin çokluğu ile iftihar ederim. Benim ümmetim bütün peygam­berlerin ümmetinden daha fazla çoğalmasıyla iftihar edeceğim, sevinç duyacağım, sevineceğim”.

Öyleyse, Evliyaullah da müridinin çokluğu ile iftihar ediyor ancak kârı bu oluyor.

Ama bir mürit de meşayihine mürit toplamak için örnek olacak, halkı teşvik edecek.

Kendisi tarikata girdiği zaman, o tarikatın ve meşayihinin şerefi ni muhafaza ederse, işte halk onun etrafı, çevresi ne yapar? Der ki:

- Ahmet efendi veya Mehmet efendi bak tarikata girdi ne kadar dü­zeldi bu adam, ne kadar ahlak-ı hamide sahibi oldu, ne güzel sözleri var, ne güzel işleri var, ne kadar hürmet ve tevazulu, ne itaatli insan oldu.

Bunun denilmesi meşayihine sekiz, on tane mürit getirmektir. De­mek ki insanın çevresi var, o getirmiş olduğu sekiz on tane müridin her birisi, geldiğinde sekiz, on tane daha getirirse, yekun teşkil ediyor.

Onun için tarikatımızda amelimiz ve hizmetimizden (amelimiz ve hizmetimiz olacak) daha da önemli olanı ahlakımızdır.

Amelimizin, hizmetimizin makbuliyeti ahlakımızla, güzel ahlakı­mızla olacaktır.


 


 


Gam Gelmez Dememişler, Gam Eğlenmez Demişler

Adana, 1990

C

enabı Allah “kulum iste ki vereyim” diyor (talebena vecedena). İs­teklerimiz bizi aldatmasın. Gayemizi bilelim, isteğimizin ne oldu­ğunu bilelim.

Bizim ruhumuz var, cesedimiz var. Ruhumuzun bir isteği vardır, cesedimizin de;

Nefi s demek, ceset, cisim demektir,

Nefsin çok arzuları var, istekleri var ama bunlar aldatıcıdır.

Ama ruhun bir isteği vardır. O, aldatıcı değil. Fakat işte bu ameller gibi onu bilsek de, onu istesek.

Tarikat ruh ile, şeriat ceset iledir.

Mürit, Talib, cismiyle şeriatta, ruhuyla tarikatta, sırrıyla ila vuslatta olacakmış.

Talib kim?

Hani Cenabı Hak, “Kulum iste vereyim” buyuruyor.

Talib demek; Hakkı talep eden, Allah’ı talep eden.

Niye?

Allah’tan geldik, talebimiz odur zaten.

Niye derslerimizde tespihin her yüz başında imameye gelince “ilahi ente maksudî ve rızake matlubî” diyoruz?

Madem ki “yarabbi maksadım sensin, rızanı isterim” diyoruz. Sözü­müzde sadık olalım, kâzib olmayalım.

Onun için işte burada talip demek: Hakkı talep edendir. Fakat Hak talibine şartlar vardır: Hak talebine şartlar koşmuşlar.


66


Gülden Bülbüllere


Nasıl şartlar koşmuşlar?

  1. Daima vudu-abdestli olması gerekir. Şeriatımızda da zaten “Ab-dest Müslüman’ın silahıdır”. Abdestli olan bir Müslüman her ibadete hazırdır, gafi l değildir. Allah’tan gafi l değildir. Çünkü abdestli olduğu için, her ibadete hazırdır. Daima vudu-abdestli olması budur.
    1. Lokmada ihtiyat
    2. Hıfz-ı Nispet

Talibe bu üç şart koşulmuştur.

Talip kim?

İşte bir mürit. Tarikata girmiş, Cenabı Hakka ulaşmak isteyen bir mürit.

Çünkü tarikatsız insanlar Allah’a ulaşamazlar.

Allah’tan ruhumuz gelmiş, yine Allah’a ruhumuz gidecek.

Ceset Allah’a gidecek değil. Cesedi Cenabı Hak topraktan halk et­miş, yine toprak olacak.

Ama ruhumuz Allah’tan gelmiştir, Allah’a dönecektir.

Bakın şimdi: Şeriat, tarikat, hakikat, marifet var.

Şeriattan başlıyor. Ama tarikat olmasa, insan hakikate ulaşamıyor. Hakikate ulaşamazsa, işte ruhu nereden geliyor? Ruh nimetine malik olamıyor.

Ruh nereden gelmiş? Allah’tan gelmiş, Allah’a gider. Hakikate ula­şırsa Allah’a gider. İnsan tarikatla hakikate ulaşıyor.

Onun için işte; hıfz-ı nispet var. Daima vudu, abdestli olmak, bir de lokmada ihtiyatlı olmak var.

Lokmada ihtiyat; helal kazanacak. Lokması helal olacak. Helal kaza­nıp, helal yiyecek ve şüpheden de sakınacak.

Bir var ki biliyoruz helal, onu yapıp işleyeceğiz.

Bir var ki biliyoruz haram, ondan kaçınacağız.


Tasavvuf Sohbetleri 4


67


Bir de var ki helal mıdır, haram mıdır? Şüpheli. Zamanımızda bu çok işte! Helal lokma kalmadığı için, haram var, bir de şüpheliler var.

İnşallah Cenabı Hak haram lokma yiyenlerden etmesin.

Cenabı Hak haramdan bizi korusun, muhafaza etsin, zamanımız çetindir. Şimdi korunmak, helal lokma bulmak, çok çetindir. Ama işte şüpheliler var. Helal mıdır, haram mıdır, şüpheli. Ondan da sakınmak lazım.

Nakşibendi efendimizin emri kelamıdır. “ibadet on cüzdür, dokuzu helal lokmadır”.

Yani bir insan ne kadar yaşarsa yaşasın, ömrü boyunca Allah’a olan ibadetinin, itaatinin onda dokuzu helal lokmadır.

Bedeni amel, bir de mali amel var insanlarda değil mi? Gerek bede­ni ameli olsun, gerek mali ameli olsun, ömrü boyunca yapmış olduğu ibadetin, itaatin onda dokuzu helal lokma.

Öyle buyuruyorlar ki bir insanın kursağına, yani midesine bir ha­ram lokma gittiği zaman, onu kırk gün boyunca kanına aksediyor ya! Mideden kana geçiyor, kandan da iliğinden, damarından kırk günde temizlenirmiş. Kırk gün sürermiş. Onun için o kırk gündeki ibadeti makbul olmuyor. Helal lokma yemediği için.

Onun için “ibadet on cüzdür dokuzu helal lokma” buyrulmuş. Lok­mada ihtiyat da budur.

Bir de hıfz-ı nispet vardır.

Hıfz-ı nispet de: sana verilen muhabbeti muhafaza edeceksin.

Madem ki tarikata girdin bu muhabbeti nereden aldın sen?

Meşayihten!

Çünkü meşayihe olan muhabbet Allah’adır, meşayihe olan sevgi Allah’adır.

Cenabı Hak öyle buyuruyor. “Kulum beni sev, sevdiklerimi sev, kul­larıma sevdir”. Ey kulum beni sev ki, sevdiklerimi de sevesin. Sevdikle­rimle beni seversin, kullarıma da beni sevdirirsin, buyuruyor.


68


Gülden Bülbüllere


Onun için burada Hıfz-ı nispet sana verilen, meşayih vasıtasıyla sana gelen muhabbeti muhafaza edeceksin.

Tabii muhabbet kalpte bir ışıktır, bir nurdur. Muhabbet, göremiyo­ruz ama, ancak biz bunun tadını tadıyoruz, seviyoruz değil mi?

Ama bunun cismi kalpte bir nurdur, ışıktır. Allah’ın nuru, yanan ışıktır. İşte bunu muhafaza etmek için, söndürmemek için, hıfz-ı nis­pet, muhabbeti muhafaza etmek gerekir.

Bunun da iki yönü var: Birisi şu ki, muhabbeti, yine sözüyle, hare­ketiyle, hali, fi ili, ameliyle muhafaza ediyor. Bir de hali, fi ili, ameliyle terakki ediyor. Yani bu muhabbeti insan muhafaza ederse o büyüyor. Büyüye, büyüye, büyüyor. Muhabbetin büyüdükçe kalbi de büyüyor. Muhabbet çoğaldıkça, kalbi de büyüyor.

Çünkü insanlarda mide var ya, ne istiyor? Su istiyor. Peygamber efendimiz buyuruyor ki: Mideyi üçe taksim edin. Midedeki boşluğu üçe taksim edin. Bir payını ekmekle, bir payını suyla, bir payını te-neff üsle. Hiç birinin hakkını birine geçirmeyin buyuruyor. Bir payını yemekle, bir payını suyla, bir payını teneff üsle. Madem ki böyleyse, demek ki midenin bir hazmı var. Herkesin midesi de bir olmaz. Bazı insanın midesi var ki fazla alıyor büyük, bazı insanın midesi var, küçük, cismi küçük, midesi de küçük. Bazısı cesedi büyük, midesi de büyük oluyor. Bazı insanlar var ki yüz gram bir şeyle doyar. Bazıları var ki bir kiloyla doyar. Bazıları da var ki bir kiloyla doymaz.

Onun için burada insanlardaki muhabbet de böyledir. Kalbindeki muhabbeti muhafaza ile o kalp büyüyor. Mide gibi değil ki, mide bü­yümüyor, ama kalp büyüyor. Kalbin de bir cismi var, midenin de bir cismi var. Ama midenin cismi büyümez. Yalnız kalbin cismi büyür.

Yine cisim olarak büyümez ama mana var onda. Cenabı Hakk’ın onda bir sırrı var, onda esrarı var. Gizli bir esrar var onda.

Sır ki nedir bu ondaki gizli sır, esrar?

Ondaki gizli sır, esrar şudur ki: Cenabı Hak hadis-i kutsi’de buyu­ruyor ki: “Ben arşa, kürse, levhe, kaleme sığmam. Mü’min kulumun


Tasavvuf Sohbetleri 4


69


kalbine sığarım1”. Demek ki bu ufacık et parçası, kalp ama, bu ne kadar manada büyüktür.

Mana ne? Madde ne? Madde görünenler. Mana görünmeyenler. Manada ne kadar bu kalp büyük ki artık yerlerden, göklerden, dünya­lardan, her şeyden bu kalp büyük.

Hiçbir mekana sığmayan Cenabı Hak “Mü’min kulumun kalbine sığarım” buyuruyor. Fakat bu kalp büyüyor işte. Manada, kendi sırrın­da, esrarında büyüyor. Cisim olarak büyümez.

Ama insanlar da büyük varlık. İnsanlar kıymetli varlık, insanlar çok güzel varlık. Fakat yine bu güzelliğini, yine bu büyük varlık olduğunu, yine kıymetli varlık olduğunu göstermiyor. Çünkü cesedi örtmüş, per­delemiş onu.

İnsanlarda üç sıfat vardır. 1) Hayvani sıfat, 2) Beşeri sıfat, 3) Meleki sıfat. Üçünü de zahirdeki bu ceset ne yapmış? üçünü de perdelemiş.

Hayvani sıfatta olanı da perdelemiş, insan kılığında gösteriyor.

Beşeri sıfatta olanı da perdelemiş bir insan olarak gösteriyor.

Meleki sıfata geçeni de perdelemiş, bir insan olarak gösteriyor.

Eğer bir insan meleki sıfata geçince bütün varlıklardan büyük oluyor.

İşte Cenabı Hak, “Biz insanı kıymetli halk ettik, biz insanı büyük halk ettik, biz insanı güzellerin güzeli halk ettik2” buyuruyor.

Fakat, yine Cenabı Hak “o çok büyük insan, o çok güzel insan, o çok kıymetli insanı esfele safi line düşürürüz3” buyuruyor.

Niye?

Çünkü kulluğunu yapmazsa, görevini yapmazsa, Allah’a olan kullu­ğunu yapmazsa, düşer, kıymetini kaybeder.

