Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz.

Bizi zem eyleyene rahmet eyle.

MEB. OKUL
NAMAZ VAKİTLERİ - TASAVVUF
Altın Hesaplama

GÜLDEN BÜLBÜLLERE 4

Gülden

Bülbüllere


Tasavvuf

Sohbetleri 4


 

Derleyen

Mehmet Ali Demirci


 

Dizgi-Kapak : AR Tasarım Baskı Yılı ve Yeri : 2008, Ankara

ISBN 978-9944-0746-0-5


 Takdim

Bu eser, Gönüller Sultanı Abdurrahim Reyhan (Erzincanî) Efendimiz Hazretlerinin, ihvan meclislerinde ikram bu­yurduğu mübarek sohbetlerinin aslına uygun şekilde yazılı hale getirilmesiyle ortaya çıkmıştır.

Çeşitli zaman ve mekanlarda yapılmış olan bazı sohbetler geniş bir arşiv içerisinden derlenebilmiştir. Gülden Bülbüllere 4’ün her­kese hitap etmesinde kolaylık sağlaması için dipnotlarla kaynaklar verilmiştir.

Noksanlarımızı tamam eyleyeceklerini umut eder, dualarınızı bekleriz.

Derleyenler Adına,

Mehmet Ali Demirci

Ocak 2008

İçindekiler

Ne Olursan Ol Yine Gel

23.03.1989 ..............................................................................................  1

Aşkım Bana Oldu Burâk

08.02.1990 ............................................................................................  33

Bizdeki Riyazet Ayıklıktır

30. 12.1990, Tepecik ..........................................................................  47

Gam Gelmez Dememişler, Gam Eğlenmez Demişler

Adana,1990 ..........................................................................................  65

Bizim Tarikatımızda Aşk ve Muhabbetle Terakki Ediliyor

Kayseri, 1990 .......................................................................................  93

Sermaye Bu Yolda Heman, Teslim Olup Şeyh’e İnan

18.08.1989, Hanımlara Sohbet ......................................................  109

Her Kim Ki Allah İçin Alçalırsa Allah Onu Yükseltir

30.01.1984, Konya ...........................................................................  153

Nimetinin Sonuna Kadar Gitse de Yine Rabıtasını Bırakmıyor

1985, Erzincan ...................................................................................  181

Ruhun Te k Bir İsteği Var, Allah’tan Ayrılmış Allah’a Ulaşmak İster

10.12.1986, Konya ...........................................................................  201

Meşayihimize Makbul Olanı Güzel Ahlak Sahibi Olmamız

21.06.1992, İncek .............................................................................  213

Evliyaullah Allah’tan Gayrı Değil, Allah’a Bir Aynadır

19.07.1993, Konya ...........................................................................  231

Seni Katre İken Umman Eder Şeyh

15.03.1995, Almanya ......................................................................  257

Gelen Gün Geçen Günün Devamıdır

18.07.1997, Erzincan .......................................................................  283

Doğuştan Kabire Kadar İlim Tahsil Ediniz

Ağustos 1997, Çankırı .....................................................................  311

Dipnot Listesi ..................................................................................................  335


 

Ne Olursan Ol Yine Gel

23.03.1989

Nimetimiz çok büyük, Hazreti Habibinin hürmetine, Allah bize varis-i enbiya olan velilerle kendisini tanıtmıştır.

Böyle buyuruyor büyüklerimiz:

“Nimet olur mu bundan ziyade”

Onun için kıymetini bilelim de Allah artırsın.

Allah nimetimizi artırırsa, büyütürse ne olur?

Büyütür, büyütür, büyütür ahirinde cemalini bize gösterir, Cema-lullahını gösterir, çünkü Cemalullah da haktır.

Ruyetullah haktır, ruyetullahı inkar eden bir mezhep vardı; bu mez­hep de gitti, batıl oldu. Zaten Cenabı Hak:

“Biz bir gizli hazine idik aşikar olmamız için insanları halk ettik1

ayeti celilesinde:

“Biz ins ve cinni halk ettik ki bizi mabut bilsinler2

Evet, buyurmasında:

“Biz bir gizli hazineydik insanları halk ettik ki aşikâr olalım”

Şimdi Allah bizi Müslüman olarak halk etmiş, eğer inancımızı ya­şarsak, Cenabı Hak bize cemalini göstermeyi vaat etmiştir.

İnancımız nedir?...

Şeriatımızı, tarikatımızı yaşarsak hakikate ulaşırız.

Hakikatimiz ruhumuzdur. Ruhumuz Allah’tan gelmiştir, Allah’a ulaşır.

1    Fususül Hikem Trc. C.1 S.43

2    Zariyat 51:56


2


Gülden Bülbüllere


Kelamı kibarda :

Himmet-i evliyâ bize yâr iken

Yani evliyanın himmeti bize yâr olursa, bize yardım ederse ki onla­rın cümlesi âlidir.

Himmet-i evliyâ bize yâr iken

Şâh-ı Nakşibendî ser-hünkâr iken

Seyyid Tâhâ, Sıbgatullah var iken

“Gâbe gavseyn”e dek seyrânımız var

Gâbe gavseyn; “Gâbe gavseyni ev edna3” ayeti kerimesinde Cenabı Hakk’ın Habibine vermiş olduğu makamdır. Cenabı Hak diyor ki:

“Habibim sen bana o kadar yaklaştın ki, iki kaşın yaklaştığı kadar yaklaştın.”

Tabiî ki, insan ne kadar yükselse de Peygamber efendimizin maka­mına ulaşamaz, ama oraya kadar çıkarmış yani gidebilirmiş.

Gidilirse peygamber mi olunurmuş? Hayır.

Peygamber olmaz ama varis-i enbiya olur.

Varis-i Enbiya, Peygamber efendimizin vekilidir.

Bunlar ruh-ı musaff âdır ki “Cemü’l-Cem” e varmışlar

Cemî’den farka gelmişler vekîl-i Mustafâ’dır pîr

Şimdi ne zaman olur?

Bunlar ruhu musaff âdır, yani evliyaullah ruhu.

Ruh-ı Musaff a dan mana onlar safi ye makamına ulaşmışlar.

Safi ye makamından mana artık Allah’tan başka her şeyden soğu­muşlar, her şeyden geçmişler, her şeyden kurtulmuşlar.

Sade bir dost-bir post kalmışlar.

Dost Allah, post da cesetleri, vücutları.

3 Necm 53:9


Tasavvuf Sohbetleri 4


3


Dostu postun üzerine oturtmuşlar.

Ruhunu makamına ulaştıran insanlar ne olur?Varis-i enbiya olur.

Bunlar rûh-ı musaff âdır ki “Cemü’l-Cem” e varmışlar

Cemî’den farka gelmişler vekîl-i Mustafâ’dır pîr

Diyor.

Öncelikle bir insan tasavvufta, tarikatta önce fenafi şşeyh olur. Ama tasavvufa girmeyen bu nimetlere mazhar olamıyor. Tasavvufa girme­yen, tarikata girmeyen ancak terki dünya oluyor, bu kadar.

Yani dünyadan kurtarır, dünyadan geçer, ehli ukba olur.

Cenneti kazanır tabi.

Ahireti kazanır.

Ahiret hakdır.

“Vel ba’su ba’del mevt4

Ahirete inanmak imandandır değil mi? Ama dünya batıldır.

İnsanlar terki dünya olurlar. Ehli ahiret-ehli ukba olurlar.

Ama insanlar için de terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i terk var diyor.

Terk-i dünya olabilirler, ehli ukba olabilirler. Fakat, terk-i ukba ola­mazlar, terk-i terk de olamazlar.

Bunlar dünyayı terk etti, ahireti terk etti, bunları terk ettiğini de terk ediyor.

Tabi bu pek anlaşılan bir şey değil, bunu ancak yaşayan bilir.

Onun için burada, tarikatta, insanlar ne oluyor?

Fenafi şşeyh oluyor, fenafi rresul oluyor, fenafi llah olunca cemü’l-cem oluyorlar.

Fakat oradan da geçiyorlar.

Fenafi llah’tan da geçince bu sefer tekrar halka dönüyorlar.

4 Fatir 35:9


4


Gülden Bülbüllere


Hakka varıyorlar, halka dönüyorlar.

Halka dönüşlerinde haktan irtibatları kesilmiyor.

Bunlar halk ile hak arasında irtibatlılar ki, evliyaullahın zahiri halk ile, öyle değil mi?

Zahirde bir cismi var, cesedi var, beşeriyeti var, bunlar beşerdir.

Evliyaullah da bizim gibi insandır sosyaldir.

Nazariyet sınıfl arı var, yemesi var, içmesi var, uykusu var, ondan sonra hastalanması var, yorulması var, iş buyrulması var, bunlar var.

Ama işte bunların zahiri halk ile batını Hak iledir.

O zaman ne yapar evliyaullah?

“Cemi’den fark’a gelmişler.”

Yani burada bir cem var, bir de fark var. Bak bir kelamı kibar vardır:

Künh-i Zât’ı kimse bilmez bu yola etme heves

Lâl olur dil bu arada bil ki katl olur nefes

Sen mukayyed Zât-ı Mutlak’tan sakın eyleme bahs

Cem’i Fark’ı anlamaktır bu muammâdan garaz

İnsanlar ancak cem’i fark’ı anlamasında; fark’tan söz var, fark’tan mi­sal var. Cem’den söz yok, cem’den bahis yoktur.

Halktan var. Halk ne? Halk halkiyattır.

Cem Allah’ın zatıdır. Bundan söz yok.

Orada insanlar Cem’ül-Cem olunca, bir defa Allah’ta yok oluyorlar.

Buna ne deniyor?

Fenafi llah.

Ondan sonra tekrar oradan geçtikten sonra yine fark’a geliyorlar.

Cem’den geçip fark’a geliyorlar, ama oraya bir irtibat sağlıyor.

O zaman cem’den fark’a dönenin iki ciheti var.


Tasavvuf Sohbetleri 4


5


Zahiri halk halk ile, batını hak hak ile, onu ifade ediyor;

Bular rûh-ı musaff âdır ki “Cemü’l-Cem” e varmışlar “Cemî’den farka gelmişler vekîl-i Mustafâ’dır pîr”

O zaman bunlar ne oluyorlar?

Bunlar işte, Hâlik ile mahlûkun arasında, bir vasıta oluyorlar.

Ki mahlûk denince, işte halktır; halk denince insanlar.

Evet bütün mahlûklar Allah’a gitmiyorlar.

Bak bütün mahlûklar yok oluyorlar öldükten, sonra bir daha var olmuyorlar.

Ama insanlar böyle değil.

İnsanların Allah’a gidişi var, Allah’tan gelip Allah’a gidişi var.

İnsanların ruhu Allah’ tan geldi, Allah’a gidecektir.

Onun için insanlar ölünce cesedi toprak oluyor ama ruhu yok ol­muyor.

Ama Cenabı Hak kula, o ruha, bir ceset halk edecek.

Kıyamet olunca insanlar, “vel ba’su ba’del mevt“

Öldükten sonra dirilecek.

O dirilmede Cenabı Hak o ruha bir ceset halk edecek, fakat o cese­di, O ruh bu dünyada kazanıyor, yani dünya âleminde kazanıyor.

Eğer O ruh bir güzel ceset kazanmışsa, o ruha, güzel bir ceset halk edecek Cenabı Hak, o güzel cesetle ruh gidip cennette sefasını sürecek.

Eğer güzel bir ceset kazanmamışsa, çirkin bir cisimle gitmişse, yine Cenabı Hak o çirkin cisimle, cesetle kaldıracak, o ruh o çirkin cesetle gidip cehennemde azabını görecek.