1  Alusi Ruh’ul Me’ani XX.101

2  Tin 95:4

3  Tin 95:5


70


Gülden Bülbüllere


Cenabı Hak buyuruyor: “insanlar ulvi, insanlar sufl i”. Ulvinin ma­nası, insanlar gökleri aşar, melekleri geçersiniz. Yani meleklerin üstüne çıkarsınız.

Melekler nerede?

Arş-ı Ala’da melekler var, Cenabı Hakkı zikr ediyorlar. Sayısı çok, Allah bilir.

Arş-ı ala büyük bir makamdır, böyle dünyalar gibi değil. Yüz bin tane dünya, yüz bin tane böyle kürre-i arz. On sekiz bin alem var, hepsi arş-ı alanın yanında yok oluyor.

Oradaki melekler, Allah’a ibadet yapıyorlar. Yalnız insanlar eğer me-leki sıfata ulaşıyorsa büyük oluyor.

Meleki sıfat demek; yani hakikate ulaşıyorsa;

hakikate ulaşınca insan ne oluyor? Allah’ın sıfatı ile sıfatlanıyor. Ce­nabı Hakkın sekiz sıfat-ı subutiyesi o insanda tecelli ediyor.

Onun için bu insan ne oluyor o zaman? Bu insan, arş-ı aladaki meleklerden, melaike-i mukarrebinden, büyük meleklerden de büyük oluyor.

Onun için bak “arş-ı muazzam başıdır” buyurmuş.

Kim bu?

Velayet sahibi, Evliyaullah, kamil insan.

Ama Cenabı Hak “biz insanı kıymetli halk ettik, biz insanı büyük halk ettik” buyuruyor.

Hangi insan?

İşte o sıfatla sıfatlanan insan. Allah’ın varlığına ulaşan insan. O za­man öyle büyük bir varlık oluyor ki; Allah’ın varlığından sonra en bü­yük varlık o insan oluyor. Allah’ın varlığından sonra en kıymetli varlık o insan oluyor.

Hem de niye olmasın? Cenabı Hak ne buyuruyor: “Habibim ben seni halk etmeseydim bu varlıkları halk etmeyecektim”.


Tasavvuf Sohbetleri 4


71


Ama bu varlıklar nereden halk edilmiş? Peygamber efendimizin var­lığından. En evvel Peygamber efendimizin nurunu halk etmiş, bütün varlıklarda onun nurundan halk etmiş.

Ama insanlar fenafi şşeyh, fenafi rresul oluyorlar mı? Oluyorlar. Ama evvel fenafi şşeyh olacak ki sonra fenafi rresul olsun.

Çünkü Allah’ın üç nuru var: esma nuru, sıfat nuru, zat nuru değil mi? Esma nuru Evliyaullahta’dır, sıfat nuru Resulullahta’dır. Zat nuru da Cenabı Hakk’ın zatının nurudur.

Ama yalnız Evliyaullah bu üç nuru da geçmiş. Esma nurundan da geçmiş, sıfat nurundan da geçmiş. Zat nurundan geçmiş ki buna ne deniliyor: fenafi llah, bekabillah, seyrilallah.

Bir de var ki fenafi şşeyh, fenafi rresul, fenafi llah. Bir de böyle.

İnsanlar bu üç nurdan geçtikten sonra büyük varlık oluyor işte. Ce­nabı Hakkın en büyük varlığı o insan oluyor.

Fakat bu kadar, Cenabı Hak bu insan için büyük nimetler halk et­miş, insanı böyle kıymetli halk etmişse, bu insan, bu nimetlere malik olmazsa kendisine yazık etmez mi?

Ehli küfrü koyduk bir tarafa. Zaten Cenabı Hak da ilmi ezelide onları bir tarafa ayırmış, seçmiş. Allah ruhları üç sınıf üzere halk etmiş: ehli dünya, ehli ahiret, ehli huzur.

Ruhu’l-beyan tefsirinde yazıyor. Ne yazıyor orada? Cenabı Hak ruh­ları halk ettiği zaman “elestü bi-rabbiküm” fermanında bir takım ruhlar “bela” demişler. Demeyenler daha çok olmuş. Küfriler, inanmayanlar, yani ehli dünya ehli küfür olan “bela” dememiş. Ama ehli ahiret, ehli iman, ehli huzur olanlar “bela; evet sen bizim Rabbimizsin” demişler.

Fakat orada ehli dünya, ehli ahiret, ehli huzur olanlar nerede?

Taa ilm-i ezelide, Cenabı Hakk’ın bir iltifatı, orada ayrılmışlar.

Nasıl ayrılmışlar?

Cenabı Hak ruhları halk etmiş, bütün ruhları halk etmiş. Tabi ruh­ları on bölüm yapmış, Cenabı Hak bu ruhlara dünya hayatını keşfettir­miş, dünyayı arz etmiş. Dünya hayatı budur diye onlara göstermiş.


72


Gülden Bülbüllere


Bunu alıyor musunuz? Kabulleşiyor musunuz? İstiyor musunuz?

Orda isteyen olmuş istemeyen olmuş. Ama on safın dokuz safı isti­yoruz demiş ayrılmışlar, dünyayı almışlar.

Fakat o bir saf almamış yani yüzde onu almamış, kabulleşmemiş. Onlara Cenabı Hak bu sefer ahireti keşif ettirmiş. Ahiret alemini, cen­net alemini. Onların da dokuzu ayrılmış ahireti istemiş. Fakat bir tanesi ahireti de almamış istememiş, istemiyorum ya rabbi demiş. Bunlar hep cilve-i rabbani.

Şimdi yüzde doksanı ehli küfür, ehli nar ayrıldı. Kaldı on’u. On’da dokuzu da ehli ahiret ayrıldı cenneti istedi onlar. Kaldı yüzde bir’i. İşte rakam büyüdükçe bu çoğalıyor. Yüzde bir olunca binde on olur değil mi? İşte böyle bunlara Cenabı Hak tekrar fermanı celili soruyor:

-  Ey kullarım! Siz dünyayı almadınız, ahireti de almadınız.

-  Ne istersiniz?

-  Yarabbi biz senin rızanı isteriz.

-  Evet siz benim rızamı istersiniz ama, benim rızam nerede, yine dünyada gidip kazanacaksınız.

Dünyada ruhlar ayıklanıyor çünkü. Orada ruhlar Cenabı Hakk’ın ancak kendi ilminde, kendi zatında, kendi azametindeydi. Ama eğer o ruhlar bu dünyaya gelmeseydi Allah’ın varlığı bilinmezdi. Çünkü Ce­nabı Hak “Biz insanları, cinleri halk ettik ki, bizi mabud bilsinler 4”. Bize itaat etsinler. Bir hadis-i kutsi var: Burada da buyuruyor ki: “Biz bir gizli hazineydik. Aşikar olmamız için insanları halk ettik5”.

Yani, biz bu insanlar, Allah’a şükür bak, Müslüman’ız, inanmışız. Fakat inanan var, inanmayan var. Bakın inanmayan Allah’ı inkar edip, tabiattan biliyor, tabiattan diyorlar. Ama inananlar için bütün bu var­lıklar Allah’ın varlığına bir ispattır, bizim için delildir. Bunlar olmasay­dı, biz olmasaydık, bu kainat olmasaydı, Cenabı Hak zatıyla beraber kalırdı, onun varlığı bilinmezdi.

4  Zariyat 51:56

5  Fususül Hikem Trc. C.1 S.43


Tasavvuf Sohbetleri 4


73


Demek ki bütün bu mükevvenatın halk edilmesi, Allah’ın varlığını evvel bildiriyor, sonra da aşikar ediyor.

Ama şeriat bildiriyor, tarikat aşikar ediyor.

“Biz bir gizli hazineydik. bilinmemiz için insanları halk ettik” buyu­ruyor. Bu tarikattır işte.

Çünkü ancak “Bir gizli hazineydik” fermanında nerededir? Bu gizli hazine Allah ise, bu gizli hazine nerededir?

Cenabı Hak: “Ben arşa, kürse, hiçbir yere sığmam” diyor. Ama yal­nız bak amentü billah ben Allah’a inandım, Allah vardır, birdir, orta­ğı, şeriki yoktur, mekandan münezzehtir değil mi? Böyle ama, Cenabı Hak “hiçbir mekana sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım” diyor. Onun için burada Allah ilmiyle de eşyayı ihata emiştir, azametiyle de ihata etmiştir.

Ama, ne zaman ki insanlar şeriat, tarikat, hakikate malik olursa, ha­kikate ulaşırsa bir insan, fenafi llah olursa bir insan. Neye benzer biliyor musunuz? Bir nehrin gidip deryaya karışması gibidir. Nehir deryaya karışmadan evvel onun bir cismi vardı, gücü vardı, sesi vardı, hareketi vardı. Deryaya karıştıktan sonra bunun daha gücü var mı? Var ama der­yadan alıyor o gücünü. Gücü de derya, sesi de derya, vücudu da derya değil mi? Öyle oluyor. İşte insanlar da; Allah’tan gelen ruh Allah’a ula­şırsa, işte insanlar ne oluyor o zaman? Büyük varlık ve kıymetli varlık oluyor. Ki Allah’ın zatından sonra o insan büyüktür.

Böyle bir insan için işte vahdet-i vücut deniliyor. Vahdet-i vücut olmuş böyle bir insan için ne olmuş?

“Ölmeden önce ölmüş”. Böyle bir insan için ne olmuş? Cem’ü’l-cem olmuş. Allah’ın azametinde birleşmiş. Evet. Bu insan için bu eşya, bu kainatta her şey yok oldu. “Küllü şeyin halikün illa vechehu6” emr-i fermanı onda tecelli etti. Bu ferman bir afakta tecelli eder, bir de enfasta.

6 Kasas 28:88


74


Gülden Bülbüllere


Enfas demek yani her nefi ste, her şahısta.

Afak demek de, yani bütün kainatta tecelli eder.

Bu nasıl?

“Küllü şeyin halikün illa vechehu” emr-i fermanı; İsrafi l aleyhi’s-selamı Allah iki görev için halk etmiş. Bir üfürmesinde bütün her şey yok olacak. Tekrar ikinci bir üfürmesinde var olacak. Ama bu afakta, mükevvenatta, halkiyatta.

Cenabı Hakkın halkiyatı, mesnuâtı kaça ayrılıyor? Üçe ayrılıyor. Cemadât, nebâtat, mahlukât.

Cemadât: Yer cinsi, Nebâtat: Bitkiler, Mahlukât da canlılar.

Canlı olarak haşarattan, vahşi hayvanlardan, insanlardan, cinlerden, meleklerden, yani bütün bunlardır. En ufak böcekten başlar bunlar en büyük bir cisim sahibine kadar canlılardır, mahlukattır.

Ama insan da bir mahluk değil mi?

Mahlukatın hepsinin ma fevki insandır.

İnsanlar tecelli-i suriyi, Allah’ın sıfat nurunu gördüğü zaman, eğer bu hal olarak görecekse, başlangıcında nerden başlarmış? Yer cinsinden başlarmış, yani yerde olan madenlerden tecelli-i sûrî görürmüş. Bu ma­denlerden terakki edermiş. Yerde çok maden var, renkli renkli, değişik madenler var. Fakat yerde olanların hepsinin başı neymiş? İnci. Çünkü inci yerden inci olarak çıkıyor. Bugün altın var ama, altın taştan top­raktan ayırt ediliyor. Ama bütün ne kadar kıymetli mücevherat varsa, bunların hepsini taştan topraktan ayırt ediyorlar. Ama inci, inci olarak çıkıyor. İncinin hakikisi altından daha kıymetli, fakat bu tecelli inciden sona ermiş.

Tecelli sûrî ondan sonra cemadâttan nebâtat geçiyormuş. Bu sefer de bitkilerden. Bitkilerden hepsinden hal sahibi, tasavvuf sahibi görü­yor bunları. Allah’ın nurunu bu sefer de nerede buluyor? Bitkilerde, mesnuatta. Bunları terakki ile bunların hepsinden geçiyor. Hepsinde görebiliyor. Fakat bunların en sonu hangisi? Hurma ağacı. Hurma ağa-


Tasavvuf Sohbetleri 4


75


cında da nihayete, sona eriyor. Yani nebâtatın hepsinin ma fevki de hurma ağacı, hurma.

Ondan sonra hayvanata geçiyor. Mahlukata yani, canlılara geçiyor. Bunlarda da insanlar, tecelli surî, büyükte, küçükte, cisim olan her can­lıda görebiliyor, fakat bunların en sonu da hangisi? Hayvanatın da en kıymetlisi at imiş. Attan insana geçiyormuş.

Cenabı Hak bunları böyle sıralamış. Demek ki yani cemadat, nebâtat, mahlukat. Cenabı Hakkın halkiyatı üçe ayrılıyor. Fakat bu cemadatta olan farklılık var. Nebâtatta da farklılık var, mahlukatta da farklılık var.

İşte mahlukatında ma fevki olan at. Attan sonra insana geçiyor. İn­sana geçince tecelli sûrî, Allah’ın sıfat nuru insanda görününce, bir in­san tecelli surîye ulaşınca, Allah korusun, işte o zaman ene’ye (benliğe) düşüyormuş. Ene’ye düşüyor, eğer ondan geçiyorsa tamam kurtuldu. Geçemiyorsa orda helak olmak var. Orda ayağı sürçüyor.

Fakat burada ne olur? Oradan geçerse eğer, daha terakki edecek. Allah’ın sıfat nurundan nereye geçecek? Zat nuruna geçecek. Bir böyle…

Bir de Cenabı Hakkın tecelli-i surî, tecelli-i manevî, tecelli-i zâtî var. Yani tecelli-i suri nuru, tecelli-i manevi nuru, bir de tecelli-i zatının nuru. Bunlar talib için.

İşte tecelli-i suri; çok tehlikeli bir şey.

Eğer oradan geçiyorsa tecelli-i maneviye ulaşıyor. O tecelli-i manevi lafza-i celaldir. Yani bütün her eşyada lafza-i celal görünüyor. Onlar mesela o yazılar geldiği zaman, o yazılar canlanıyor. Böyle işte bütün eşyada o lafza-i celal nur halinde görünüyor. Bu tecelli-i manevi olur.

Fakat tecelli-i zatı ise Cenabı Hakkın isimsiz, cisimsiz görünür. O zaman, sadece Cenabı Hakkın tecelli-i zatına mazhar olanlar, ancak ve ancak ne oluyorlar? İşte cem’ü’l-cem oluyorlar, deryaya karışıyorlar. Bir nehir işte nasıl deryaya karışıp, yok oluyorsa, ama deryada, bu derya­dan dışarı değil. Derya değil ama, deryadan da hariç değil. Deryada yok oldu ve gücünü de deryadan alabiliyor.


76


Gülden Bülbüllere


Sohbetimiz nerden başladı?

Talibe terakki olması, talebine ulaşması için üç şart koşulmuş:

Daima vudu, abdestli olması

Lokmada ihtiyat

Hıfz-ı nispet

İşte bu hıfz-ı nispetini de muhafaza edecek. Nelerden muhafaza edecek? Ona verilen bir muhabbet vardır onun kalbinde. Bunu muha­faza edecek. Muhafaza edecek ki o büyüsün. Bunu muhafaza etmesinin iki yönü vardı: Birisi çok dikkat edecek, hali, fi ili, ameliyle. Fiiliyatında eksik bırakmayacak. İnsanlarda bunun en ziyade zıttı da muhabbetin sönmesinin zıttı da gazaptır. İnsan gazabını yenmezse, bu söner. Yani gazaplanır, hiddeti gelir, herhangi bir kimseyi kırar, incitir, ona hakaret ederse ne olur? O muhabbet söner. Bir muma nasıl üfürürsen, sönerse, o söner. Onu muhafaza ederse o bir mum ışığıysa bile büyür. Bunu neyle büyütecek? İşte hali, fi ili, ameliyle.

Fiiliyatı elinde, ameliyesi elinde, hal iradesinin dışında. Onu biz bi­lemeyiz, anlayamayız.

Yalnız bileceğimiz şu ki; insanlarda kabız hali var, basıt hali var. Bu hal sahibinden, rabıtadan tecelli ediyor. Müridin hali rabıtadan tecelli eder. Müridin gönlüne gelen şey haldir. Gördükleri şey haldir. Rüya görse veya bir uyur uyanık ne görse haldir. Bu rabıtadan tecelli eder.

Ama fi iliyatı elinde, iradesinde. Ameli de elinde.

Ameli ne? Ameli: İbadeti ve tarikattan almış olduğu hizmeti. Bunla­rı yapıp işleyecek, bunlarda eksiklik bırakmayacak.

Fiiliyatı da; hareketi, yaşantısı, sözleri, işleridir.

Bunları da şeriat terazisi elinde, onunla tartacak. Eğer söylemiş ol­duğu söz, Kitap’a, Sünnet’e uygunsa söylesin. Düşünsün, baksın, sözleri uygun mu değil mi? Uygunsa söyler, uygun değilse söylemez. Sözlerini ve işlerini kitaba, sünnete tatbik edecek. Oturması, kalkması, yemesi, içmesi, alması vermesi, giyinmesi bunları hep şeriata tatbik edecek. Fi­iliyatı da budur.


Tasavvuf Sohbetleri 4


77


Hal deyince; iradesinin dışında, onun kalbinde, gönlünde tecelli eden hallerdir.

Müridin bazı zamanları olur ki, çok sıkıntılı olur. Kalbi sıkılır, bu­nalır efendim. Her şeyi çok düşünür, çok vesveseli olur, vesvese onun gönlüne gelir. Fakat ister ki onları atsın, atamaz, ama bu işte cihattır, atacak. Atmaya çalışacak, bu cihattır.

O basıt hali geldiği zamanda, gönlünde böyle bir aşk, şevk, muhab­bet var. Hiçbir şeyi dert etmiyor. Daralmıyor, sıkılmıyor. Sanki dünya­lar onunmuş.

Kabız halinde de öyle zararlı çıkıyor ki, insanları kusurlu görüyor, insanların ayıplarını araştırıyor. Şu ayıp var, bu ayıp var.

Ama basıt halinde öyle değil, insanları hoş görüyor. İnsanların söz­leri, hareketleri onun hoşuna gidiyor, nasıl olursa olsun, nasıl söylerse söylesinler. Bu ehl-i zakire, Ehl-i Zikir kim? Zikir yapandır.

Bunlar hep bir haldir. Bunlardan hep geçer. Neticede insanlar eşya­nın hakikatine ulaşır. Nasıl ki kelamı kibarda;

Bilinmez âlemin sırrı nihândır

Dört şâhın hükmüyle döner cihândır

Ârif olanlara özge seyrândır

Kâmile her eşyâ olmuş bir evrâd

Dikkat edin! bak “Arif olanlara”, kim bunlar?

“Bilinmez alemin sırrı nihandır”. Yani Cenabı Hakk’ın sırlarına, hikmetlerine, Cenabı Hakkın cilvelerine akıl yetmiyor.

Sade bizim bildiklerimiz mi var?

Bildiklerimizden çok bilmediklerimiz var.

Gördüklerimizden çok görmediklerimiz var.

Bildiklerimizde de var! Bildiklerimizde de var ki, halk etmiş olduğu bir bölükte bir maharet halk etmiş, bir hüner halk etmiş, onu insanlar,


78


Gülden Bülbüllere


fakülte bitiren insanlar yapamıyor, işleyemiyor, akıl erdiremiyor ona değil mi? Bak işte bunlar:

Bilinmez alemin sırrı nihandır

Dört şahın hükmüyle döner cihandır

Bu cihan ne? Bu dört şah ne?

Cihan senin cesedin.

Senin cesedinin eğer anasır-ı zıttıyetini değiştiysen, sen ne oldun?

Eğer sen varlığından kurtuldun, hakikat varlığına ulaştınsa ne oldun?

Sen işte büyük bir cihan oldun. Küçük bir cisimken, büyük bir ci­sim oldun.

Bilinmez alemin sırrı nihandır

Dört şahın hükmüyle döner cihandır

Dört şahtan mana: Edille-i şer’iyye.

Cihandan mana: İnsanın hem dünya alemi, hem de insanın cese­didir.

Nasıl ki fertler kendisini düzeltiyor. Fertler kendisini neyle düzelti­yor? Şeriat, edille-i şer’iyye: Kitap, Sünnet, İcma, Kıyas.

Bunlar ile herkes kendisini düzelttiği zaman bak, alem-i mülk (mülk alemi), düzeliyor. İnsanlar, cemiyetler düzeliyor, toplumlar düzeliyor.

Bir de eğer insan kendini düzeltirse, cesedini ne yapıyor?

Cesedini tebdil ediyor.

Ney bu? Hayvani sıfattan beşeri sıfata geçiyor.

Bir de: şeriat, tarikat, hakikat, marifet.

Bir de: muhabbet, ihlas adap, teslimiyet.

Bu dört şarttan murad bunlardır. Fakat şeriat, zahirde, cisimde. Cisminizle şeriatta, işte o zaman demek ki bizim cismimiz ile kitap, sünnet, icma, kıyas; eğer bu oluyorsa; farz vacip, sünnet, müstahap olu­yorsa ceset değişiyor; hayvani sıfattan beşeri sıfata geçiyor.


Tasavvuf Sohbetleri 4


79


Fakat bir de mademki tarikata girdiysek, inandıysak bunlar tari­katın şartlarıdır; bu dört şahtan mana tarikatın şartlarıdır: muhabbet, ihlas adap, teslim. Bu da ne yapıyor? Bu da işte beşeri sıfattan meleki sıfata geçiriyor.

Meleki sıfata geçince bir insan o zaman büyük insan, büyük varlık oluyor. İşte o zaman Allah’ın:

“mûtû kable entemûtû” sırrına mazhar oluyor,

Cem’ü’l-cem oluyor, vahdet-i vücut oluyor.

Allah’ın sıfatları onda tecelli ediyor. Allah’ın ahlakıyla ahlaklanıyor değil mi?

Hakikate geçenler işte böyledir. Hakikate tarikattan geçiyor.

Ama tarikatın esasları neymiş? Tarikat dört esas üzerine kurulmuş: Muhabbet, ihlas, adap, teslim.

Muhabbet: muhabbet, meşayihi çok sevmektir.

Niye sevmesin? Allah için sevmiş. Bu Allah’ın emri. Cenabı Hakk’ın emri. Çok sevin diyor “beni sevin sevdiklerimi sevin” buyuruyor. Meşa-yihini çok sevecek. Muhabbet budur.

İhlas: meşayihini büyük görecek. Ki ne kadar büyük görürse, meşa-yihini o kadar sevebilir.

Adap: meşayihinin zahirini, batınını bir bilecek. Meşayihi ne kadar uzakta olursa olsun, onu ırakta değil yakınında görecek.

Niye görmesin? çünkü bak kelamı kibarda, tasavvufi kelam:

“Bir yerdesin her yerdesin”. Yani, sen Allah’ın birliğine dahil olduy-san sen her yerdesin. Amenna ve saddakna, sen de mekandan kurtul­dun, zamandan kurtuldun.

Cenabı Hak Evliyaullahı zamandan mekandan kurtarmıştır.

Onun için divanda bir kelam var, Salih Baba’nın divanını okuyor­sunuz; bazı kelamlar belki sizin beyninizi meşgul eder, anlayamazsınız. Bu nedir acaba? Veyahutta muhalif gelir size. Bunu böyle niye söylemiş dersiniz. Bak ne buyuruyor:


80


Gülden Bülbüllere


Âlâda ednâda yoktur matlabı

Kime demiş? Rabıtasına. Bu bir Evliyaullah’a söylenmiş.

Öyle zaten. Cenabı Hakk’ın sıfatları onda tecelli ediyorsa, “Settaru’l-uyûb” sıfatı da onda var. Bak kelamda öyle:

Âlâyı ednayı seçmek mürşidi kamilin kârı değildir.