İşte buna ne diyorlar? Hayvani sıfat.

Niye insan hayvani sıfatta kalıyor?


6


Gülden Bülbüllere


Eğer insan, Allah’ı kitabı tanımazsa, Kur’an’a tabi olmazsa, gökten gelen, Cenabı Hak’tan gelen semavi kitaplara inanmazsa, hayvani sıfat­ta kalıyor. Fakat kitaplara inanmak var ama, ameli yok. Ancak Kur’anı Kerim’le amel işlenir.

Kur’anı Kerim haktır. Hangi kitap ile amel eden batıldır?

Mesela; İncil var, Tevrat var, Zebur var, büyük kitaplar...

Fakat bunlardan başka bir de suhufl ar gelmiş. Suhufl arın hükmü kalkmış geçmiş gitmiş.

Diğer semavi kitapların da hükmü geçmiş, ancak şimdi hangisinin hükmü var? Kur’anı Kerimin hükmü var.

Kur’anı Kerimin hükmüne tabi olmayan, sünnetlere tabi olmayan, hayvani sıfatta kalıyor. Bir defa Cenabı Hak buyuruyor ki:

“Kulum bana itaat ederse ben onu yed-i kudretimle muhafaza ederim”

İtaat Kur’anadır. Kur’an: Cenabı Hakkın emirleridir .

Fakat bir de buyuruyor ki;

“Habibim, bana itaat eden sana tabi olsun, sana tabi olmayan bana itaat etmez, bana itaat etmiş değildir.5

Demek ki :

Burada Şeriat ne? İslam ne?

Ondan sonra Tarikat ne? Hakikat ne? Marifet ne?

Bunların hepsi kitap ve sünnetle kaimdir.

Ama kitabın, sünnetin, şeriatın anlayışı başka, tarikatın anlayışı baş­ka, hakikati kazananların anlayışı başkadır.

Kitap, Kur’anı Kerim değil mi? Ayet-i kerime değil mi?

Fakat Kur’anı Kerimin zahir manası var, batın manası var, bir de hakikat manası var. Hakikat manası batne manasıdır.

5 Nisa 4:80


Tasavvuf Sohbetleri 4


7


Zahir manası, batın manası, batne manası...

Zahir manasını ulema biliyor, batın manasını meşayih biliyor, bat-ne manasını nebiler biliyor. Cenabı Hak Nebilere bildirmiş. Nebiler biliyor.

Onun için burada:

Himmet-i evliyâ bize yâr iken

Şâh-ı Nakşibendî ser-hünkâr iken

Yani hünkar demek baş demek, padişah demek. Ser’i hareketli, canlı ve güçlü demektir.

Seyyid Tâhâ Sıbgatullah var iken

“Gâbe Gavseyn”e dek seyrânımız var

Açık yani, Gâbe Gavseyn’e dek yol açıktır, gidebiliyorsan git.

Gidilir mi? Gidilir.

Evliyaullah’tan 5 tanesi o makama ulaşmış, Gâbe Gavseyn makamı­na ulaşmış.

Kim bunlar?

Mansur Hazretleri, Muhyiddin-i Arabî Hazretleri, Bayezid-i Bista-mi Hazretleri, Nakşibendi Efendimiz Hazretleri, bir de Necmettin-i Kübra Hazretleri.

Fakat o dört tanesini o makamdan aşağıya indirilmişler. İdare ede­memişler orayı.

Mesela diyelim ki bir kaymakamı vali etmişler, valiliğe tayin etmiş­ler, valiliği idare edememiş, demiş ki ben burayı idare edemiyorum, inmiş aşağı, kaymakamlığa.

Misal yani… Hâşâ…

Bunlar idare edememişler o makamı, inmişler aşağıya, ama Nakşibendî Efendimiz idare etmiş ve o makamda kalmış. Reis-i Evliya seçilmiştir.


8


Gülden Bülbüllere


Mansur’un “Ene-l Hak” demesi, indirmiş onu makamdan aşağı, idare edememiş.

Muhittin-i Arabî Hazretlerinin yine o sözü…

Bayezid-i Bistami Hazretlerinin o sözü;

Fi cübbet-i masivallah

Demiş.

Halbuki aslında makamlarından terfi etmemişler.

Yani velayetinden yüksek bir makamı idare edememişler, oradan in­mişler velayete, velayet makamında kalmışlar.

Yani tenzil etmemişler.

Ama Nakşibendî Efendimiz o makamda kalmıştır. Onun için reis-i evliya seçilmiş.

Bakın Nakşibendî Efendimiz buyuruyor ki:

- Eğer arz üzerinde, bütün dünya üzerinde, Havace Abdulhalik ev­latlarından (manevi evlatlarından diye açıklıyor) bir tane bulunsaydı Mansur’u oradan geçirirdi, astırmazdı.

Ama bu manevi evlatları kim?

Kendisi ve kendisinin yetiştirdiklerinden bahis ediyor.

Hakikaten böyledir.

Nakşibendî Efendimiz zuhur ettikten sonra, onun şöhreti dünyaya yayıldıktan sonra, daha kimsede o hal tecelli etmemiştir.

Edenler olmuşsa da geçmişler, ısrar etmemişler, yok dememişler.

Evet, onun için bak:

Tarîkimiz Tarîk-ı Nakşibendî

Kamu ehl-i tarîkin ser-bülendi

Kolumuz Hâlidî’dir dil-pesendî

Girenler hâb-ı gafl etten uyandı


Tasavvuf Sohbetleri 4


9


Bizde böyle, bir de buyuruyor ki;

Tarîk-i Nakşibendî Hak yoludur

Ana dâhil olan cümle velîdir

Ama yeter ki, oraya dahil olduktan sonra orada sebat etsin ve tarika­tının, meşayihinin şerefi ni muhafaza etsin.

Bu şarttır. Eğer bu olmazsa o zaman da bak buyuruyor ki;

Kabiliyet bizde olmazsa meşayih neylesin

İster ise mürşidi olsun Muhammed hazreti Bu kelamı aynı adam (Salih Baba) her ikisini de aynı adam söylüyor. Ama bunu söyleyen kim? İşte kendisi mi söylüyor? Ona rabıtası söylüyor. Çünkü çok kelamlarında ifade ediyor. Kendinin söylemediğini ifade ediyor. Zaten öyle, bir de buyuruyor ki bak:

Hazreti pirim elinden dest edeli Salihâ

Salihâ dan mana Salih. Diyor ki her kim ki kâmil mükemmil meşa-yihin elinden dest (el) tutarsa;

Hazreti pirim elinden dest edeli Salihâ

“Mûtû kable entemûtû” ile tebşîr olmuşum

Ne demek” Mûtû kable entemûtû6”?

Hadisi Kutsi…

Cenabı Hak buyuruyor ki;

“Ölmeden evvel ölün.”

Ölmeden evvel ölürse bir insan, onun kabiri, kıyameti, havfi , nef’ii suali, hesabı, her şeyi bitiyor.

6 Ömer Dağıstani Fetvalar S.149


10


Gülden Bülbüllere


Daha öbür ölüme kalmıyor. Öyle bak:

Kabre girip haşre varıp hem sırâtı geçmeden

Kevser-i Haydar’dan içip kanmayan derviş midir Buyuruyor.

Onun için Allah’a şükür elhamdülillah; Fırsatı ganimet bil buyururlar ya. Büyüklerin kelamı.

Her geceyi kadir bil

Her gördüğün Hızır bil

Fırsatı ganimet bil Kimin bu kelamlar? Marifetname’de İbrahim Hakkı Hazretlerine ait,

Her geceyi kadir bil

Her gördüğün Hızır bil

Fırsatı ganimet bil

Bunlardan mana anlam şudur ki: yani her geceyi sen, gafl etle geçir­me, hep kadir gecesi gibi ihya et.

Her gördüğün Hızır bil

Bundan da mana diyoruz: Herkesi kendinden üstün gör ve herkesin aşağısı olarak kendini herkesten aşağı gör. Bu tevazudur.

Cenabı Hak tevazu ehlini meth ediyor. Peygamber efendimiz meth ediyor.

Cenabı Hak tevazu ehlini nasıl meth ediyor? Cenabı Hak

“Her kim ki Allah için alçalırsa biz onu yükseltiriz7”,

7 Hikmet Goncaları Trc. (500 Hadis Şerif) 397


Tasavvuf Sohbetleri 4


11


buyuruyor.

Bir de buyuruluyor ki;

Tevazuu feth eder fettah babını Fettah babını, yani açılacak kapıları tevazu açarmış.

Her gördüğünü Hızır bil

“Hızır bil” demekten maksat yani tevazu et, tevazu ehli ol, kim olur­sa olsun herkesi kendinden üstün gör.

Ki bildin Fâil-i Mutlak kamusu Alemi-i Hallâk

Kamuya yek nazarla bak deme bu yahşi bu yaman Bir böyle buyuruyor. Bir de buyuruyor ki;

Dil uzatma kâinâtın Hâlik’ı hep bir durur

Kimseyi hor görme dâim sendeki noksâna bak

Tarikatı anlayıp yaşayacaksak, bu böyledir. Tevazu ehli olacağız, bir de geceleri gafl ette geçirmeyeceğiz.

Bir kelamı kibar daha var:

Bir seherde murg-ı cânım uyandı

Tarikat ehli sahur vakti, yani imsak atıyor, bu imsak vakti onların üzerine atmamış, yani hep imsakte ayık olmuşlar.

Teheccüd namazı kılmışlar, derslerini yapmışlar. Ama şimdi kolay­laştırmışlar, teheccüd namazını vaktinden evvel kıldırıyorlar.

Ama yine de her ne kadar bunu kolaylaştırmışlarsa da, teheccüd namazını vaktinden evvel kıl diyorlarsa da, kalkıp kılmak daha eftâldir. Kalkabiliyorsan kalk da kıl, daha eftâl (faziletli).

Yok, kalkıp kılamıyorsan, o zaman kıl yat.

Evet,


12


Gülden Bülbüllere


Fırsatı ganimet bil

Ganimet nedir? Bolluktur. Ganimet insanlara bolluktur.

İnsanlar her şeyin bol olmasını ister.

Ama bolluk da neymiş? Ganimette neymiş?

Fırsatmış.

Bu fırsat da neymiş?

Bu fırsat da dünyaya bir defa gelmişiz, gençlikten bir defa geçmişiz.

İnsan dünyaya bir sefer gelir, gençlikten de bir defa geçiyor, ne bu­lursa gençlikte buluyor, ne kazanırsa gençlikte kazanıyor.

Çünkü yaşlandıktan sonra zaten daha onu dünya bırakıyor.

Ama dünya onu bırakmadan o dünyayı bırakabiliyor mu?

Çünkü gençlere dünya âşık, talep gençleredir. Ama ihtiyarlardan nefret etmiş, sevmiyor ihtiyarları.

Gençleri çok seviyor. Ama işte o dünya, sana âşıkken, seni seviyor-ken cilvesi ile cilası ile seni kandıracakken kanmazsan, sen onu sev­mezsen eğer; o zaman ne buluyorsan buluyorsun, ne kazanıyorsan onu kazanıyorsun.

Bak Peygamber efendimiz ne buyuruyor?

“Size 5 şey gelmeden 5 şeyin kıymetini bilin.”

Bunlar ne?

Evvela diyor ki, buyuruyor ki:

“İhtiyarlık gelmeden gençliğin kıymetini bilin8

Gençliğin kıymeti neyle bilinecek?

Bu hadis tabi başka bir hadisi bunun karşısına getirince kıymeti neyle bilineceği açıklanıyor.