Böyle buyuruyor. Bir de diyor ki:

Senin gördüğün ayıpları, veliler setr eder cümle

Mademki varis-i enbiyadır; Peygamber efendimiz setr etmiyor muy­du? ashabının içerisinde, yüzüne zahirde inanmışlar, fakat düşmanlık besliyorlar Peygamber efendimize, sevmiyorlar. Ona garaz ediyorlar. Yani fırsat bulsalar ona hakaret edecekler, canına da kıyacaklar, öldüre­cekler de. Ama gene de Peygamber efendimiz onları aşikar etmiyordu. Sen şöylesin sen böylesin demiyordu.

Evet onun için işte…

Âlâda ednâda yoktur matlabı

Yani Evliyaullahın bu âlâymış (âlâ yüksek), bu alçakmış, böyle şey­lere matlubu yoktur.

Niye? çünkü onun için zerre ile katre, zerre ile kübra bir olmuş.

Evet divandadır,

Âlâda ednâda yoktur matlabı

Derya-yı zatı olmuş cümle meşrebi

Allah’ın zatına ulaşmış, Allah’ın zatının nuru onda tecelli etmiş. İşte arşa, kürse, hiçbir yere sığmayan Cenabı Hak onun kalbinde tecelli etmiş.

Âlâda ednâda yoktur matlabı

Derya-yı zatı olmuş cümle meşrebi

Vücudu hak olmuş, kün’dür maksadı

Her sıfattan zatın ilan eyledi.

(beyit okurken orada “gün” diye okuyorlar. “Gün” değil “kün” dür.)


Tasavvuf Sohbetleri 4


81


Mademki Cenabı Hak Evliyaullah’ı zamandan mekandan kurtar-mışsa, onun da her işi “kün”, “ol” demesi ile oluyor. Yani Evliyaullah için zaman yoktur, mekan yoktur ve ona işlem yoktur.

Onun için her yerde mevcut “bir yerdesin her yerdesin”. Her yerde ispatı vücud eder, her yerde görünür. Cesedi, her yerde bir cisim olarak görünür.

İnsanlarda tayy-ı rical, tayy-ı mekan makamı var. O makama in­sanlar ulaşınca Cenabı Hak onları zamandan mekandan kurtarmakta. Onun için zaman mekan yok, onun için işlem de yoktur.

İrade sahibi ne kadar güçlü olursa olsun, aletiyle veya sanatıyla, iş­lem görüyor. Diyelim ki bir dozeri alet etmişler, bir dozer bin kişinin işini görüyor. Halbuki yine bunda da bir işlem vardır.

Ama Evliyaullahın işinde işlem yoktur. “Kün”, “ol” demesiyle her şey oluyor.

Niye? Allah’ın sıfatı ile sıfatlanmış. Cenabı Hak buyurmuyor mu kutsi hadisinde? “Biz velilerimizi yeşil kubbemizin altında gizledik. Onları bizden başka kimse bilmez7”.

Diğer bir kutsi hadisinde de buyuruyor ki: “O veli kulumuzun gö­ren gözü, bizim gözümüz, işiten kulağı, bizim kulağımız, konuşan dili, bizim dilimiz, uzanan eli bizim elimiz8”.

Eğer konuşan dil Cenabı Hakkın diliyse, Cenabı Hakkın “Kün” emriyle her şey var oluyor. Evliyaullah da Kün’dür. Yani “Kün” emri onda tecelli etmiştir. Neye “Ol” dese oluyor, işleyecek değil. Bin senede olacak olayları bir saniyede yapar. Yapamaz mı? Yapar, olur bunlar.

Nasıl ki bak… Tasavvuf kitaplarını okuyorsunuz. Onlar yazılmış, galat değil onlar, haşa. O tasavvuf kitaplarında okuduklarınız Evliya-ullahın kârıdır. Cenabı Hakkın ona ihsan etmiş olduğu bir kemaldir, kârdır.

7  Eşrefoğlu Rumi Müzekkin Nufüs S.309

8  Buhari Rikak 38


82


Gülden Bülbüllere


Evet. Demek ki mürit bir hali, fi ili, ameliyle terakki eder.

Ameliyesi ibadetidir.

Zahir şeriata göre, Kitap, Sünnete göre olan ibadetidir.

Bir de bu tarikattan almış olduğu hizmeti, ibadetidir.

Fiiliyatı da yaşantısı, hareketi. Bunlara dikkat edecek.

Hal denince ne kalmış? Bunlar bunun iradesinin dışında. Yani senin gönlüne gelen bir şey, gelmesini istemediğin halde geliyor, işte hal bu. Elinde değil ki, geliyor.

Onun için “gam gelmez dememişler, gam eğlenmez demişler”.

Yalnız dikkat edin. Eğer insan kalbine gelen bir şeyi, muhalif, kita­ba, sünnete uymayan, bir şeyi gelmesini istemiyor, fakat geliyor, nefi s getiriyor, şeytan getiriyor. Onun aklına gelmesini de istemiyor, ama bunu atıyor, gene geliyor, atıyor, o gitti, bu sefer de başkası geldi, geli­yor. Bunu atarsa bu cihattır.

Burada onun bir terakkisi vardır. Hal olduğu halde, elinde olma­dığı halde, onu atar cihat yaparsa, yine terakkisi vardır. Hem de onun muazzam bir terakkisi vardır. Akıla, mizana sığmayacak kadar onun muazzam bir terakkisi vardır.

Neye benzetiyorlar onu? Cari, akan bir nehir var. Bazı nehirler var ki şehirlerin içinde akıyorlar. O nehirlerin akmış olduğu şehirde hiç pislik olur mu? Olmaz. Niçin?

Çünkü o nehir götürüyor hepsini. Bütün ev kirlerini, sokak kirleri­ni, nehire atıyorlar, nehir alıp, gidiyor. Nehir kirleniyor mu? Kirlenmez. Çünkü gücü var, kuvveti var. Atılanı alıp götürüyor, bırakmıyor ki.

Peki ama bir göl suyu düşündüğümüz zaman, göl suyuna insanlar tarafından ne atılırsa atılsın, o orda kalır, götürmez, yok olmaz, orda kalır. Kala kala ne olur? Paslanır, yosunlanır, gölü kirletir.

Demek ki burada cihat yapan bir kalp, cari bir nehir gibidir. Cihat yapmayan bir kalp, bir göl suyu gibidir.


Tasavvuf Sohbetleri 4


83


Onun için, kalbî cihat var, nefsî cihat da var. Hatta bu cihat-ı ekber-dir. İşte kabız halinde, böyle istemeyerek sizin kalbinize gelen muhalif şeyleri, ne yapmanız lazım? Onu atacaksınız.

Atarsanız kalbiniz kirlenmez, o cari bir nehirdir. Eğer atmazsanız, kirlenir, yosunlanır, orada ne olur? Mülevves eder onu. İşte kabız hali böyle, zaman zaman geldikçe, insan onu attıkça azaltıyor.

Bir de basıt hali var ki zaten onun gönlüne geldiği zaman, Allah, Resulullah, meşayihten başka bir şey gelmiyor. Başka bir şey yok onun gönlünde, gelmez, gelmiyor zaten. Öyle ferah, öyle geniş, hiçbir şeyi dert etmiyor. Ne açlığı düşünüyor, ne çıplaklığı, ne hastalığı hiçbir şeyi düşünmüyor. Hep insanları çok seviyor, insanların sözü ona dokun­maz, insanların hareketi onun zoruna gitmez. Basıt hali böyledir.

Bunda ne yapacak? Neyle elde etmiş bu hali? Ya Allah var onun gön­lünde, ya Resulullah. İnsanların meşayihi gönlüne geldiği zaman, hiç şüphe yoktur Resulullah, Allah’la beraberdir. Çünkü onu Resulullah için, Allah için sevmiştir.

O zaman demek ki basıt hali olduğu zaman, onun kalbi, geniş, fe­rah, rahattır. Fakat onu muhafaza edecek. O anda bakar ki bir hatarat geldi gelecek, ona fırsat vermesin. Yine onunla meşgul olsun. Bu rabı­tadır. Bu da bizde en ziyade rabıtayı hayal var.

Şimdi bu ameli burada biz işliyoruz. Sohbetimiz var, teveccühümüz olacak, işleyeceğiz.

Bunu sair zamanlarda buradan geçtiğiniz zaman, en sıkıntılı halle­rinizde, en dar bunaltılı hallerinizde, bu ameli hayal edin, canlandırın, muhakkak genişleyeceksiniz. Muhakkak o kabız halini böyle atacaksı­nız. Kabız halini atarsınız. Ama bu hal geldiği zaman, mümkün olduğu kadar, yürürken, gezerken, alırken, verirken, yerken, içerken, hayaliniz­de tutun bunu, mümkün olduğu kadar. Bu ne? Bak burada kabız halini azaltıyorsun, basıt halini çoğaltıyorsun.

Bu ikisi birbirinin zıttı, kabız hali gelince, basıt hali gidiyor, basıt hali gelince kabız hali gidiyor. Karanlıkla ışığın, geceyle gündüzün bir-


84


Gülden Bülbüllere


birine olan zıtlığı gibidir. Kabız halinde insanın kalbi karanlık bir gece gibidir. Nasıl karanlık gece insanları sıkıyor, bunaltıyor, ışık olmazsa eğer. Ama basıt halindeki müridin kalbi, aydınlık, ferah, güneşli bir hava gibidir.

Bir de ne var bizim için? Şükür, fi kir, zikir var.

Şükür bizim nimetimizi artırır. Cenabı Hakkın emri öyle değil mi? “Ben kuluma vermiş olduğum bir nimetin, o kulum kadrini bilirse ben onu büyütürüm, yükseltirim, arttırırım. Bilmezse onun elinden alırım9”.

Ama burada bizim için büyük nimet:

Allah bizi inananlardan Müslüman halk etmiş,

Ehli dünya değiliz, ehli ahiretiz. Nimetimiz budur. Allah’a inandık, ahirete inandık.

Ama bu inancımızı yaşarsak, bu sefer de ehli huzur oluruz.

Allah’ın zatını kazanırız.

İşte onun için Cenabı Hak “Kulum ver beni de al beni. Benim ver­miş olduğum canı Bana ver ki Beni alasın” diyor.

Allah’ın zatını alan, Allah’tır.

Ama bu ne demek?

Cenabı Hak “Sana bir ruh verdik, o ruhu ancak Allah’a ulaşmak için canını vereceksin” terk-i can olacaksın. Terk-i can olmadan insan cananı bulamaz. Onun için kelamı kibarda buyruluyor:

Başını top eyleyip gir vahdetin meydanına

Kıl kaza-yı Kerbela’yı gir kendi nefsin kanına

Seyr kıl uşşak-ı Mevla nice kıyar canına

Terk-i can etmektir ancak aşk u sevdadan garaz

Demek ki insanlar terk-i can olmayınca cananı bulamaz.

9 İbrahim 14:7


Tasavvuf Sohbetleri 4


85


Terk-i dünya; dünyayı terk eder ki ahireti kazansın.

Terk-i ukba; ukbayı terk eder ki Cenabı Hakkın cemalini kazansın.

Bir de terk-i cisim var insanlarda.

Bir de terk-i can var insanlarda. Canını veriyorsa cananı buluyor.

Çünkü o zaman ne oluyor. Canını veriyor, canından da geçiyor­sa, ölüyor. İşte o zaman Cenabı Hak “ölmeden evvel ölün” buyuruyor. Varlığından kurtuluyor, her şeyi terk ediyor.

Varlık denince insanların malı varlıktır, zenginliği, maddi varlığıdır. İlmi varlıktır, ameli varlıktır, asaleti varlıktır, güzelliği varlıktır, gücü varlıktır, sanatı varlıktır veya ibadet etmiş çalışmış, Allah da vermiş ke­rameti, keramet varlıktır.

Çünkü insanlarda kemalat varlıkta değil yokluktadır. Onun için kim yok oldu ise kemale ulaştı. Kim yok olduysa hakiki varlığı buldu. Hakiki varlığı bulunca o zaman kemale ulaşıyor. Kemal sahibi oluyor.

İşte onun için Cenabı Hak “Kulum ver beni de al beni. Benim ver­miş olduğum canı Bana ver ki Beni alasın” diyor.