8 Bilmen Y. 500 Hadisi Şerif 73


Tasavvuf Sohbetleri 4


13


Nasıl bir hadis?

“Gençlerin ibadeti 300 mumluk bir lambanın ışığı gibidir. İhtiya­rın ibadeti mum ışığı gibidir.”

Yani gençlikte yapılan ibadet çok sıhhatli, çok ziyalıdır. ihtiyarlıkta yapılan ibadet zayıf ve solgundur.

  • İhtiyarlık gelmeden size, gençliğinizin kıymetini bilin,
  • Hastalık gelmeden, sıhhatinizin kıymetini bilin,
  • Fakirlik gelmeden, zenginliğin kıymetini bilin,
  • Ölüm gelmeden, hayatın kıymetini bilin,
  • Meşguliyet gelmeden boş vaktinizin kıymetini bilin. Bir de buyuruyor ki:

Cenabı Hak insanlar için, 24 saati üçe taksim etmiştir:

“8 saat maişetiniz için çalışın,

buyuruyor, Cenabı Hak;

8 saat de ibadetinizi yapın.

8 saat de istirahatınızı yapın9

Bak burada insanın boş vakti yok, ama istirahat saatinden ibadete, veya maişet, ticaretinden ibadete feda eder.

Fakat ibadet saatini, istirahata veya çalışmaya feda ederse zarar eder.

O zaman Cenabı Hak bunlar hakkında ne buyuruyor?

“İnsanlar zarardadır10

Bir de ne buyuruyor?

“İnsanlar uykudadır, ölünce dirilirler”

Yani ibadetlerini yapmazlar, 8 saat ibadetlerini yapmazlar, eksik ya­parlar veya hiç yapmazlar.

9 İlahi Hadisler (Diyanet İ.B.Y) 29

10 Asr 103:2


14


Gülden Bülbüllere


Hiç yapmayan çok büyük zarar yapıyor.

Eksik yapan da çok zarar yapana karşı az zarar yapıyor.

“İnsanlar zarardadır”

Buyuruyor, Cenabı Hak.

Fakat bu zararı Peygamber efendimiz hadisinde nasıl açıklıyor?

Buyuruyor ki:

“İki günü müsavi olan da zarardadır11

Kim bu?

Amelde müsavi olan da zarardadır.

Demek ki her gün ameli-ibadeti artacakmış. Farklı olacakmış ki za­rardan kurtarsın. Bu hadisi, Peygamber Efendimiz böyle buyurmuştur.

Bunu anlamak, bunu tatbik etmek, insanlara ancak bir meşayihin himmeti ile olur, Evliyaullahın himmeti ile olur.

Himmet ulaşırsa sana, himmete uğrarsan sen, bunu o zaman an­larsın.

O zaman insan zarardan kurtulmanın çaresine bakacaksa, mümkün değildir. Eğer insanlar her gün amelini çoğaltacak olursa daha çoğa git­mez, 24 saatini amelle doldurur.

Günü uzatamaz mıyız? Uzatamazsın.

Amelini çoğaltsın ki kurtulsun.

Ama bunun anlamı nedir?

Bunun anlamı işte nasıl ki:

Gâbe gavseyne dek seyranımız var

Bunun anlamı budur.

Yoksa hakikaten bak aklı mantığımız var; Onu bu gün yaptık amel işledik, yarısını çoğalttık öbürsü gün daha çoğalttık...

11 Keşfül Hafa C.11 S.233


Tasavvuf Sohbetleri 4


15


Peygamber efendimiz de öyle:

“İki günü müsavi olan da zarardadır”.

Buyuruyor. Her gün çoğalttık, her gün çoğalttık sonra ne olur? On senemizde dolar. On senede 24 saatini tıkandırır bir insan. Daha ne yapacaksınız, daha ne yapacaksınız ki bu saatlerde zarardan kurtarsın?

Ama yalnız Allah’a olan sevginin nihayeti yok, Allah’a olan kurbiye-tin nihayeti yok, Allah’a karşı olan havfi n nihayeti yok.

Allah’a kurbiyet: yaklaşmak.

Allah’a karşı olan ayıklığın nihayeti yok.

Bunlar işte demek ki:

Himmet-i evliyâ bize yâr iken

Şâh-ı Nakşibendî ser-hünkâr iken

Seyyid Tâhâ, Sıbgatullah var iken

“Gâbe gavseyn”e dek seyrânımız var

Zaten böyle, bütün tarikatların içerisinde, en yüksek makamları, en yüksek mevkileri, en yüksek rütbeleri Nakşibendî tarikatında almışlar, takmışlar.

Diğer tarikatlarda o yüksek makamlara ulaşamamışlar.

Bütün Türkiye’yi araştırdığın zaman, Nakşibendî silsilesinden gelip geçen meşayıhların hepsi kutup-gavsdır.

Ekserisi Kutup-gavs geçmektedir.

Ama bak her asırda kutup da bir tane oluyor, gavs da bir tane oluyor.

Tebliğ memuru var, irşat memuru var, gavs var, kutup var.

Nerede?

Meşayihların, velilerin içerisinde.

Nasıl ki mesela, zahirde, millet içerisinden parlamento seçiliyor, ge­liyor meclise değil mi?


16


Gülden Bülbüllere


Kaç tane mebus var parlamentonun içinde? Millet içinden seçilmiş gelmiş.

İşte veliler de parlamento gibi halktan seçiliyor. Fakat bunların için­de irşat memurları var ki onlar da bakanlar gibi.

Onların içinden de seçilen gavs, gavs-ı azam da baş vekil gibi.

Veliler parlamento, mebuslar gibi.

Kutbu-l irşat var bakanlar,

Gavs-ı azam var başvekil,

Kutbu’l -aktab da Cumhur Reisi.

Bizim tarikatın, Nakşibendî tarikatının rütbeleri bunlardır.

Askerîdir, siyaseti de askerî, eğitimi de askerî, rütbesi de askerîdir.

Artık erden mareşale kadar rütbeleri götür.

Evet işte burada demek ki:

Gâbe gavseyne dek seyranımız var

Onun için bir insan ne kadar yaşamış olsa, ne kadar da her günkü kârını bir gün öncekinden fazla yapmış olsa;

“Gâbe gavseyn” makamına ulaşamaz.

İşte bu nedir?

Allah’a kurbiyettir.

Bu nedir?

Allah’a olan aşk.

Bu nedir?

Allah’a karşı olan say (gayret).

Ne için Cenabı Hak:

“Elâ inne evliyâallahu la havfun aleyhim12

12 Yunus 10:62


Tasavvuf Sohbetleri 4


17


Ayeti kerimesinde buyuruyor.

Bu ayeti kerime Evliyaullahın hakkında inzal olunmuş, varit ol­muştur.

Onlarda olan havf, Allah havfını biz anlayamayız biz bilemeyiz.

Ama niye bunlar Allah’tan çok korkuyorlar?

Allah’a yaklaşmışlar da onun için.

Bir ateşe insan ne kadar yaklaşsa, ateşin cismine, ne kadar yaklaşsa, o kadar harareti fazla olur.

Ateşten ne kadar uzaklaşırsa ateşi, harareti o kadar az olur.

Allah’a yaklaşmak, Peygambere yaklaşmak, Meşayihe yaklaşmak böyledir.

“Kurb-i sultan ateş-i sûzan”dır,

Ama yaklaşmak da, bir büyük nimettir.

Yalnız onlarda ne var?

Havf (korku) var, ama neyin havfı var?

Bütün müridanının havfını çekiyor. Kendi havfi değil, var ise yüz bin tane müridanı, yüz binin havfını çekiyor.

Onların üstüne hata gelmesini istemiyor. Onların günah işlemesini, azaba duçar olmasını istemiyor. Bunların havfını, korkusunu çekiyor.

Onun için bak tarikatın şartları vardır.

Tarikatın şartları nedir?

Çok ileriye gitmeyelim de, onlar değil de, bize lazım olan nedir?

Bize lazım olan, fenâfi şşeyh olmaya çalışmak.

Fenafi şşeyh olduktan sonra ilerisini biz bilemeyiz.

Ama fenafi şşeyh olmaya çalışalım ki noksan sıfatımızdan kurtaralım.

Noksan sıfatımızdan kurtaramazsak terakki edemeyiz.

Onun için noksan sıfatımızdan kurtarmak için fenafi şşeyh olacağız.


18


Gülden Bülbüllere


Cenabı Hak;

“İleyhi vesilete13”, buyuruyor.

Cenabı Hak, Allah’a gitmek için bir vesile bulun diyor.

Fakat burada Allah’a gitmek için vesile meşayihtir.

Bir insan, mesela bir okyanusu bir denizi geçecek olsa orada;

Ya vapur olacak ya da uçak.

Denizi nasıl geçecek?

Ama denize kadar da hayli bir kara yolu var.

O zaman onu da yürüyecek.

Vapur denizden gelip onu memleketinden köyünden evinden al­maz veya bir uçak havaalanından gelip onu memleketinden köyünden almaz.

O denizi geçmek için ya uçağa binecek, ya da vapura binecek.

Vapura kadar da yürüyecek, uçağa kadar da yürüyecek.

Burada fenafi şşeyh olmak için bir defa şeriatımız tarikatımız maz­but olacak, eksiği olmayacak. Bak:

“Baba himmet oğul hizmet”

Bu fenafi şşeyh olmak için himmet alacağız.

Bu hizmetsiz olmuyor.

Fakat himmeti almak için hizmet göreceğiz.

Bir defa evvela şeriatımız var.

Şeriatten sonra tarikat geliyor.

Şeriatte bir insanın kıl kadar eksikliği olsa, tarikatta onun hiç yeri yoktur.

Şeraitte tekamülü tamam olacak ki tarikat bir yoldur.

13 Maide 5:35


Tasavvuf Sohbetleri 4


19


Tarikat Allah’a giden bir yoldur, fakat vasıtası zahirde şeriattır. Şeriatımız tarikatımız mazbut olduktan sonra bir de bize ne var bak:

Bilinmez âlemin sırrı nihândır

Dört şâhın hükmüyle dönen cihândır

Ârif olanlara özge seyrândır

Kâmile her eşyâ olmuş bir evrâd Bir böyle buyuruyor, Bir de buyuruyor ki:

Bu berzah âlemin geç gör neler var

Eriş nûra ki sende kalmaya nâr

Olasın âlem-i rûhdan haberdâr Bizde ruh var mı? Va r.

Nasıl bu ruh? Rengi nasıl biliyor muyuz? Yok.

Tadı nasıl biliyor muyuz? Yok

Şekli nasıl biliyor muyuz? Yok. Ama var.

Ama insan ruhundan haberdar oluyor mu? Oluyor. Nasıl, kim oluyor? Karanlıkta bir insan neyi görecek?

Bu berzah âlemin geç gör neler var Bu berzah âlemi nedir? Beşeriyettir.


20


Gülden Bülbüllere


Bu berzah âlemi nedir?

Dünyadır.

Bir insan dünyayı severse, bir insan dünyayla meşgul olursa karan­lıktan çıkmış değildir, berzahtan geçmiş değildir ki.

Bir insan kendi cismini de severse, cismi de onun beşeriyetidir, ber­zahtır.

Onu da severse o zaman oradan çıkamaz, oradan da geçemez.

Terki cisim olmak için cismini de sevmeyecek.

Onun için burada demek ki; bu dört şahtan murat zahirde edilleyi şeriyyedir.

Yani bizim şeriatımız bizi ne yapıyor?

Hayvanî sıfattan bizi beşeri sıfata geçiriyor, “dönen” demek budur. Hayvanî sıfattan beşeri sıfata dönderiyor. Bunu asıl şeriat dönderiyor bizi.