Başını top eyleyip gir vahdetin meydanına

Kıl kaza-yı Kerbela yı gir kendi nefsin kanına

Seyr kıl uşşak-ı Mevla nice kıyar canına

Terk-i can etmektir ancak aşk u sevdadan garaz

Aşk ise.. aşk ne?

Allah sevgisi, Resulullah sevgisi, Meşayih sevgisi.

Bu sevgiler insanda tecelli ederse, ve bu sevgileri büyütürse, çoğal­tırsa, o zaman ne olur?

Terk-i can olabilir. Her varlığını yok eder. Her varlığı yanar gider, gönlünde durmaz.

Fakat bizim bu varlıklarımız var ya… ilim dedik, amel dedik, mad­di zenginlik dedik bunların zahirde cismi olduğu gibi, sevdiğimiz için


86


Gülden Bülbüllere


kalbimizde de onların bir cismi var, onların bir yeri var. Öyleyse bu sevgiler, bunlar kalpte olduğu müddetçe...

Onun için “Neyi seviyorsanız, kalbinizde neyi besliyorsanız o sizin putunuzdur, mabudunuzdur” buyruluyor.

Gönlümün put hanesinden hubb-ı dünya nakşını

Pûte-i aşkında yaktı nârına pervâ gibi

Ne demek istiyor?

Gönlümde olan puthane idi, çok arzular vardı, çok istekler vardı, bunlar orayı hep meşgul etmişti, işgal etmişlerdi.

Ama pute-i aşkı nedir?

Yani Cenabı Hakkın aşkı; hakiki bir mabudumuz var, o hakiki ma­budumuzu bulduksa, hakiki mabudumuzun sevgisi onları hep yakar yok eder.

Ama bu hakiki mabudumuzu neyle bileceğiz? Neyle bulacağız?

Cenabı Hak insanların her maksadına bir kapı tayin etmiştir. Allah’tan gelen insanlar, Allah’a gitmek için yine Cenabı Hak arada bir vasıta halk etmiş.

Çünkü zaten biz vasıtayla geldik, vasıtasız gelmedik ki; zaten biz bir böcek gibi topraktan çıkmadık ki, bir ottan, bir taşın deliğinden çıkma­dık ki, bir ot gibi yerden bitmedik ki, arada bir vasıta var.

Ne bu vasıta? Annemiz, babamız vasıta oldu. Bizi ulvi alemden ge­tirdi bu aleme. Fakat yine bir vasıta lazım ki yine o ulvi aleme çıkarsın bizi. Zaten ayet-i kerimede “ileyhil vesilete” buyuruyor Cenabı Hak. Bir vasıta arayın kendinize, bir vesile bulun kendinize. Onun için bu­rada vasıta nedir?

Al benligimizi gitsin irâde

Arz eyle cemâlin ir gür murâde

Vasıtamız sensin işbu arâde

Eriştir menzil-i a’lâya bizi


Tasavvuf Sohbetleri 4


87


İşte vasıta budur.

Bunlar kelamı kibardır. Bu ayete, hadise temas eder. Ayet, hadis mealidir. Ki vasıta neymiş?

Al benligimizi gitsin irâde

Arz eyle cemâlin ir gür murâde

Bu ne?

Evliyaullah insanları iradesinden kurtarıyor. Ehli tasarruf bu zaten. Keramet bir şey demek değil! Önemli olan tasarruftur.

Sana keramet gösterir bir kimse, çok kerametler gösterir. Seni çocuk yerine kor, cinciğinen, boncuğunan seni aldatmış olur.

İş odur ki senin iradeni alsın da, seni iradenden kurtarsın da, seni varlığından kurtarsın da, seni nimete ulaştırsın. Tasarruf budur.

Tasarruf insanı ne yapar? Öldürür.

Evliyaullahın manevi bir gücü var. Seni öldürür, diriltir.

Hayâtı memâttır memâtı hayât

Yüz bin renk gösterir aslı bir nevât

Aslâ sözlerinde bulunmaz sebât Bir böyle buyuruyor. Bir de buyuruyor ki:

Sekiz sıfat üzre gördüm bir cemal

Her bir sıfatında vardır bin kemal

Bir de böyle. Kim için bu?

Bunlar hep meşayiha, velayete söylenmiştir. Velayete buyrulmuştur. Evliyaullaha buyrulmuştur. Cenabı Hak Evliyaullaha o yetkiyi vermiş­tir. O selahiyeti vermiştir.

Ki ne yapıyor? Seni evvela öldürecek.

Ne o? Kılınç ile kesecek değil, senin başını kesecek değil, bu öldür­mek. Ne demektir bu?


88


Gülden Bülbüllere


Hazret-i Pîrim delîlimdir Halîlimdir benim

Dil sarâyı ravza-i beyt-i celîlimdir benim

Ana teslîm ettiğim nefs-i zelîlimdir benim

İnkıyâd ettim bıçağa uymuşam İsmâîl’e

Bu kelamların şimdi anlaşılanları var, anlaşılmayanları var.

Malum “Hazret-i şeyhim, halilimdir, delilimdir benim” yani İsmail (as) nasıl babasının bıçağına boynunu verdi, teslim oldu, sen de meşa-yıhına öyle teslim ol. Bu anlaşıldı.

“Ana teslim ettiğim nefs-i zelilimdir benim”. Bu da anlaşıldı.

“Inkiyad ettim bıçağa uymuşum İsmail’e”. Bu da anlaşıldı.

“Dil sarayı ravza-i beyt-i celilimdir benim”.

Bu ne?

Evliyaullahın kalbine bir insan girerse, ravza-i mutahharadan içeri giriyor.

Evliyaullahın cismi ravza-i mutahhara imiş.

Evliyaullahın kalbi de Allah’ın beyti, evi beyt-i celil.

İşte kutsi hadisinde “Ben hiçbir mekana sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım” buyurması budur.

Her kim ki Evliyaullahın gönlüne girdiyse, maksuduna ulaştı, mak­sudunu buldu, aradığını buldu.

O aranan var ya, afakta bulunmaz, gönüllerde bulunacak. Gönüle girmek lazım.

Onun için Yunus Emre buyurmuş ki:

Yunus eydür ey hoca

İstersen var bin hacca

Hepisinden eyice

Bir gönüle girmektir.


Tasavvuf Sohbetleri 4


89


Boşuna mı buyurmuş bu kelamı?

“Bir gönüle”. Bu gönül kim?

Bu gönül işte Evliyaullahın kalbi. Evliyaullahın kalbi açılmış çünkü, Evliyaullahın kalbi açılmışsa, Cenabı Hak estaizü billah: “Senüriyhim ayatina fi l afaki ve fi enfüsihim hatta10” buyuruyor.

Bu ayet-i kerime ne için nazil olmuş, niye inmiş? Nüzul sebebi ne? Niçin varit olmuş, gelmiş? Evliyaullahın kalplerinin buyruğu hakkında, ululuğu, büyüklüğü hakkında.

Onun için öyle bir kalbe girerse bir insan, işte aradığını orada bulur. Onun için kelamı kibarda buyuruyor:

Dilersen dilberi dilber,

Kılarsan dilberi dilber

Sana da keşf olur dilber

Mühim esrar-ı dervişan

“mühim esrar-ı dervişan”, dervişler için mühim olan bir esrar imiş.

Neymiş bu esrar?

Sen diyor, eğer güzel olmak istiyorsan, güzeli bul.

Güzeli bulmayınca güzel olamazsın. Güzeli buldunsa, güzel seni gü­zel eder. Dilberin manası güzeldir. Güzel seni güzel eder, o zaman sen güzel olunca her şey güzel, daha çirkin bir şey kalmadı, her şey güzel.

Niye bunlar güzel?

Bütün eşyada Cenabı Hakkın sıfat nurunu görüyorsun da onun için güzel oluyorsun. Her bir eşya senin için bir mirat oluyor. Allah’ın nuru­nu gösteriyor da onun için güzel oluyorsun.

Tasavvufun gayesi budur. Tasavvufu anlayan, yaşayan, tasavvuftan geçen, hakikate ulaşanlar için ne var?

10 Fussilet 41:53


90


Gülden Bülbüllere


Hakikate ulaşan bir insan, bütün eşya onun miratı olur. Nasıl mi-rat? Allah’ı gösteren bir ayna oluyor. Ona bütün eşya, kendisi de zaten ayna oldu.

Evet bir de bizim için şükür, fi kir, zikir lazım.

Şükür nimetimizi arttıracak. Nimetimiz nedir?

Apartmanımız, fabrikamız da nimet, bunlar da maddi nimetler. Onlar bizim için nar da olabilir, nur da olabilir. Altınımız, incimiz, gayrı menkullerimiz, yani maddi ne kadar zenginliğimiz varsa, bunlar da tabi bir nimettir. Ama kullanana, taşıyana, yaşayana nimettir.

Bu dünya, maddi ya nardır, ya nurdur. Bu dünya varlığı insan için nar da olur, nur da olur. Eğer bu dünya varlığını Allah için kazanıyorsa. Bunu bana Allah verdi, ben malımın çobanıyım, ben Allah için bunu harcayayım diyor, bu gönülde, bu niyette, bu ameldeyse, bu da mâlî amele giriyor ve sadaka-i cariye oluyor ki, o varlık onun için nur. Ama bunu bir de gayrı meşru yerlere harcarsa, bu seferde nar olur.

Demek ki bu zenginlikte, dünya zenginliği de insanları nara da götürür, nura da götürür. Nardan mana cehenneme götürür, nurdan mana cennete götürür. Evet onlara da şükür lazım.

Ama burada şükür ne?

Malın, zenginliğin şükrü nedir? Nimete nasıl şükür edilecek?

Allah’ın olduğunu bileceksin, Allah yoluna harcayacaksın. Ki onun da şükrünü eda etmiş olasın.

Ama bunların hepsi nereye dayanıyor?

İlim var şükür edeceksin, Amelin var şükür edeceksin, malın var şükür edeceksin, sıhhatin var… hepsini neyle?

Hepsini; İslâm olduysan, İslâm’ın şükrünü ödediysen, onların da şükrünü ediyorsun.

Müslüman olduğumuz için çok şükür edeceğiz. Gece, gündüz şü­kür secdesinde olacağız. Gönülden yüzümüzü yere koyacağız.


Tasavvuf Sohbetleri 4


91


Bütün insanların ayağının altına yüzümüzü koyacağız. Çünkü niye bunu böyle yapıyoruz? Madem ki biz bu insanları bilemiyoruz, kalp­lerini bilemiyoruz, ancak insanların kalbini bilen Allah’tır. Peygamber Efendimiz Cenabı Hakk’ın Kullarının kalbine nazar ettiğini haber ve­riyor.. Boyuna, soyuna, zenginliğine, güzelliğine, bir şeyine bakmaz, kalplerine bakar. Ama senin o fakir gördüğün, senin cahil gördüğün insan inanan bir kimse olabilir.

Cahil nedir?

İsyan edendir. Niye?

Bu denli ilme mâlik iken iblîs

Senin ilmini bilmedi o telbîs

Cahil isyan edendir, yoksa inanan bir kimse, inancını yaşayan bir kimse cahil değildir. Ümmi olabilir. Ümmi denir de cahil denemez.

O zaman demek ki İslâm olduğun için şükür edeceksin. Bunun şük­rünü edersen, bütün nimetlerin şükrünü eda etmiş olursun. İşte sen Müslüman olduğuna şükür edersen, bilmiş olduğun Allah’ı bulursun. Cenabı Hak “Nimetinizi büyüteceğim” buyuruyor.

-  Müslüman olduğun için şükür et,

-  Peygamber efendimizin ümmeti olduğun için şükür et,

-  Tarikatta olduğun için şükür et,

-  Meşayihin olduğu için, kamil, mükemmil bir meşayihi bulup da ona inanıp, bulup, teslim olduğun için şükür et ki,

Cenabı Hak nimetini büyütecektir. Sen nimetin şükrünü bildikten sonra Allah vaat etmiş “büyüteceğim, yükselteceğim, çoğaltacağım” di­yor. Bunun çoğunluğu nedir? Onun için divanda buyruluyor:

Salih ne yatarsın uyan dediler

Sıdk ile Allah’a dayan dediler

Hak gizli değildir ayan dediler

Çok ihsan var bu ihsandan içeri


92


Gülden Bülbüllere


Cenabı Hakkın hikmeti, cilvesi;

Allah Cenabı Hak evvel, zatını insanlara verip bildiriyor,

Ondan sonra da kulun Allah’ı zikir etmesi, Cenabı Hak “Kulum sen beni zikir et ben de seni zikir edeyim11” buyuruyor.

Kulun Allah’ı zikir etmesi, kulun Allah’a şükür etmesi, kulun fi kir etmesi, ne yapıyor?

O bilinen Allah’a bunlar (zikir, şükür, fi kir) ulaştırıyor.

Şükür edecek ki nimeti büyüsün. Müslüman halk ettiyse Cenabı Hak, buna şükür etsin ki, Allah’ın zatını kazansın, cemalini kazansın, değil mi?

Fikretsin ki o, Allah’ın zatına gidecek bir yol var. Allah’ın cemaline onun bir hedefi var, o hedeften, o yoldan kaymasın. Niçin duaları yapı­yorlar? Hocalar daima ki, tarik-i müstakime getirsin, tarik-i müstakim­den ayırmasın? Tarik-i müstakim nedir?

Peygamber efendimize “festakim kemaa ümirte12” Ayet-i kerimesi gelince, Peygamber efendimizin, mübarek sakalında hiç ak yok iken, sakalına ak düşmüş. Niye? Bu ayeti celilenin ağırlığı basmış ona. Havfı basmış. Ama bu havfı kimin için çekmiş? Ama zaten O mahbubu hüda, Rabbil alemîn tarafından, on sekiz bin aleme rahmet edici olarak gön­derilmiş. Niye bu havfi çekiyor? İşte senin, benim havfi mi çekiyor. Ona gelen emir bize geliyor. Nedir? “Habibim istikametten, doğruluktan ayrılma”. Eyvah benim ümmetim istikamet üzerine olamazlar. Benim ümmetim emredildiği gibi doğru olamaz, diye onun üzerine bir havf çökmüş.

Bir de Zikir vardır.

Fikirse senin o yolunun vasıtasıdır. Sen o yolu fi kirle gideceksin.

11  Bakara 2:152

12  Şura 42:15


 


 


Bizim Tarikatımızda Aşk ve Muhabbetle Terakki Ediliyor

Kayseri, 1990

A

llah’ı bulmak isteyene, huzura gitmek isteyene bir meşayih lazım­dır. Bir meşayihi bulmak için de ne lazımdır?

“Sefer der vatan” diye tasavvufta bir kaide var: Sefer der vatan, bir de “Nazar ber kadem” var.

“Sefer der vatan” tarikatta şart koşulmuş, bir talip demir ayakka­bı giyecek, demir değnek alacak, bunların ikrarına kadar meşayih ara­yacak. Fakat bu, tarikatlara göre değişir. Bazı tarikatlarda “Sefer der vatan”ı meşayihi bulduktan sonra emir ederler. Bizim tarikatımızda ise meşayihi bulana kadar “Sefer der vatan” vardır. Meşayihi bulana kadar talip arayacak, meşayihi bulduktan sonra daha aramayacak.

Yani bakın! Bazı tarikatlarda da, seyahat tarikatları var, meşayihi bu­lurlar, meşayih onlara seferi emreder. O çok meşakkatli ve çilelidir.

Onun için, Allah’a şükür bizim tarikatımız bütün tarikatların en kolayı ve bütün tarikatların en kısası, kesesidir.

Niçin?

Bizim tarikatımızın kısası, kesesi şu ki:

Diğer tarikatlar nefi s yoluyla terakki ediyorlar.

Bizim tarikatımızda aşk ve muhabbetle terakki ediliyor.

Onlar nefi s yoluyla kendilerini, fazla ibadet, elkab, riyazet, uzlet yapmakla, nefi slerine çile vermekle, nefi slerini arındırıyorlar ve bu çok çetin oluyor ve uzuyor.

Onun için Nakşibendi Efendimiz buyurmuş ki: Mektubat’ı oku­yanlar rastlamıştır, “Sair tarikatların nihayet karını biz bidayete getir-


94


Gülden Bülbüllere


dik”. Sair tarikatlardaki bir talip çalışır, çalışır ve en son elde etmiş ol­duğu bir kemalatı, kâr-ı kemalatı, biz ilk talibimize, biz ilk salikimize başlangıçta veriyoruz.

Bu nedir? Bu ne işte?

Kalpte tecelli eden aşktır, Allah aşkı, Allah sevgisidir.

Onda çünkü, muhabbetül Mevla, muhalefetül heva var.

Nakşibendi efendimiz, mübarek Hicaz’a giderken, Bağdat’ta bir gence uğramış. Genç dersek yani bir mağazanın önünden geçerken, bakmış ki on sekiz yaşında bir genç var. Başında öyle bir kalabalık var ki. Kimisi mal beğeniyor, kimisi fi yat soruyor, kimisi para veriyor, kimi­si alışverişle meşgul. Bu kadar onlarla meşgul olduğu halde, gönlü hiç Allah’tan ayrılmıyor. Nakşibendi efendimiz buna çok gıpta etmiş, on sekiz yaşında, bu genç yaşta bunu nasıl böyle kazanmış diye.

Bu kemali nasıl elde etmiş?

Bütün şeriat, tarikat, ibadet, zikir, fi kir, bütün hepsinden maksat kalbi uyarmak, kalbi diriltmektir.

Kalp dirilince artık o insan daha kendisini Allah’tan gafi l edemiyor. Her ne kadar zahirde meşgul olursa olsun, o Allah’ı daha unutamıyor. İşte Cenabı Hak da zaten öyle buyuruyor;

“Ayakta, otururken, yatarken, hatta her halde beni zikredin1” buyu­ruyor. Daha başka zikir ayetleri var. Çok zikredin buyuruyor.

Cenabı Hak, “Ancak sizin kalbiniz zikrullah ile mutmain olur2”, sizin kalbinizi ancak zikrullah doyurur, başka bir şey doyurmaz, tatmin etmez” buyuruyor.

Nakşibendi efendimiz onda bunu görünce gıpta etmiş ve sormuş. Demiş ki:

- Sizin tarikatınızın bidayeti nedir? nihayeti nedir?

1  Al-i İmran 3:191

2  Ra’d 13:28


Tasavvuf Sohbetleri 4


95


O da demiş ki:

-   Bidayeti muhalefetül heva’dan başlar, nihayeti muhabbetül
Mevla’ya ulaşır.

-  Ne kadar çetin, demiş.

-  Efendim sizin ki nedir?

-  Muhabbetül Mevla’dan başlar, muhalefetül heva’ya ulaşır.

-  Ne kadar kolay, demiş.

Muhabbetül Mevla’dan başlayıp da, muhalefetül heva’yı terk etmek çok kolay oluyor.

Ama muhalefetül heva’dan başlayıp, muhabbetül Mevla’ya ulaşmak çok çetindir, çok uzuyor.

Ne demek oluyor mesela, diyelim ki, bir köyden diğer bir köye gide­ceksin, yakın bir yolu var, tam böyle bir hatla çizilmiş, o köye gidiyor. Veya o köyü bulamıyorsun, oraya batıya doğru, doğuya doğru köyler­den dolaşıp gidiyorsun. Halbuki oradan doğrudan geçecektir, mesela bir kilometre yol yerine, on kilometre yol dolanıp, oraya geliyorsun.

Bu böyle işte; muhalefetül hevadan başlayan tarikatların yolu uzu­yor ve çok çetindir.

Bir de şu var ki onlar Cenabı Hakk’ın isimleriyle, esmalarıyla zik­rediyorlar. Cenabı Hakk’ın bin bir ismi vardır. Bin bir isminin içinde doksan dokuz tane esmayı hüsna, güzel isimleri var, seçkin isimleri var. Fakat haşa, hepsi güzel de, nihayet seçkin olandır.

Bir de zatına mahsus olan bir ismi var ki,

Bu da “Lafza-i Celal”, “Allah” ismidir.

Allah’ın zatına mahsus olan bir isimdir.

Diğer isimler, bütün sıfatlarına mahsustur.

Onun için işte, diğer isimleriyle, Allah’ın öbür isimleri, bin bir is­miyle zikir edenler, esma nurundan başlıyorlar. Ondan sonra sıfat nu­runa geçiyorlar, sıfat nurundan da zat nuruna geçiyorlar.


96


Gülden Bülbüllere


Halbuki bizde burada esma nuru, sıfat nuruyla uğraşmıyorlar.

Ya?

Doğrudan doğruya zat, senin hedefi n Allah’ın zatıdır diyorlar.

Allah’ın zat nuruna doğru direk geçiyorlar. Bu da işte Lafza-i Celal’dir. Hani bütün diğer sair isimleriyle Allah’ı zikredenler, ahiri so­nunda bu Lafza-i Celal’e getiriyorlar. Allah kelimesine geliyorlar. Bu da kalpte yazılı olan bir şey. Kalpte yazılıymış.

Hatta bir kalp profesörü bana, Kalpte Allah lafzı yazılı olduğunu bir fi lmde göstermiş idi. Hatırlarım ben onu, Allah kelimesi orada yazılı zaten, Cenabı Hak, “Kulum ben sana şah damarından daha yakınım3”, buyuruyor.

Öyleyse, şah damarından daha yakın olan bir Allah’ı zikretmek için, lisanen Allah demeye ihtiyaç kalmıyor.

Kalbini Allah ile meşgul et, tamam. İşte zikrin hülasası budur. Yo­lun da en kısası budur. Bundan daha kısa yol, bundan daha hülasa zikir olmaz. Çünkü Cenabı Hak Ayet-i kerime’de: “Kulum ben sana şah damarından daha yakınım” buyuruyor. Peygamber Efendimiz de buyuruyor ki: “Zikrin en hayırlısı gizli yapılandır”.

Reşahat’ta yazılı bir macera vardır. Muhammed Şemseddin-i Rucî Hazretleri, çok alim ve genç yaştadır. Onun da gönlüne bir tarikat sev­dası düşmüş, bir meşayih sevdası var, onu arıyor ve çok aramış. Bütün çevreyi aramış, aramış, Kaşgar vilayetine gelmiş. Nakşibendî halifele­rinden Sadeddin Kaşgarî Hazretlerinin zamanında oluyor. Kendisi de evladı Resulden, çok da insan irşat ediyor. İki tane de halifesi var. Muhammed Şemseddin-i Rucî Hazretleri ona gelmiş ve halifesi olmuş. Ama daha henüz tanımadan evvel arıyor, çok aramış, aramış, neticede Kaşgar Vilayetine gelmiş. Orada:

- Burada tarikat var mıdır? Meşayih var mıdır? diye sormuş.

Orada demişler:

3 Kaf 50:16


Tasavvuf Sohbetleri 4


97


- Cehrî zikir yaptıran Nurettin Havafî isimli bir zahir meşayihi var­
mış. Zikri de cehri yaptırıyormuş. Zahir meşayihi, zahir ilmiyle ilim
yapan; varlıktaymış. Daha da fazla böyle şatafatlı, şöhret, şan arayan,
isteyen birisi, gizlenmiyor.

Onun için bu tarikatların hepsi mahviyete düşemezler. Allah koru­sun! Ne olur düşemezlerse? Keramete ulaşırlar, keramet onları perde­ler, onlar zannederler ki kemalata ulaştılar. Halbuki insanlıkta kemalat mahviyette, keramette değil. Keramet bir gün varlık oluyor.

İşte bu zat, Nurettin Havafî Hazretlerinin zikrine gitmiş. O bakmış ki cehrî zikir yapıyorlar. Bir musiki var; yani hem seda var hem ha­reket var, başlarını çeviriyorlar, bağıraraktan zikir yapıyorlar. Hoşuna gitmemiş:

-  Başka yok mu daha? diye sormuş. Demişler:

-  İşte Nakşi halifelerinden fi lanca var.