Beşeri sıfattan melekî sıfata çeviren ne oluyor? Döndüren?

Döndüren tarikattır.

Şeriatta ne lazım? Kitap, sünnet, icmâ, kıyas. Dört şahtan murat bunlar.

Tarikatta neymiş bu dört şahtan murat? Muhabbet, ihlâs, adab, teslim.

Muhabbet; çok seveceksin meşayihini.

Bak Peygamber efendimiz (SAV) bir gün:

- “Ya Ömer bizi ne kadar sevebiliyorsun? Bize sevgi derecen ne
kadar?

Diye sormuş.

O da demiş ki:

- Ya Resulullah, nefsimden maada her şeyden fazla seviyorum seni.


Tasavvuf Sohbetleri 4


21


- Ya Ömer senin imanın kemali bulmamış, kâmil iman sahibi ola­
mamışsın sen daha. Bizi nefsinden de fazla seveceksin ki kâmil iman
sahibi olasın.

Tabi Hz. Resulullah böyle buyurunca, onlar seçkin, hülafa-yı raşi-dinden, ondan sonra Peygamber efendimizin bu sözü üzerine, Onda Peygamber efendimize olan sevgi coştu, çoğaldı ve dedi ki:

-  Ya Resulullah, şimdi ben seni nefsimden de daha fazla seviyorum.

-  Tamam, şimdi imanın kemale erdi, kâmil iman sahibi oldun ya Ömer14”.

Onun için bak burada,

Bulam dersen eğer ayn-ı îmânı

Çalış ki olasın şeyhinde fânî

Sana senden yakın olanı tanı

Bu ne?

Kelamı kibar.

Bir de Cenabı Hak buyuruyor ki:

“Kulum ben sana şahdamarından daha yakınım15”.

Şahdamarı nerede?

İnsanların kalbinde, merkezi bir damardır.

Vücuda yayılan 366 damarın derlenmiş toplamış başıdır. Yani 366 damar, vücuda dağılan 366 damar, baştaki damara o şah damara bağ­lıdır.

Evet, Cenabı Hak buyuruyor ki:

“Kulum ben sana şahdamarından daha yakınım.”

14  Buhari Fedailü’l Ashab 6

15  Kaf 50:16


22


Gülden Bülbüllere


Bir de Hz. Resulullah buyuruyor ki:

“Kul ile Allah arasında 70 bin perde var, her perdenin kalınlığı yer ile gök arası kadar16”.

Biri Allah’ın emri, biri Resullulahın emri.

Bu yakınlık ne? Bu uzaklık ne? Bunu nasıl anlayacağız? Nasıl idrak edeceğiz?

Onun için:

Bulam dersen eğer ayn-ı îmânı

Çalış ki olasın şeyhinde fânî

Sana senden yakın olanı tanı

Bakın Cenabı Allah bize şahdamarımızdan yakın ama, ona gıyaben, gıyabî imanımız var.

Görebiliyor muyuz? Göremiyoruz.

Göremediğimiz gibi de unutuyoruz. Unuttuk mu uzaklaşıyoruz ondan.

Bu uzaklık, Allah’ı unutmak gafl ettir.

Onun için Peygamber efendimizin “çok uzaksın” demek; “Kul ile Allah arasında 70 bin perde var, her perdenin kalınlığı yer ile gök arası kadar” demek;

Bu işte gafl et; Allah’tan gafl et, gafi l olmaktır.

O zaman biz demek ki Allah’a gıyabî imanımız var, Resulullah’ı da görmedik, gıyabî imanımız var.

Ama meşayihe inananların imanı gıyabî mi, yoksa zahiri mi?

Zahirî tabii, değil mi?

Zahir bir inancı var. Zahirde, inananların inancı nedir?

16 Türkiye G. Peygamberler Tarihi Cilt 1


Tasavvuf Sohbetleri 4


23


Biliyoruz ki meşayih Allah’ın sevgili bir kuludur. Seçilmiş bir kulu­dur. İnsanlardan seçilmiştir, velidir.

Velinin anlamı ne?

Veli, peygamberin vekilidir.

Ben-i İsrail’in Peygamberlerinin de velileri vardı.

Kimler bunlar?

Mesela Süleyman (as)’ın Âsaf bin Belkiyye (Berahyâ) isminde birisi, Nebi değil ama veliydi, yetişmiş bir insan idi. Belkıs’ın tahtını bir göz kırpmada getirdi.

Ondan sonra Hızır (as), Ben-i İsrail’in velilerindendir. Nebi değildir.

Bak Cenabı Hak Ona ne gibi yetkiler vermiş? Hem kıyamete kadar.

Gerçi bir Evliyaullah da dünyasını değiştikten sonra, onlar da Hayy’dir, çıkarlar zemini asumanı gezerler.

Hızır’la onun ne farkı var?

Hızır şüphesiz bir veli, Cenabı Hak Hızır’ın yetkisini, Hızır’ın gö­revini Kur’an’da bildiriyor.

En evvel bir defa Hz. Musa (as) ile Hızır (as)’ın Kur’anda hadisesi var değil mi?

Cenabı Hak Hızır (as)’a abı hayat içirmiş, kıyamete kadar ölmemiş. Ölmemiş de niye görünmüyor?

O da görünmüyor. Bir kâmil mükemmil bir mürşit dünyasını de­ğiştiği zaman O da değişik değişik cisimlerle görünür insana. O zaman Hızırla O’nun ne farkı var?

Zaten Hızır mürşid-i kâmildir, bak:

Varıp Hızr ile zulmete o cevher taşların topla

Hızır mürşid-i kâmildir o zulmet kalb-i câhildir

“Cevâhirler şerîattır özün kurtar cehâletten”


24


Gülden Bülbüllere


Bir de Veysel Karani Hazretleri var, zahirde Peygamber efendimizi görmemiş, Peygamber efendimizin zamanında yaşıyor ama Peygamber efendimizi görmemiş.

Ama Peygamber Efendimiz O’nu ne kadar methi sena ediyor. ”Üm-metin hayırlısı, ümmetin büyüğü, ümmetin en büyüğü, ümmetin en hayırlısı” diyor.

Onun için derler ki:

Peygamberlerin olmadığı zamanlarda da veliler ne yapmışlar? Aynı peygamberlerin görevini yapmışlar.

İsa Ruhullah’a İncil geldi, İncil indi, fakat İncil’e kaç kişi inandı?

Onlar on iki tane havaridir.

On ikinin bir tanesi de hıyanetlik etti, inanmış olarak göründü, Hz. İsa (as)’ı teşhir etti. Onun düşmanlarına, Hz. İsa (as)’ı öldürmek isteyip arayanlara, Hz. İsa (as)’ın yerini söyledi, buradadır dedi. Hz. İsa (as) göğe çekildikten sonra bu on bir kişi, havariler her birisi bir tarafa gittiler.

Onlar da gizlendiler.

Onlar Hz. İsa (as)’ın vekilleri idi.

Onlar da ondan sonra gelenlere gizli gizli aşıladılar, öğrettiler yetiş­tirdiler.

Havariler ne yaptılar? İncil kitabını böyle yaydılar.

Demek ki peygamberlerin olmadığı zamanlarda da veliler bu hiz­meti görmüşler.

Cenabı Hak velileri bu hizmete tayin etmiş.

Onun için işte o zaman biz, eğer Evliyaullaha böyle inanırsak, bir de Evliyaullahın cismini görüyoruz, mekânını görüyoruz, sıfatını gö­rüyoruz.

Onun için burada Allah’a bizim gıyabı imanımız var.

Allah’a mekân isnat etmek küfürdür.


Tasavvuf Sohbetleri 4


25


İnancımıza göre Allah’a (zâtını tarif için) bir sıfat isnat etmek kü­fürdür.

Ama Evliyaullah şuradadır, demek küfür mü? Değil.

İstanbul’da bir Evliyaullah var, tekkesi de şurada, Erzurum’da bir velinin zahirde bir tekkesi var, bunlar küfür mü? Değil.

Evliyaullahın sıfatı da var, cesedi de var zahirde.

Ama niye Mevlana demiş ki:

- Ne olursan ol gel.
Nereye seslenmiş bunu?

- Mecusi isen de gel, Hıristiyan isen de gel, yüz defa günah ettin,
günaha tövbe ettin, tövbeni bozdunsa da gel, sonunda diyor ki, ne olur­
san ol yine gel.

Niye demiş bunu?

Nereye seslenmiş? (davet etmiş)

Hakka seslenmiş Allah’a.

Onun dergâhı Hak dergahı imiş.

Yani onun mekanında, onun cisminde, kendisine sesliyor ama, ses­leyen kendisi değil.

Zahirde O sesliyor, kendisine sesliyor. Bak bunu Hıristiyan da, bü­tün dünya ecnebileri de bunu kabulleniyor.

Her tarafta söyleniyor ve kabulleniyorlar.

Mevlana’nın “her ne olursan ol gene gel” demesini gayrimüslim­ler de hepsi, yetmiş iki buçuk millet, bunu kabullenmiş. Fakat İslam olanlarla Müslüman olmayanlar, anlayamayanlar, bu kelamı nasıl ka­bullenmiş?

Onlar diyorlar ki:

Mevlana insanlığa sesleniyor.

Ama insanlık neymiş?


26


Gülden Bülbüllere


İnsanlık da, eğer bir insan zararsız olursa, kimseye zarar vermezse, kimseye zarar vermesin, insanlara faydalı olsun, buna sesleniyor, böyle kabulleşiyorlar. Onlarınki de fena değil.

Ama yok, Mevlana Hakk’a seslenmiş, insanlığa değil.

İnsanlık da Hakk’a inanmakla, Hakk’a, Allah’a inanmakla itaat et­mekle olur.

Niye çünkü?

Allah’a inanmayan itaat etmeyen insan değil ki…

O her ne kadar beşer ama insan değil.

İnsan olsa, kitap kime gelmiş? İnsanlara.

Peygamber kime gelmiş? İnsanlara.

Kitaba inanmayan, kitaba sahip olmayan, peygambere inanmayan, peygambere tabi olmayan insan sayılmaz ki.

Onun için işte demek ki Evliyaullahın mekânı da var, Evliyaullahın sıfatı da var.

Ama Evliyaullahın zahirde bir sıfatı var ama, o zahirdeki sıfatı, bir sıfatı gizlemiş. Onun için Yunus Emre:

Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm

Bu kelamında, benim cismim zahirim etten kemikten ibaret, Yunus diye görünüyor, diyor

Onun için bak:

Çâr-anâsır perdesini zâtına etmiş nikâb

Nikab ne? Örtüdür.

Çâr-anâsır ne? Çâr-anâsır da dört eczadan meydana gelen bu ceset.

Ne olmuş? Perde olmuş.

Neyi perdelemiş? Ruhu perdelemiş. Ruhu örtmüş, Ruha bir kalıp olmuş, perde olmuş.

Ama hangi ruhu gizlemiş?


Tasavvuf Sohbetleri 4


27


Hayvani sıfatta olan ruhu da gizlemiş,

Beşeri sıfattan olan bir ruhu da gizlemiş,

Meleki sıfatta olan bir ruhu da gizlemiş.

Beşer Allah’a isyan ediyor, hiç kitap, sünnet, Allah, peygamber, gü­nah, sevap hiçbirini bilmiyor ve bütün günahı kebairlerin hepsini işli­yor. Fakat beşer insan görünüyor mu? Görünüyor.

Halbuki onun insanlıkla hiç alakası yoktur. Onda olan bir sıfat var, o gizlemiş bunu göstermiyor.