Oraya gitmiş, hakikaten bakmış, orada bir kalabalık, bir izdiham, daha böyle fazla göze çarpan, görülen bilinen insan, cemaat orada. Kü­çük yerdeler, mahalle içerisinde, böyle çok aşikar olan bir yerde de­ğil. Bir mescitte, bir küçük mahalle mescidinde zikir yapıyorlar. İkindi vaktiymiş, ikindiden sonra (bizim hatmemiz var ya) hatme okuyorlar, böyle halka olmuşlar. Zikir yapıyorlar ama, ses yok, hareket yok. Tabi bunları da güzel seyretmiş. Çok taaccüp etmiş ve o aralık gönlünden Allah’a iltica ederek yalvarmış,

- Ya Rabbi külli şey’e kadirsin sen, demiş. “Her şeyi bilen, her şeye
kadirsin sen, ama oradakileri gördüm seni zikrediyorlar, bağırıyorlar,
çağırıyorlar. Ses ve hareket var orada, seni zikrediyorlar. Bunlar da seni
zikrediyor ama, burada ne ses var, ne hareket var. Bundaki esrar nedir
ya Rabbi? Onlar da seni zikrediyor, bunlar da!”, demiş.

Onlar da zikirden fariğ olmuşlar. Hatme-i Hâvace bitmiş, zikirleri bitmiş. Şeyh efendi bakmış ki, mescidin kapısından bir genç seyredi­yor. Buna ileri gel demiş ve şu ifadede bulunmuş (bu da tasavvuf kitabı Reşahat’ta yazılıdır). Hani o gönlünden niye bu böyle diyor? onlar da


98


Gülden Bülbüllere


bağırıyor çağırıyorlar, bunların zikri, burada katiyen hiç ses yok, bunun esrarı, sırrı nedir? diye düşünmüştü.

O veli onun gönlündekini şuğulleri söylüyor, diyor ki;

- Niye tereddüttesin? ve devam ediyor;

Şüphesiz nadânı âblâr kârıdır

Zikirde beyhude feryâd eylemek

Nahnu akrabu sırrın fehmetmeyüb

Hazırı, gaib gibi yâd eylemek

diyor. “Niye şuğullanıyorsun, tereddüt ediyorsun, taaccüp ediyor­sun?” Şüphe yok ki bilmeyenlerin kârı o.

Ama gerçi burada, haşa! bu tenkit değildir. Nakşibendî Efendimiz öyle demiş. Kendisi zahirde şeyhine, kalbini kalbine çok sadıkane bağ­lanmış. Hizmetini görürmüş, fakat zikrini yapmıyormuş. Şeyhi de ceh­ri zikir yaptırıyormuş. Tabi buna;

- Niye sen şeyh efendinin zikrinden çıkıyorsun, şeyh efendinin soh­
betini dinliyorsun da, zikir yaparken niye kaçıyorsun?

Diye tenkit ediyorlarmış, o hiç aldırış etmiyormuş. Baskı yapıyor­larmış. Eğer Nakşibendi Efendimizi şeyh efendisi Emir Külal Hazret­leri desteklemeseydi, içeriye de koymayacaklar. Zikrini yapmıyor ama, müritlerinin hepsinden çok yine onu seviyor. Ama müritler hazmede­miyorlar. Diyorlar ki:

- Sen ya gelme ve bizim şeyh efendimizin sohbetini dinleme! veya­
hut ta geliyorsan zikirden çıkıp gitme.

Nakşibendi Efendimiz mübarek ne diyor bunlara;

- Zikriniz haktır inkar etmem, ama sizin yaptığınız gibi yapmam.
Burada işte buyuruyor ki:

Şüphesiz nadânı âblâr kârıdır Şüphe yok ki, bu bilmeyenlerin karı. Neyi bilmiyorlar?


Tasavvuf Sohbetleri 4


99


Hani mesela, diyelim ki bir marangoz, doğramacı kaba iş yapıyor. Onda hem zahmet var, hem de patırtı, çatırtı, kütürtü var. Kâr üzerin­de, kâr işi, o da para kazanıyor.

Ama bir de kuyumcu var. Hiç onda ne ses var, ne patırtı var, ne kü-türtü var, ne kirlenme var, o da bir kâr yapıyor. Ama o doğramacı bilse zaten, kuyumculuk yapar, onu yapmaz ki.

Tarikat cümle haktır olma zağî Ki dört misbahı var birdir çerağı O misbahın on ikidir budağı Tarikatların hepsi haktır, inkar etmeyin, muhalefet etmeyin, ama Ki dört misbahı var birdir çerağı

Misbahtan mana: Dört halife “Hulefâ-i Raşidîn”. Misbah Arapça’da lambaya deniliyor.

Çerağdan mana ne?

Peygamber Efendimizin nur-ı nübüvveti, nübüvvetin nurudur.

Bu dört kimsenin vasıtasıyla nuru dağılmadı mı?

Dağıldı.

Evet! Ondan sonra Muhammed Şemseddin-i Rucî Hazretleri anlı­yor tabi. Zaten arıyor, ancak aradığını orda buluyor ve kendisini de ona teslim ediyor.

Demek ki burada Cenabı Hakk’ın bin bir ismiyle Allah zikredilir ve tarikatlarda değişmeler de bunlardan olmaktadır. Her tarikatın zikri de­ğişir. Ama hepsinin hülasası, neticesinde, hepsi dolanıyor, dolanıyorlar Lafza-i Celal’e geliyorlar.

Bizim tarikatımız da, böyle esma nuruyla, sıfat nuruyla dolaştırmaz­lar. Hemen doğrudan doğruya zat nuruna ki, çünkü :

Esma nuru isimlerden tecelli eder,

Sıfat nuru cisimlerden tecelli eder,

Ama Allah’ın zatının nuru, isimsiz, cisimsiz tecelli eder.


100


Gülden Bülbüllere


Onun için bu da ancak Evliyaullah’a muhabbetle olur. İşte onun için bizde rabıta önemlidir. Sair tarikatlar rabıtayı, azını da yapamıyor­lar, rabıtaya bu kadar önem, kıymet vermiyorlar. Ama;

Bizim tarikatımız rabıta tarikatı,

Bizim tarikatımız şeriat tarikatı,

Bizim tarikatımız hatme tarikatı

Bizim tarikatımız sohbet tarikatı,

Bakın bunlar, hepsi Allah’ın emirleridir.

Yani şöyle ki: Şeriat tarikatı demek, zahirde asla ve asla şeriatta kıl kadar bir noksanlığınız olmayacak.

Bu başka tarikatlarda oluyor mu?

Olmasa da öyle görünüyor. Mesela cehrî tarikatlarda bazen karışık zikir yaparlar. Bu tabi ki şer-i şerife muhalif görünüyor. Ama aslında muhalif değil, ama muhalif görünür. Neden muhalif oluyor? Hani bir insan için,

Neye baksan Hak gözüyle kıl nazar

Böyle bakan gözlere olmaz yasağ

Eğer madem ki cehrî tarikatlarda da bu vardır. Madem ki bunlar, nefi s yoluyla terakki ediyorlarsa, nefi slerini arındırıyorlarsa, nefi sleri arındıktan sonra, onlar artık her gördükleri bacı-gardaş birbirleriyle, asla onlarda kötü bir niyet olmaz, anlaşıldı mı?

İnsanın kız kardeşi kendisine mahrem olur mu? Annesi kendisine mahrem olur mu? Olmaz. Onlarda işte öyle, o sıfata ulaşıyorlar, şeh­vetleri ölüyor, onlarda şehvet kalmıyor. Küçüklerini gördükleri zaman evlat gibi, kızı gibi, yaş emsali kız kardeşi gibi, daha büyükler annesi gibi. Bunlar böyle bakıyorlar. Hep beraber böyle bakıyorlar.

Ama bizim tarikatımız şeriat tarikatı olduğu için, bunu men et­miştir, fi tneyi mucip olmasın. Nitekim de oluyor, değil mi oluyor? El bilir mi?


Tasavvuf Sohbetleri 4


101


Geçmeyenler bilmez çarhı çenberi

İçmeyenler bilmez âb-ı Kevseri

Ama bir de bunların, bir çok da tehlikesi var. Henüz daha o sıfat onda tecelli etmezse, yani bütün şehvetini öldürmezse, nefsani arzular­dan geçmezse, tabi ki o zaman günah da kazanıyorlar. Günahı kebair, günah da işliyorlar.

Tarikat cümle haktır olma zaği

Ki dört misbahı birdir çerağı

O misbahın on ikidir budağı

Burada on iki budaktan mana: On iki imam var, söyleniyor.

Dört misbahdan mana dört hulefa-i Raşidîn,

Çerağdan mana da Peygamber Efendimizin nuru, bunlardan tecelli etmiştir.

İşte onun için her tarikatın zikirleri değiştiği gibi, amelleri de deği­şebilir. Birinde olan bakarsın ki öbüründe başka türlü, öbüründe olan bakarsın ki öbürküsünde başka türlü, zikirleri de böyledir. Şimdi, on­larda mesela toplanırlar, işte toplantılarında cehrî zikir yaparlar.

Biz de toplanıyoruz, bizim hatmi hacemiz var, devamlı yapıyoruz. Bir de teveccühümüz var. Teveccüh tabi her zaman yapılmıyor. Herkes tarafından yapılmıyor. Bu da ayrı bir yetkidir. Kime verilmişse o yapar, herkes yapamaz.

Teveccüh büyük ameldir. Başka tarikatlarda teveccüh yoktur, bizim tarikatımızda var. Ama öyle bir büyük amel ki bu teveccüh, bakın, ha­kikaten bir teveccühte müridin kalbine zikir tohumu ekilir. Yani ölü kalpler teveccühte diriliyor. Kelamı kibarlar haktır. Kelamı kibarlara inanmak lazım.

Teveccüh olunca kalb-i ihvana Mürde kalplerimiz geliyor cana

Yani teveccüh olunca ihvanların kalbine, onların ölü kalpleri di-riliyor.


102


Gülden Bülbüllere


Murg-ı canlar başlar ah u fi gana

Murgı can da nedir? Can ruhtur.

Ruhlar ağlamaya başlar. Niye ağlıyor ruhlar?

Ruh uyanıyor o zaman, ayılıyor, uyanıyor gafl etten, gafl etinden kurtuluyor. Çünkü bak, bir kelam daha var;

Uyan gafl et meyinden kalk bu derdin çâresine bak

Kemendi boğazına tak ara bul kâmil insânı

Demek ki insanlar; kamil insanı tanımayanlar, meşayihi tanımayan­lar, gafi l oluyorlar. Bu hususta çok kelamlar vardır.

Eğer himmet erişmezse sana bir şeyh-i kamilden

Adûlar yıktılar seddi ne yatarsın gafi l insan

İşte Cenabı Hak, “Öyle bir ağızla dua edin ki, günah işlememiş olsun” buyuruyor.

Bak burada da demek ki, bu günahı işlemeyen ağız kim?

Günah işlemeyen ağız, şüphe yok ki, inancımıza göre evliyaullahtır. Çünkü evliyaullah varis-i enbiyadır. Allah’a kulluk yapan nebilerden sonra velilerdir. Sadakatle kulluğunu yapanlardır. Sadık demek, Cenabı Hakk’a sadakatle kulluk yapandır. Peygamber Efendimiz, Sıddık-ı Ek-ber Efendimiz hakkında neler buyurmuş, ne emirleri var? Cenabı Hak, Sıddık-ı Ekber Efendimizi övüyor, methediyor meleklere, sadakatini methediyor.

Cenabı Hak “Sadıklarla beraber olun4” buyuruyor.

Sadıklar kimlerdir? Sadıklar velilerdir.

Ama sadık olun değil, sadıklarla olun, buyruluyor.

Sadık olun emri olsaydı, meşayih araya girmezdi. Meşayihe ihtiyaç olmazdı. Herkes kendisini sadık ederdi. Fakat sadıklarla olun demiş: Demek ki burada muhakkak bir meşayiha ihtiyaç var.