Bir de var ki tamamen,

“Emri bil ma’ruf, nehyi anil münker17”.

Kulluğunu yapıyor, Allah’a karşı olan ibadetlerini yapıyor, bütün yasaklardan günahlardan da kaçınıyor,

Bunda da bir sıfat var.

Onu da gizlemiş bu ceset.

O da gene aynı surette görünüyor.

Bak bir kelamı kibarda

Görünür surette insan, velâkin sîrette hayvan

Onu da gizlemiş. Bir de var ki:

İnsanlardan seçilmiş, ilmi ile, ameli ile, şeriatı, tarikatı ile hakikate ulaşmış.

Hakikate ulaşmış, fakat onu da beşer sureti zahirde gizlemiş onu da göstermiyor.

Onların hakkında buyuruyor ki, kemal sıfatıyla muttasıf olanların hakkında buyuruyor ki:

Çâr-anâsır perdesini zâtına etmiş nikâb

Bir velayet sahibine söyleniyor bu, veliye söyleniyor.

17 Al-i İmran 3:104-110-114


28


Gülden Bülbüllere


Söyleyen kim? O velayet sahibinin velayetini sezen, velayetine ina­nan, velayetini tasdik eden,

Çâr-anâsır perdesini zâtına etmiş nikâb

Akl- ı küll senden ibâret nefha-i âlî-cenâb

Sendedir sırr-ı emânet ey kulûb-ı âfi tâb

“Alleme’l-esmâ” ya mazhar olduğun bilmez miyem Bir kelam daha var:

Hakîkat şehrinde bir güzel gördüm

Bir göreni göremedim ne çâre Bir kelam daha var:

Bedensiz bir güzel gördüm efendim

İlikten damardan kandan içeru

Cânân illerinden sordum efendim

Bir gizli cân vardır cândan içeru

Bu kelamlar neyi ifade ediyor?

Evliyâullahta olan bir varlığı ifade ediyor.

Evliyaullah zahirde bir cisim sahibidir ama o cismi bir hakikate per­de olmuş, göstermiyor.

Allah şuradadır, buradadır demek küfürdür, ama Allah, Evliyaulla-hın kalbindedir demek küfür değildir, haktır hakikattir.

Niye?

Allah’ın emri öyle, Cenabı Hakkın emri öyle.

“Ben mümin kulumun kalbine sığarım18

diyerek ferman buyurmuş.

Onun için Allah’a imanımız var, Allah’a noksan sıfat izâfe etmek küfürdür, O noksan sıfatlardan beridir.

18 Alusi Ruh’ul Me’ani XX.101


Tasavvuf Sohbetleri 4


29


Allah’a mekân izâfe etmek küfürdür, Allah mekânlardan, mekândan münezzehtir.

Cenabı Hak, Evliyaullahı zamandan sıfattan kurtarmıştır.

Onun için:

Bulam dersen eğer ayn-ı îmânı

Çalış ki olasın şeyhinde fânî

Sana senden yakın olanı tanı

……

Hakikat güllerini görmek dilersen

Marifet meyvesin yemek dilersen Sonra bak

“Alleme’l-esmâ” ya mazhar olduğun bilmez miyem buyuruyor

Çâr-anâsır perdesini zâtına etmiş nikâb

Akl- ı küll senden ibâret nefha-i âlî-cenâb “âlî-cenâb” kıymetli bir can. “Nefha” ise Cenabı Hakkın ruh üfl emesi, ona ruh üfl emesi.

Sendedir sırr-ı emânet ey kulûb-ı âfi tâb

Bu ne?

Evliyaullah, Peygamber efendimizin nurunu, nur mucizesini taşı­yor. Sırrı Emanet budur.

Ey kulûb-ı âfi tâb

Afi tab ise güneş gibi, on beşlemiş ay gibi olan senin kalbin diyor.

Ya da o tabân veya ziyalı bir güneş gibidir.

Evet, Allah’a gıyabı imanımız var bizim.

Allah’a noksan sıfat izâfe etmek haramdır, günahtır, küfürdür. Allah’a mekân izâfe etmek küfürdür, Ama Allah Evliyaullahın kalbindedir.


30


Gülden Bülbüllere


Evliyaullahta Cenabı Hakkın sıfatları tecelli etmiştir.

Kutsi hadisinde Cenabı Hak buyuruyor ki:

“O veli kulumuzun gözü bizim gözümüz, o veli kulumuzun işiten kulağı bizim kulağımız, o veli kulumuzun konuşan dili bizim dilimiz, uzanan eli bizim elimiz, yürüyen ayağı bizim ayağımız, düşünen aklı da bizim aklımızdır 19”.

İbrahim (as), bir gün Cenabı Haktan iki şey istemiş.

Peygamber efendimizden sonra Allah’a çok sevgili olan İbrahim (as) Peygamber efendimize “habibim”, ona da “halilim” demiş, dostum demiş.

O, Cenabı Haktan iki şey istemiş. İki şeyin birini ifade edelim, de­miş ki:

- Ya Rabbi, inanıyorum, biliyorum sen gitmekten gelmekten mü­
nezzehsin. Bu dünya haneme de bir gelsen de, teşrif etsen de bir göre­
yim, demiş.

Cenabı Hak da “Ya İbrahim falan gün geleceğim” diyor.

Davetini kabul ediyor.

O güne, İbrahim (as)’ın çok hizmetlileri varmış, kara cariyeleri, kul­ları varmış. Cenabı Hak gelecek diye onları hep seferber ediyor, ta ki, yemekler, içecekler, temizliklerini, bunları hazırlıyor.

Bu günü bekliyorlar. “nerden gelecek, gökten mi gelecek, yerden mi gelecek?” diye.

Beklenirken çok ihtiyar biri geliyor, o kadar ihtiyar ki, beli kambur-laşmış, elinde bir asa var ona dayanarak, dura dura geliyor. Gözler kı­rışmış, saç sakal da birbirine karışmış, gözünde çapaklar, ağzına salyalar akmış, çok bitkin bir vaziyette gelmiş. Demiş ki:

- Ya İbrahim benim halimi biliyorsun!

19 Buhari Rikak 38


Tasavvuf Sohbetleri 4


31


Bunu böyle görünce İbrahim (as):

- Baba demiş, bu halinle buralarda görünme, çok önemli bir misafi -
rim gelecek, al bu ekmeği ye.

Onu böyle başından savmış.

Akşama kadar beklemiş, Cenabı Hak gelmemiş, nereden gelecek? Haşa O, gelmekten gitmekten münezzehtir.

Ondan sonra İbrahim (as) rica ediyor:

-     Ya Rabbi, diyor, sen vaadinden hulf etmezdin, gelmedin.
Cenabı Hak:

-  Ya İbrahim ben geldim, sen benim yüzüme bakmadın, sen beni bir parça kuru ekmek ile savdın.

-  Aman Ya Rabbi, aff et, diyor. Ben öyle bir şey yaptığımı bilmiyo­rum, yapmam da diyor.

- Nasıl oldu bu? Diyor.
Cenabı Hak diyor ki:

- Ya İbrahim, ben gelmekten gitmekten yemekten içmekten mü­
nezzehim, sen buna inanıyor biliyorsun, ama diyor, senin gözüne
çok çirkin görünen bir ihtiyar vardı ya, ben onun kalbinde geldim,
onun kalbinde idim eğer ona yedirmiş içirmiş olsaydın bana yedirip
içirmiş olacaktın. Ona hürmet etmiş olsa idin bana hürmet etmiş
olacaktın.

Kelamı kibarda:

Bulam dersen eğer ayn-ı îmânı

Çalış ki olasın şeyhinde fânî

Sana senden yakın olanı tanı

Bu berzah âlemin geçmek dilersen

Bekâ gülşanına göçmek dilersen


32


Gülden Bülbüllere


Bir de;

Şeyhden haberdâr olmayan

Doğru vefâdâr olmayan

Önünde berdâr olmayan

Ol kande bulur yârini Olmuyor, şeriatsız tarikatsız olmuyor. Tarikatsız insanlar nimetine malik olamıyorlar. Düşünecek olursak aklımız var, bu kadar Evliyaullah gelmiş, geçmiş. Bunların hiç bir tanesi tarikatsız nimetine malik olmuş mu? Hepsi tarikatla, bir mürşitle nimetlerine malik olmuşlar.


 

 

Aşkım Bana Oldu Burâk

08.02.1990

Bıraktı hicrân nârına

Bend etti zülfün dârına

Bilemedim efkârı ne

Görün beni aşk n’eyledi

Âhiri dervîş eyledi

Kelamlar çok özlü ama,

“Bilemedim efkârı ne”... Bilmez olur mu?

Hicran narına düşüren kim?

Allah,

Peki, zülfün darına bend eden kim?

yine Allah,

Hicranın narına yanmak ne demektir?

Ruhumuzun gelişi, Allah ‘tan ayrılışıdır.

Zülfün darı ne?

Zülfün darı Evliyaullaha olan sevgisidir.

Peki bilmedi mi, maksadı ne? Niye böyle yaptı? Niye hicran narına bıraktı? Niye zülfün darına bend etti?

Cenabı Hakkın celal sıfatı var, cemal sıfatı vardır. Celal sıfatının ve cemal sıfatının bilinmesi için, celal sıfatına sahip olup ta cehennemlik olanların ayrılması var, celal sıfatının ihtizasından tecelli eden cehen­nem var, cemal sıfatının tecellisinden bir cennet var. Cenabı Hak bun­ları lüzumsuz halk etmemiştir. Cennettin bir malı, mülkü var, hizmeti var, cehennemin de var.


34


Gülden Bülbüllere


Nerede ayrılacak?

Dünyada ayrılacak. Ama bu hicran ne?

Hicran demek Allah’tan geldiler ve Allah’tan ayrı düştüler.

Bend etti zülfün darına

Demek bir müridin bir meşayihe bağlanmasıdır.

Çünkü meşayihe bağlanmak, bir meşayihi sevmek Allah’a bağlan­mak, Allah’ı sevmektir.

Ancak bu hicrandan, o ayrılıktan neyle kurtulacağız?

Bir Evliyaullahı sevmekle, o seni hicrandan, ayrılıktan kurtaracak. Başka kurtaran olamaz.

Çünkü niye? Ruh Allah’tan bir vasıta ile geldiyse, yine bir vasıta ile Allah’a gider. Cenabı Hak ayetinde “ileyhil vesilete1” buyuruyor. “Allah’tan geldiniz Allah’a gitmek içinde bir vasıta bulun” diyor.

Onun için okunmuş olan kelamda;

Bıraktı-düşürdü- hicran narına, hicran narı ne?

Ruhların ayrılışı, bu dünyaya inişi, Allah’tan gelişidir.

“Bend ettin zülfün darına,” zülf güzelliktir.

Dar’dan mana; bend ettin bağladın, güzelliğinle beni bağladın.

Ama bu güzellik değil, hangi güzellik bağlar insanı?

Evliyaullahın güzelliği; Evliyaullahta Cenabı Hakk’ın güzelliği var, meşayihte Allah’ın nuru var.

Sebul mesanidir yüzü

Nutku mesihadır sözü

Ne bu kelam? Senin yüzünde, meşayihin yüzünde fatiha suresi ya­zılıdır.

Senin lisanın da nutkun da haktır, yanı senin sözlerin de Allah’ın nutkudur, sözüdür.

1 Maide 5:35


Tasavvuf Sohbetleri 4


35


Amenna ve saddakna, Cenabı Hak hadisi kutsisinde buyurmu-yor mu?

“Konuşan dili bizim dilimizdir”

Kim bu Evliyaullah? Bu arada buyuruyor ki:

“Biz velilerimizi yeşil kubbemiz altında gizledik, onları bizden başka kimse bilmez2” ikinci bir hadisi kutside buyurmuyor mu?

“O veli kulumuzun konuşan dili bizim dilimiz, gören gözü bizim gözümüz, işiten kulağı bizim kulağımız, uzanan eli bizim elimizdir. Hatta yürüyen ayağı bizim ayağımız, düşünen aklı bizim aklımızdır3

“Bend etti zülfün darına”, demek:

Evliyaullaha, inanıp da onun manevi yüzünü gören, manevi güzel­liğini gören, Evliyaullaha bağlanıyor.

“Bilemedim efkârın ne”, beni niye bu ayrılığa düşürdün? Bu güzellik senin güzelliğin, bu ayrılığı sen yaptın, sen indirdin ayırdın.

Cenabı Hak ayeti kerimede “nefehtü fi hi min rûhî, biz Âdem’i halk ettik kendi ruhumuzdan ruh üfl edik4”.

Ama kelamı kibarda ne buyruluyor;

Te’âlallah ne hûb zîbâ yaratmış kâmil insânı,

Nefahtü fîhi min rûhî” deminde kılmış ihsânı

Çok güzel yaratmış, kimi?

Kamil insanı.

Fakat bu kamil insan kemalata ne ile ulaşıyor? Bu güzelliği ne ile elde ediyor, nerede elde ediyor?

İşte o kutsal makamdan gelen ruhlar burada tekrar ayıklanıyor, yine tekrar o kutsal makama gidiyor.

2  Eşrefoğlu Rumi Müzekkin Nufüs S.309

3  Muhyi’d Din-i Nevevi Trc. (Diyanet İ.B.Y) 38

4  Sad 38:72


36


Gülden Bülbüllere


Fakat o güzelliği elde eden gidiyor. Bu güzellik neyle elde edilir?

Ancak Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet ile;

Bunlar yaşanırsa, bu insan yine çok güzel olur, çok güzel olursa gel­miş olduğu o güzel yere makama gider. Bunlar olmazsa bu sefer çirkin kalır, çirkin kalınca da o makama gidemez.

Dünyaya geldim gitmeye

İlim ile hilme yetmeye

Buyruluyor.

Niçin Cenabı Hak, “insanlar ulvi insanlar süfl i5” buyurmuş.

Ulvinin manası gökleri aşar, melekleri geçersiniz. Zaten ruhumuz meleklerden yüksek yerden geldi. Niçin, Cenabı Hak melekleri noksan sıfattan beri halk etmiştir. Onlarda noksan sıfat yok, neden noksan sı­fattan yoksun halk etmiş?

Melekler hakkında bir ayet var mı? Cenabı Hak biz melekleri halk ettik kendi ruhumuzdan ruh üfl edik diye bir emri var mı? Böyle bir emir yok.

Cenabı Hak Kur’anı Kerimde bütün her şeyini kuvvetlerini, kudret­lerini, sırlarını, hikmetlerini bize bildirmiş, her şeyi habibinin vasıtası ile bize bildirmiştir, niye?

Cenabı Hakkın Kur’anda melekler hakkında böyle bir emri var mı? Ama yanlış anlaşılmasın, tabi meleklerin noksan sıfatları yok.

Noksan sıfat hangisi? Biz de zannediyoruz ki noksan sıfat şu; insan günah işliyor, haram yiyor, hırsızlık yapıyor, yalan söylüyor, her bir şeyi işliyor, hayır bu değil.

Aslında noksan sıfat bizde yememiz, içmemiz, uykumuz, yorulma­mız hasta olmamız, ihtiyar olmamız, bunlardır bizdeki noksan sıfatlar, meleklerde bunlar yoktur.

5 Tin 95:4-5


Tasavvuf Sohbetleri 4


37


Cenabı Hak ne buyuruyor,

“Biz Âdem’i halk ettik kendi ruhumuzdan ruh üfl edik”

Onun için insanların ruhu meleklerden üstün yerden gelmiş.

Cenabı Hak melekleri sıfat nurundan halk etmiştir.

Bizim ruhumuzu kendi zatının ruhundan halk etmiş, onun için yüksek bir yerden gelmiştir.

Zahirde Cebrail Peygamber efendimizle Allah arasında bir elçi, Allah’tan vahiy getiriyordu. Fakat Miraçta Cebrail nerede kaldı? Pey­gamber efendimiz nereye gitti?

Cebrail bir makamda kaldı, Peygamber efendimiz gitti, gitti, gitti...

Cebrail ne dedi? “Ya Resulullah benim yerim burası, ben buraya kadar, ben buradan daha ileriye gidemem, bir adım daha gitmeme emir yok, bir adım daha atarsam yok olurum6

Peygamber efendimiz gitti.

Allah’tan gelen ruh, Allah’a neyle gider?

Bir meşayihle, vasıtayla gider. Bu kelam işte onu ifade ediyor,

Düşürdün hicran narına

Bend ettin zülfün darına Niye bu yüksek alemden düşürdün?

Niye bir daha yüksek aleme çıkmak için arada bir vasıta halk ettin? bilmedi noksanını...

Görün beni aşk neyledi

Ahiri derviş eyledi Derviş, her şeyini yok etti. Her şeyden kurtardı. Bir kelam daha var.

Çok çektim ise iftirâk

Kalmadı gönlümde merâk

Aşkım bana oldu burâk

6 Türkiye G. Peygamberler Tarihi Ansik. C.6 S.30


38


Gülden Bülbüllere


Bak burada zikri, fi kri, ameli, ibadeti, değil.

Sofular cennette kaldı aşıklar didara erdi.

Sofu ne?

Sofunun üç anlamı vardır. Bir anlamı sofu çok ibadet yapar. Bir anlamı da var ki safi ye makamına sâfi leşmiş.

Sofu safi leşemez, Aşık safi leşir. Ne için sofu safi leşemez?

Sofunun ameli var, aşığın ameli yok.

Aşığın ameli yok deyince, amelini atmış, ameline sahip olmuyor.

Ama sofu ameli ile süslenmiş, ameli ile bürünmüş, ameli olmuş ona perde, ameli olmuş ona nikap, ama aşığın ameli olmuyor ki perdesi olsun.

Aşık ne?

Allah aşkı ile pişen,

Allah aşkı ile yanan,

Allah aşkı ile olgunlaşan.

Hani bir çiğ bir şey ateşe düşmezse, pişmezse o nimet olabiliyor mu, yenilebiliyor mu?

Niçin Mevlana buyurmuş ki:

Hamdım, yandım, piştim

Ne zaman buyurmuş? Niye bu kelamı buyurmuş?

Şems’ten evvel niye bu kelamı buyurmamış? Şemsi tanıdıktan sonra buyurmuş.

İlmi ile kemali ile bir yönde bir hamlık varmış, ancak Şemsi tanımış, Şems vasıtası ile onda bir Allah aşkı tecelli etmiş. Bu Allah aşkı onu yakmış, pişirmiş, hamlıktan kurtarmış.

Çok çektim ise iftirâk

Kalmadı gönlümde merâk

Aşkım bana oldu burâk


Tasavvuf Sohbetleri 4


39


Görün beni aşk neyledi

Ahiri derviş eyledi

Burak’tan mana nedir?

Çünkü Peygamber efendimiz Burak’la miraç yaptı. Ama o Peygam­ber efendimize aittir. Peygamber efendimiz cismi miraç yaptığı için Burak’la yükseldi.

Miraç haktır. Buna inanmazsa insan Müslüman olamaz. Hatta Ce­nabı Hak Mescid-i Aksa ya kadar gittiğini ayetle bildiriyor. Mescid-i Aksa dan göklere yükseldi. Cebrail Burak’la aldı götürdü ama bir ma­kama kadar götürdü. Cebrail kaldı, Peygamber efendimizi O makamda bıraktı. Yedinci kat göğe kadar çıktı. Arşı alâda görülen bütün hikmet­leri Cebrail yine ona delillik etti. Ama Cebrail orda kaldı ve o varlıklar aşağıda kaldı. Peygamber efendimiz devam etti.

Onun için Cenabı Hak “Gâbe gavseyni ev edna” buyuruyor, “habi-bim sen bana o kadar yaklaştın ki iki kaşın yaklaştığı kadar, hatta ondan da yakın7”.

Aşıklar Allah’ı seven. Maşuk sevilen, aşık sevendir.

Aşıkların miracı neymiş?

Allah aşkı, Allah sevgisi, Resulullah sevgisi, Meşayih sevgisi.

Çünkü Allah ancak Resulullahla seviliyor, Resulullah da Evliyaul-lahla seviliyor.

Bu da Allah’ın emirleri. Cenabı Hak “Habibim seni seven beni se­ver, seni sevmeyen beni sevemez8” buyuruyor.

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl

Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl

Muhabbet Allah sevgisi, Allah sevgisinden Peygamber efendimiz var oldu, meydana geldi.

7  Necm 53:9

8  Al-i İmran 3:31


40


Gülden Bülbüllere


Peygamberi tanımayan, bilmeyen, sevmeyende Allah sevgisi olamaz, onda muhabbet hasıl olmaz.

Cenabı Hak “Habibim seni seven beni sever, seni sevmeyen beni sevemez” buyuruyor.

Hatta;

“Seni bilen beni bilir, seni bilmeyen beni bilemez, Seni bulan beni bulur, seni bulamayan beni bulamaz, Seni gören beni görür, seni göremeyen beni göremez Kulum beni sev, sevdiklerimi sev, kullarıma sevdir”.

Bu kul kim?

Evliyaullahtır.

Onun için demek ki;

Allah aşkıdır insanlara miraç yaptıran.

Allah aşkıdır insanları noksan sıfatlarından kurtaran.

Allah aşkıdır bütün insanları safi leştiren, olgunlaştıran, pişiren.

Allah aşkıdır bütün ahlak-ı hamideleri gösteren, ahlak-ı zemimeleri yok eden, bitiren.

Hele Allah aşkıdır insanların anasırı zıddiyetini değiştiren.

İnsanlar zikirle, fi kirle, ibadetlerle kendilerini hayvani sıfattan beşeri sıfata geçiriyor, kendilerini hayvani sıfatlardan kurtarıyorlar.

Fakat beşeri sıfattan meleki sıfata zikir, fi kir, ibadetle geçilmiyor.

Zikr ü fi kr ile ibâdetle varılmaz bu yola

Hizmetinde dâim ol şeyhin rızâsını dile

Hubb-ı lillah âşık ol gönlüne girmeklik ile

Sen seni mahv eylemektir “lâ”yı “illâ”dan garaz

Hubbılillah geçiyor, demek ki meşayihi olmayan bir kimse, hiç bir amelini Hubbılillah-Allah (sevgisi) için işleyemez. Muhakkak ki o ame­line onun nefsi parmak atar, el atar.


Tasavvuf Sohbetleri 4


41


Ama meşayihi olan bir kimsenin asla ve asla nefsi el atamaz. O ame­lini Allah için işler.

Onun için kelamlar bunu ifade ediyor. Ama anlamayanlara bu ke­lamlar ne kadar muhalif geliyor. Hangi kelam?

“Hasenet’ül ebrar, seyyiet’ül mukarrebîn”

Hasene ne? Sevap.

Ebrar ne? Sevap işleyen.

Seyyie ne? Günah.

Mukarrebîn ne? İşlediği ibadetleri günah sayan zevat.

Mukarrebîn de bir kul, Ebrar da bir kul. Ebrar ibadet ediyor, sevap kazanayım diye işliyor.

Mukarrebîn o ibadetten günahtır diye kaçıyor. Bakın şimdi ne ka­dar ters, ne kadar yanlış anlaşılıyor. Halbuki bu böyle değil efendim.