4 Tevbe 9:119


Tasavvuf Sohbetleri 4


103


Zaten öyle değil mi? Bütün tasavvuf kitaplarını Allah’a şükür, oku­muşsunuz veya dinlemişsiniz, bütün bu kadar güruh-ı evliyayı düşüne­cek olursak, bunların hiçbir tanesi rabıtasız, meşayihsiz olabilmişler mi? Hiçbir tanesi mürebbisiz yetişebilmişler mi?

Mürebbi demek, üstat, manevi üstattır. Üstatlığı ruha yapıyor. Ruha öğretiyor, ruhu yetiştiriyor.

Bu da Peygamber efendimizin emri değil mi ki?: “benim mürebbim Rabbim, Rabbim beni terbiye etti5”.

Şimdi kelamı kibarda şöyle geçer:

Özün bir pîre teslim et mudâvim ol kapısında

Meşâyihden murâd şâhım mürebbî kâmil olmaktır

Kendini bir pire teslim et, pirden mana yine meşayihtir, evliyaul-lahtır. Sen kendini ona teslim et diyor, onun kapısında bekle, ama si­lahlı olarak bekleyecek değilsin. Fakat ona inanacaksın, onu seveceksin, onun tarikatının hizmetlerini canla başla yapacaksın. Beklemek demek budur.

Meşayihi tanımaktan bilmekten, onun kapısına gitmekten ve onun kapısını beklemekten maksat neymiş? gaye neymiş?

O, mürebbi, yetiştiricidir. Seni yetiştiriyor, öyle değil mi?

Zaten zahirde herhangi bir sanatkar veya herhangi bir talebe, ilim tahsil eden bir talebe; hocası vardır, medresesi vardır. Hocaya, med­reseye gitmeden, mektebe gitmeden ilim tahsil edebilir mi? edemez. Herhangi bir sanatkar, bir ustaya çırak olmazsa örnek görmese bir usta olabilir, yetişebilir mi? Yetişemez.

Öyleyse bu ruhun da, senin ruhun, ustasız olur mu?

Peygamber efendimiz “benim mürebbim Rabbim, beni Rabbim terbiye etti” diyor. Çünkü bu da Peygamber efendimizin kemalatıdır.

Kemalat, bunu zaten aşikar ediyor. Tıfıl olduğu halde, annesinden dünyaya geldiğinde, hiçbir şeyden haberi yok iken bak, ümmetini, da-

5 Tırmizi Menakil 1 Müsned 4.Bab S.66


104


Gülden Bülbüllere


ima ümmetini diliyordu. Daha Cenabı Hak kitap göndermeden, öyle bir kuvvet gelmeden bütün kendinde olan duygular, kitabın ta kendisi, kitapta emredilen hisler ona geldi.

O bilgileri nereden almıştı?

Mektep medrese görmedi, zaten yetim büyüdü, okuması yazması da yok. O bilgileri nereden almıştı?

İşte onu, Cenabı Hak onun ruhuna, o bilgileri ruhuna vermiş, o bilgileri ruhuna öğretmiş.

Peygamber efendimiz zaten buyurmuyor mu ki: “evvel benim ruhu­mu halk etti, evvel benim nurumu halk etti, evvel benim aklımı halk etti”

Öyleyse burada şimdi, Sıddık-ı Ekber efendimizin ruhunu da Pey­gamber efendimiz terbiye etmiş. Her ne kadar Sıddık-ı Ekber efen­dimiz zahirde ona arkadaşlık etmiş ve bütün canını malını ona feda etmiş. Ama Peygamber efendimiz de onun ruhuna yapmış, ne yapmış­sa. Bunu da aşikar etmiş. Aşikar ettiği şu: “Rabbim benim göğsüme, kalbime ne doldurduysa, ben onu yâr-ı gârım Ebu Bekir’in göğsüne aktardım” buyuruyor.

Rabbisi onun göğsüne ne doldurmuştu?

İşte Cenabı Hak’taki ilmi ezelide peygamberin ruhuna öğretmiş ol­duğu iltifat.

Cenabı Hak Peygamber efendimizin ruhunu, bizatihi zatının kar­şısına almış, ona bin sene ilim tahsil ettirmiş, bin sene okutmuş. İşte onda o kemalat, o ilim, o bilim sahibi olmuş.

Her ne kadar zahirde nübüvveti var. Cebrail (as) geldi vahiy getirdi başka. Cenabı Hak öyle buyuruyor “Biz insanları cinleri halk ettik ki bizi mabut bilsinler6”. Allah’ın bilinmesi için Kur’ânı Azimüşşan geldi ve onu melek getirdi.

6 Zariyat 51:56


Tasavvuf Sohbetleri 4


105


Amentünün şartları var: Allah’a inanmak, meleklere inanmak, kitap­lara inanmak, resullere inanmak, “ve bil kaderi hayrihi ve şerrihi” hayrın şerrin Allah’tan olduğuna inanmak ve öldükten sonra dirilmeye inanmak. Bu altı şarta insan inanmazsa bir tanesi eksik olsa iman etmiş olamıyor. O insanın imanı tam olmuyor. Demek ki altı şarta inanmak var.

Niye böyle meleklere iman evvel geçiyor?

“Amentü billahi ve melâiketihi ve kütubihi ve resûlihi”.

Çünkü, Allah’a inanmak, meleğe inanmak, ki melek vahiy getirdi, kitabı getirdi. Tabi bu zahir şeriata göre.

Kime geldi? Peygamberlere geldi.

“ Ve bil kaderi hayrihi ve şerrihi”; Bu da hayrı şerri Allah halk eder. Halk etmezse bir şey meydana gelmez. Halk eden Allah’tır.

Ama burada yanlış anlaşılmasın. Bizim için de hayır ve şer vardır. Hayır ve şerle karşılaşırız. Hayır ve şer bizden de doğar. Biz hayrı ve şerri icraat da ederiz. Bizim hayrı ve şerri icraatımızdan mesulüz. Ama karşılaşmış olduğumuz şerden mesul değiliz. Aslında ondan da mesul olacağız.

Şimdi eğer sen şerle karşılaştıysan ve o şerri de Allah’tan bildiysen, orada da senin imanın, inancın neticesi, Cenabı Hak, sana bir iltifat edecek, bir ikramda bulunacaktır.

Ama eğer sen kendin şer işlersen, ona Allah’ın rızası yoktur. Şerle karşılaştığınız zaman bunu Allah’tan bileceksin. Hayırla karşılaştığın zaman yine Allah’tan bileceksin. Burada aslında hayır ve şer denilince, kötü insanlarla veya iyi insanlarla karşılaştın, o değildir.

Aslında burada “ve bil kaderi hayrihi ve şerrihi” denilince sana gelen hastalık da dahildir, sana gelen fakirlik de içerisinde dahildir, sana in­sanlardan gelen eziyet, hürmetsizlik, itaatsızlık, zahmet de dahildir. İşte Cenabı Hak’tan gelen iptila, hastalıkla gelir, fakirlikle gelir, zilletle gelir. Bunlar işte “ve bil kaderi hayrihi ve şerrihi” emri fermanına dahildir, bunun içerisindedir.


106


Gülden Bülbüllere


Ama sen iradenle şerri istemeyeceksin buna Cenabı Hakk’ın rızası yoktur.

Allah korusun şimdi zamanımızda bazı cebriye mezhebine geçen­ler var ki, cebriye mezhebinde iradeyi kaldırıyorlar. Haşa estağfurullah şerri de işliyorlar, Allah işletti diyorlar. O insanlar masum mu? onlar günahkar olmuyor mu?

Fakat masum olan kalptir. Masum olan ruhtur. Ceset masum değil, ceset mükelleftir. 15 yaşından sonra ceset mükelleftir. Yalnız masum olan kalptir.

Ama, nereden anlayacağız bunu? İnsanlar kalbine gelen bir kötü şeyi yapmadıktan sonra günah oluyor mu? Olmuyor. Ama Cenabı Hak o kadar merhametli ki, iyi bir kimsenin iyi bir niyeti var, bir amel işle­yecek, bir hayır işleyecek, fırsat bulamıyor. Ama niyeti halis işleyecek ama fırsat bulamadı. İşte Allah ona ecir veriyor. Ama kötü niyetli bir kimseye, kötü bir niyeti yapmadıktan sonra bir günah yazılmıyor, gü­nahkar olmuyor. Ama tabi ki kötü bir niyetli bir insan, onunda kalbi temiz değil, pis, tabii pis. Onun için;

Hey tahâretten habersiz râbıta bilmez hasîs

Nefha-i âdem deminden cümle deryâ “Hû” çeker

Bir talip cismi ile şeriatta, ruhu ile tarikatta olacak.

Cismi ile şeriatta; şeriatta hiçbir eksik olmayacak.

Ruhu ile tarikatta; ta ki ruhunu terakki ettirecek.

Ne ile terakki ettirecek?

Allah’ı unutmamakla, Allah’ı zikretmekle terakki ettirecek.

Bir talip ne ile terakki ediyor?

Zikir, fi kir, şükür ile terakki ediyor.

Şükür nimetini arttırıyor. Şükürle terakki etmek budur. Şükür ni­metini arttırıyor. Cenabı Hak bir kuluna vermiş olduğu nimetin, kıy-


Tasavvuf Sohbetleri 4


107


metini bilirse “ben onun nimetini yükseltirim, artırırım7” buyuruyor.

Burada nimet çoktur ama bizim için en büyük nimet nedir?

Bizim için en büyük nimet Allah bize bir mürşit, tarikat nasip et­miş. Cenabı Hak bize meşayihi sevdirmiş, velilerini sevdirmiş. Bizim için en büyük nimet budur. Niçin?

Şeyhim benim sultan imiş

Haktan bize ihsan imiş

Can derdine derman imiş

Görün beni aşk n’eyledi

Ahiri derviş eyledi

Dervişten mana nedir?

Dervişten mana: her şeyden geçmiş, kalbinden her şeyi atmış, onun gönlünde Allah’tan başka bir şey yoktur.

Ama bunu insanlar, tarikatsız, mürşitsiz elde edemezler. İllaki onun kalbinde bir mürşit sevgisi olacak. İllaki kalbinde Allah, resulullah sev­gisi olacak. Zaten Allah sevgisi, resulullah sevgisi, meşayıh sevgisi hiç değişmez. Çünkü niçin?

Bu da Cenabı Hakk’ın bir iltifatı, insanlara bir ihsanıdır. Cenabı Hak buyurmuyor mu: “habibim seni seven beni sever, seni sevmeyen beni sevemez8”. Peygamber efendimiz “benim ümmetimin velileri, ule­ması benim varislerimdir9” buyurmuş.

Fakat burada ulema ikiye ayrılıyor: zahir ulema, batın ulema. Zahir ulema: şeriat memurları.

Ama batın ulema: tarikat amirleri, tarikat memurları. Tarikat memurları ise onlar ruhlara amirlik yapıyorlar. Şeriat amir-7 İbrahim 14:7

8  Al-i İmran 3:31

9  Camiu’s Sağir 1/384


108


Gülden Bülbüllere


leri ise, zahirde cisimlere amirlik yapıyorlar. Cisme, nefse yani onlar ne veriyorlarsa veriyorlar, ne üretiyorlarsa üretiyorlar.

Ama tarikat meşayihi ruhadır. Meşayihin iki yolu vardır. O da: Za­hir ilmi, batın ilmi. Birleşenlere ne diyorlar?

Zülcenaheyn çift kanatlı diyorlar.

Mesela bunlardan İmam-ı Rabbani hazretleri, Necmeddin-i Kübra hazretleri, İmam Gazali hazretleri, İmam-ı Azam hazretleri, ondan sonra daha başka çok sayılamayacak kadar. Nakşibendi efendimiz, Abdulkadir Geylani efendimiz, hep, ne bunlar? Zülcenaheyn bunlar çift kanatlı. Hem zahir ilmini bitirmişler, alim olmuşlar. Ondan sonra tasavvuf ilmine girmişler, bir meşayih vasıtasıyla, bir meşayihin dua-sıyla, himmetiyle onlar, ruhların