Ebrar ameli işliyor, ameli alıp, sarılıyor, kabulleniyor.

Mukarrebîn bu ameli işliyor, ama niye bu ameli kabullenmiyor?

Ebrar, bu ameli ben yaptım, kulluğumu yaptım, sevabını kazandım, cenneti kazandım, diyor.

Fakat mukarrebîn öyle değil, ben kulluğumu yapamadım. Allah’ın azabından, gadabından, elinden, kurtaramadım. Yapıyor da, yapama­dım diyor. Kendinde öyle bir nedamet, bir düşkünlük var. Kendisini aşağı, kusurlu, günahkar görmek var, yapamadım diyor.

Allah’a makbul olan amel de budur. Çünkü Peygamber efendimiz Miraç yaptığı zaman Cenabı Hak sordu;

“Ya habibim bana ne hediye getirdin?”

“Ya Rabbi sen ihtaç, muhtaç değilsin, sen ganisin, senin hazinelerin dolu, ihtaç benim, muhtaç benim, ben fakirliğimle sana geldim.”

Cenabı Hak “Sen bana çok kıymetli ve makbul olan bir hediye ge­tirdin” diyor.


42


Gülden Bülbüllere


“Hasenetü’l- ebrar, seyyietül mukarrebîn” buyuruyorlar.

Ebrarların sevap diye işlediklerinden mukarrebînler kaçarlar.

Ebrarlar namaz kıldı, mukarrebînler kılmadı mı? Ebrar oruç tuttu, ibadet yaptı, hasenat yaptı, mukarrebînler bunları yapmadı mı?

Ebrarlar hasenatı yaptım, kazandım diyor. Mukkarebîn yapamadım diyor ve kendisinde bir nedamet ve bir ahu enin var.

Allah’ın indinde de bunu ancak aşk yapıyor. Bu insanları amel var­lığından geçiren, kurtaran aşktır. Aşk olmazsa amel varlığından insan kendisini kurtaramaz.

İradesi var, bu ameli yapıyor.

Niye yapıyor bu ameli?

Bir maksat bir gaye için yapıyor. Cenabı Hakkın emri, bu haktır. Fakat mukarrebîn bunu yaptığı halde, hakkiyle yapamadım diyor. Tari­katın kârı kemali mahviyettir, yokluktur.

Çok çektim ise iftirâk

Kalmadı gönlümde merâk

Biz şimdi zannediyoruz ki bizim ayrılığımız amenna ve sadakna:

Cenabı Hak kitabı Kur’anı Kerimde “Kalü inna lillahi ve inna iley-hi raciün” buyuruyor. “Allah’tan geldik bu dünyaya, yine Allah’a döne-ceğiz9

Ama sadece dünyaya gelişimiz mi ayrılığımız?

Hayır bu değil, ancak dünyaya gelişimizle varlığımız meydana çıktı, bildik. Varlığımız vardı da bilinmiyordu.

Ne zamandan vardı varlığımız? İlmi ezeliden. İlmi ezelide Cenabı Hakkın ruhları halk etti ve “elestü bi rabbiküm” fermanıyla “ben sizin rabbiniz değil miyim10?” diye bir emri var.

9 Bakara 2:156

10 Araf 7:172


Tasavvuf Sohbetleri 4


43


Kime? Cesetlere değil, ruhlara.

Cenabı Hak ruhu ne zaman halk etmiş? Bilmiyoruz.

Nerede kalmış bu ruh? Çok alemler, dolanıp gelmiş.

Dolaştım âhiri bu hâna geldim Bu hâna, dünyaya geldim. Bir de buyuruyor ki,

Kalemden şak olup seyrâne geldim

Bulut yağmur olup ekvâne geldim

Kalemden şak olunca, seyrana gezmeye çıktı. Kalemden ayrıldı. Ce­nabı Hak en evvel Peygamber efendimizin ruhunu halk etti. Bütün ruhlar, her şeyi onun nurundan halk etti. Bir de Peygamber efendi­mizin en evvel aklını halk etti. Onun nurunu, onun ruhunu halk etti. Fakat ondan sonra kalemi halk ediyor.

Onun için Arş, Kürsü, Levh, Kalem deniliyor. Cenabı Hak kalemi halk ediyor ve kaleme bir celal sıfatıyla bakıyor, kalem iki parça oluyor.

Kalem çün iki şak oldu anın kahr-ı celâlinden

Birisi mazhar-ı lutfu birisi mazhar-ı hicrân

Celali ihtisasından kalem iki şak oldu.

Biri yazdı semâvâtı bütün me’vây-ı cennâtı

Biri yazdı küsûfâtı oluben mazhar-ı ekvân

Biri, Cenabı Hakkın cemalinden tecelli eden kıymetli şeyleri, me­kanları varlıkları yazdı. Biri de küsufatı yazdı.

Kalemden şak olup seyrâne geldim

Bulut yağmur olup ekvâne geldim

Nebât hayvân olup insâne geldim

Bu insan nerelerden geçmiş gelmiş. Aklımızın idrak edeceği bilinen şeyler burada ifade edilmiş. Bir de var ki, çok alemler bilemeyeceğimiz idrak ile anlayamadığımız alemler var. Onlardan bahsetmemiş. Çok alemlerden geçmiş.


44


Gülden Bülbüllere


Madem ki bizim ruhumuzun halk edilişini Allah biliyor biz bilmi­yoruz. Nerede kalmış bu ruhlar? Nerelerden geçmiş gelmiş bu ruhlar?

Çok çektim ise iftirâk

Burada çok geçiyorsa. Herkesin bu dünyada belli bir ömrü var, buna çok denilmez ki. Buna çok denince rakam verilmiyor, rakamı yok. Za­ten ilmi ezelide Cenabı Hak ruhu halk etmiş, o bilinmiyor.

Çok çektim ise iftirâk Kalmadı gönlümde merâk Aşkım bana oldu burâk

Aşkım Burak’ım oldu. Ayrılıktan kurtuldum, meraktan da kurtul­dum diyor.

Görün beni aşk neyledi

Ahiri derviş eyledi

Yalnız insanlarda zikir, fi kir, ibadet amel olacak. Aşkında bir maka­mı vardır.

Fakat aşkın makamı neredir?

Aşkın makamı ona nihayet yoktur. Aşk sevgidir.

Sevgi de nereden kopmuş gelmiş?

Allah’tan kopmuş gelmiştir.

Buraya neyle gider insan?

Yine sevgiyle gider.

Tarikatlar nefi s yoluyla başlıyor, kalb yoluyla başlıyor. Bir ibadetle bir de aşk ile terakki ediyor. Nitekim ibadet yolunun ahirinde de aşka geliyor. Aşka düşen bir tarikat ehli ibadete neden dönmüyor, niye dön­sün? İbadet işliyor yapıyor da ibadete kıymet vermiyor.

“Sair tarikatların nihayet kârını biz bidayete getirdik” buyruluyor.

Sair tarikatlarda riyazet, uzlet, seyahat bütün bunların amelleri, iba­detleri, hizmetleri aşka düşmek, aşka duçar olmak içindir. Ama bizim tarikatımızda aşkı baştan veriyorlar, ulaştırıyorlar.


Tasavvuf Sohbetleri 4


45


Aşkın makamı Cenabı Haktır, Allah’tır.

Allah sevgisini kuluna gösteriyor insanlara bunu veriyor, ama her maksada bir kapı tayin ediyor.

İnsanların rızkını da Allah halk ediyor, rızkları dağıtması görevi ile Kasım ul Erzak isimli bir melek de halk etmiş.

İnsanların ruhunu da Allah alıyor, ama Azrail isimli bir melek ile alıyor.

Aşıkların ruhunu Azrail alamıyor aşıkların karşısına gidiyor, ruhunu alamıyor.

- Ben aşıktım benim ismimi lafzayı celalle yaz bana göster ki alasın, dermiş.

Bir hastada müşahade ettim, gözümle gördüm. Bir hasta öleceği za­man, can vereceği zaman, gözleri bir noktadayken, duvarda lafzayı celal elektrik yanar gibi yandı. Aşkı çok olan birisiydi. Gözünün yaşı sel gibi akıp gidiyordu.

Kelamı kibarda öyle buyruluyor,

Te n ile âbım turâba nâr ile bâdım hevâ

Cânımı cânâna verdim aradan çıktı sivâ

Diyor ki bu vücut cesedimde olan hep toprak ile suyu verdim top­rağa, ateş ile havayı çektim verdim gitti havaya.

Can kaldı. Canımı da verdim cananıma. Canda gitti, tende gitti, bunlar gidince yok oldu. Azrail benim neyimi alacak? Ben yok oldum zaten. Azrail canlıların canını alır.

Kelamı kibar böyle, ama ayeti kerimeyle tasdik ediyor. İnsanlar öl­düğü zaman ateşi de çıkıyor havaya gidiyor. Bir de havası var, teneff üsü oda çıkıp cesetten gidiyor. Cesette su ile toprak da toprağa veriliyor. “Küllü şeyin yerciü ile aslihi11” emri fermanı tecelli ediyor “her şey aslı­na rücu ediyor” bu dört madde aslına rücu ediyor.

11 Kelamı Kibar


46


Gülden Bülbüllere


Bu can da nereden geldi?

Allah’tan geldi, Allah’a gidiyor.

Geriye ne kaldı? Öldü, toprak oldu gitti.

Ama ölüm ikidir. Cenabı Hak “mûtû kable entemûtû12” buyuruyor “ölmeden önce ölün” diyor. İnsan ölmeden evvel ölüyorsa, diri oluyor, varlığından kurtuluyor. Bu adamın yine cesedi var. Onun ağaç, taş gibi bir cesedi var. Onun hareketi var ama, onu sanki bir ağacı, bir taşı almış hareket ettiriyorsun gibi hareket ettiriyorsun.

Te n ile âbım turâba nâr ile bâdım hevâ

Cânımı cânâna verdim aradan çıktı sivâ

Nokta-i sırrım semâ “ Rahmân ale’l-arşistivâ”

Kabz için bir ihtiyâcım kalmadı Azrâil’e Nokta-i sırrım sema: sana vermiş olduğum ruh; Bu ruh nereden geldi? Allah’tan. “Mûtû kable entemûtû” sırrıyla o da gitti. Kabz için Azrail’e ihtiyacım kalmadı, diyor.

12 Ömer Dağıstani Fetvalar S.149


 


 


Bizdeki Riyazet Ayıklıktır

30. 12. 1990, Tepecik

N

efi s alçaktır ve ceset süfl idir zaten; ulvi olan da ruhtur. Biz ru­humuzu bilmiyoruz ancak cesedimizi biliyoruz. Eğer cesedimizin süfl i olduğunu, nefsimizin adi olduğunu, aşağı olduğunu bilirsek o za­man ruhumuza kıymet, değer kazandırırız.

Nefs elinden kıl benim âzâdımı Allah için Ne kadar nefi s zalim ki;

Nefs elinden kıl benim âzâdımı Allah için

Defter-i uşşâka kayd et âdımı Allah için

Nefi s elinden kurtar beni, diyor. Kime?

Rabıtasına yalvarıyor.

Allah için, Allah rızası için nefi sten kurtar. Nefi sten kurtarmak için defter-i uşşaka kaydedeceksin.

Defter-i uşşak’takiler Allah’ı sevmek, Allah’a âşık olmak ile Allah muhabbetini kalbinde taşıyanlardır.

Evet, her kimde ki aşk-ı ilahi tecelli etmezse nefsini bilemez, nefsini yenemez, nefsine hükmedemez.

Cenabı Hak bizi ve her şeyi halk etmiş, nefsi de halk etmiş.

Cenabı Hak nefse sormuş emr-i fermanında:

-    Sen kimsin, ben kimim? Bu zalim nefi s demiş ki;

-    Sen sensin, ben de benim.

Rabbının ubudiyetini tabii tasdik etmemiş.

-  Atın bunu cehenneme! Bin sene yansın.


48


Gülden Bülbüllere


Atmışlar. Cehennemde bin sene yanmış.

-  Çıkarın, getirin! Getirmişler. Sormuş gene:

-  Sen kimsin, ben kimim?

-  Sen sensin, ben de benim.

-  Atın bu soğuk cehenneme! Bin sene de donsun. Getirmişler. Sonra tekrar soruyor:

-  Sen kimsin, ben kimim?

-  Sen sensin, ben de benim. Cenabı Hak o zaman:

-  Aç koyun! Buna üç gün gıda vermeyin, aç koyun! Üç gün aç kalınca o zaman Rabbısını tanımış demiş ki:

- Ya Rabbi, Sen ulu, azim bir Allah’sın, haliksın, bense senin bir
mahlukunum.

Onun için burada riyazet tarikatları vardır. Açlıkla onlar nefi slerini ıslah ederler. Ölmeyecek kadar verirler nefi slerine, her istediklerini de vermezler.

Sevdikleri, arzu ettikleri bir şeyi yemezler, yedirmezler nefi slerine…

Çok da az yerler, arzu etmiş olduklarını değil de arzu etmemiş ol­dukları bir şeyi çok az yerler, nefi slerini ıslah ederler.

Ama bizde bu yoktur.

Bizdeki riyazet ayıklıktır.

Eğer sen rabıta sahibi isen, eğer rabıtanla yiyip içtinse, sen riyazet yaptın.

Eğer rabıtasız yedin içtinse o zaman nefsine yedirdin.

Bunun delili nedir?

Delili;


Tasavvuf Sohbetleri 4


49


İblis aleyhi’lla’ne cennetten atıldıktan sonra, cennette Hz. Âdem, Havva anamız, yılan, bir de tavus kuşu vardı, iblis cennette yoktu.

Cenabı Allah Hz. Âdem’i halk etti, cennete koydu. Havva’yı Adem’in sol kaburgasından halk etti, ona eş etti.

Fakat onlara vaaz nasihat etmek için yılanı halk etmiş. Yılan cennet­te deve suretinde imiş, ayakları üstünde, sürünmüyor.

Bir de çok güzel tavus kuşu varmış,

Bunlar cennette zevklerinde, sefalarındalar.

Hz. Âdem (as), cennete girince şeytan aleyhi’lla’ne, öyle haset etti ki;

- Ben Âdeme secde etmedim, Cenabı Hak beni kulluktan reddetti,
o, Rabbimden uzaklaştırdı, lanetledi. Hz. Âdem girdi cennete zevk ü
safa içerisinde. Ben bu hali sana koyar mıyım,

diyerek dolanıyor. Niyeti, cennete girsin düşmanlık yapsın, kandır­sın, aldatsın.

Giremiyor.

Bir gün tavus kuşu cennetin kapısında, dışarıya çıkmış.

Cennetin kapısında iken tavus kuşunu görmüş.

Tavus kuşuna şöyle bir ifadede bulunmuş, kâfi r:

- Ey tavus kuşu, çok güzelsin, çok süslüsün ama bu güzellik, bu süs
sende kalmaz.

-  Eee ne olacak? Demiş tavus kuşu.

-  Ölürsün. Demiş şeytan.

-  Ölüm nedir? Ölüm nasıl bir şeydir?

 

-  Ölüm; senin canın cesedinden çıkar, cesedin çürür yok olur gi­dersin.

-  Bunun çaresi nedir? Ölmemek için.


50


Gülden Bülbüllere


- Onun cennette ilacı var, ölmemek için çaresi var diyor, onun cen­
nette ilacı var. Beni cennete sokarsan, ben o ilacı söylerim, yersin, bir
daha ölmezsin.

Tavus kuşunun cesedi küçük olduğu için gücü yetmiyor, şeytan aleyhi’lla’neyi cennete sokamıyor.

Ama yılanın büyük cesedi var. Gidiyor yılana anlatıyor. Yılanı ça­ğırıyor “gel diyor, cennetin kapısında böyle birisi var böyle böyle…” diyor, yılanı kapıya getiriyor. Şeytan yılana da aynı ifadeleri, sözleri söy­lüyor.

Yılan da kanıyor onun sözüne ve yılan da soruyor.

- Seni nasıl cennete sokayım?

“Sen” diyor, “ağzını aç ben küçülürüm, senin ağzına girerim, beni cennete sokarsın.”

Yılan ağzında şeytanı cennete sokuyor.

Hz. Âdem’i öyle sefa içerisinde görünce:

-  Ya Âdem zannetme ki bu keyif, bu sefa, bu sürur sende kalsın…

-  Ne olacak? Diyor.

-  Ölürsün, diyor.

-  Ölüm nedir?

Duymamış, bilmemiş, Cenabı Hak bildirmemiş.

- Ölüm, senin cesedinde canın var, O çıkınca cesedin çürür, yok
olur gidersin.

- Bunun ilacı şu buğday tanesidir. Yersen ölmezsin.
Hz. Âdem hiç inanmıyor.

Diyor ki: “Rabbim bunu bana yasakladı.”

Cenabı Hak Hz. Âdem’e “Bu cennette sayısız nimetler var, hepsi senin için helaldir Ya Âdem. Hepsinden ye, iç; fakat bu buğday tane­sinden yeme” demişti.


Tasavvuf Sohbetleri 4


51


Buğday da ağacın başındaymış o zaman, taneleri yumurta kadarmış,

- Bundan yeme!

Cenabı Hak bunu emretmiş, yemiyor.

Hz. Havva anamız kanmış, buna kanıyor. “Ya Âdem” diyor, “gel yiyelim, ölmeyelim” diyor.

Hz. Âdem itiraz ediyor:

- Ya Havva, Rabbim bunu bana yasakladı.

Fakat o şeytan nefsine vesveseyi veriyor, ümidi veriyor, ye ki ölme-yesin diyor.

Hz. Havva yemeye teşebbüs ediyor, en evvel de Hz. Âdem’e yedir­mek istiyor, koparıyor buğday tanesini ona veriyor.

Hz. Adem yemiyor.

Hz. Havva kendisi yiyor.

Onların inançları, itikatları; buğday tanesini, Cenabı Hak, bizatihi kudreti lisanı ile “Ya Âdem, buğday tanesini yeme” demiş, emretmiş.

Tabi yiyince, sanki aniden onlara bir afat, bir bela geleceğini bili­yorlar.

Hz. Âdem bundan korkaraktan buğday tanesini yemiyor, Hz. Hav­va anamız yiyor.

Bekliyorlar ki Hz. Havva’ya şimdi Cenabı Haktan bir gazap ge­lecek…

Biraz bekliyorlar ki bir şey olmuyor, bir şey yok…

Hz. Havva bundan cesaretleniyor, ikinci bir buğday tanesini kopa­rıyor Hz. Âdem’e sunuyor:

-  Ye Yâ Âdem!

-  Yemem ya Havva, Rabbim yasaklamıştır.

İkinciyi de yiyor, yine biraz daha bekliyor, yine bir şey olmayınca, bir değişiklik olmayınca diyor ki “Sen ne kadar korkaksın, bak ben iki tane yedim bir şey olmadı”.


52


Gülden Bülbüllere


Üçüncüyü koparıyor ona ısrarla ağzına veriyor,

Üçüncüyü Hz. Âdem yiyince, hemen mübarek vücudunu bir titre­me alıyor.

Cenabı Hakkın gazabı geliyor.

Öyle elbiseleri varmış ki, hülleleri Hz. Âdem’in, başında bir taç varmış, bütün dünya, dünyanın bütün varlıkları o tacın kıymetinde olamazmış.

O taç gidiyor başından, belinden hülle, kemer gidiyor.

Üzerinden elbiseleri hep soyulup alınıyor.

Hep götürülüyor, üryan kalıyor.

Üryan kalınca kendisinin edep yerini muhafaza etmek için ağaçlar­dan yaprak bile alamıyor.

İncir yaprağından bir tane koparıp edep yerine tutuyor, bir yere giz­leniyor.

Cenabı Hak soruyor:

-  Ya Âdem kimden kaçıyorsun? Niye gizleniyorsun?

-  Ya Rabbi, sen padişahtan kaçmam, ama isyan ettim, günahımdan utanıyorum, onun için gizleniyorum.

-  Niye yedin ya Âdem, ben sana buğdayı yeme dedim, niye yedin?

 

-  Havva yedirdi Ya Rabbi. Havva’ya:

-  Niye yedirdin? Havva:

-  Şeytan dedi.

-  Benim düşmanımı niye soktunuz bu cennete?

-  Kim soktu?

-  Yılan soktu.


Tasavvuf Sohbetleri 4


53


Yılana da:

-  Sen niye soktun? Yılan da diyor ki:

-  Tavus kuşu getirdi.

Hep birbirlerine suç atıyorlar, hepsi suç ortağı oluyorlar.

Cenabı Hak bunların dördünü de cennetten atıyor, iblisi lanet ka­pısından atıyor, yılanı hışım kapısından atıyor.

En büyük cezayı yılana veriyor Cenabı Hak, diyor ki:

- Git yeryüzüne ayaklarını senin yok ettim, sürün yerde! İnsanoğul-
ları da senin taşla başını ezsin.

Onun için işte yılanın insana böyle soğuk gelmesi, düşmanlığı ora­dan geliyor.

Hz. Âdemi de Hindistan’da Serendip dağına indiriyor, Hz. Havva’yı Cidde’ye indiriyor. Ceza veriyor.

200 sene Hz. Âdem ağlayıp sızlayıp geziyor. Nedenleri,

Bir taraftan günaha, yapmış olduğu kusura,

Bir taraftan cennet gibi çok zevkli, sefalı yerden indiği bu süfl i âleme, dünyaya,

Üçüncüsü de Hz. Havva’yı çok seviyordu, ondan ayrıldığı için. Al­lah bir muhabbet vermişti, Hz. Havva’yı sevdirmişti.

Bu üçü birleşince, Hz. Âdem’i 200 sene ağlattı, inletti, sızlattı.

200 seneden sonra, Arafat dağında (hacılar farz olarak gidip de o mekânda, o günde, vakfeye duruyorlar,) Cenabı Hak onu aff ediyor.

Hz. Âdem’i aff ediyor ve Hz. Havva ile de orada buluşuyorlar.

Hz. Âdem Hindistan’dan Serendip dağından geliyor. Arafat dağı Mekke’nin 25 km mesafesinde, küçük, ufak bir dağ, ama çok kayalık, büyük kayalar var.

Hz. Havva da Cidde’de. Mekke’ye 70 km’dir. Arafat dağı da 25 km. hepsi 100 km.yi bulur.


54


Gülden Bülbüllere


O ancak o kadar gelebilmiş. O da Hz. Adem’i arıyor.

Orada buluşuyorlar. Cenabı Hak da bunların günahından geçiyor, bağışlıyor.

Ama işte, hikmet bunlar…

Hz. Âdem 200 sene ağlıyor da, cennette görmüş olduğu bir yazı hatırına gelmiyor, O:

“Lâilahe illâllah Muhammedür Resulullâh.”

yazısını cennette okumuştu, görmüştü. Hatırına gelmiyor.

Cenabı Hakkın muradı ilahiyesi, 200 seneden sonra, demek ki ta­mamen takdiri ilahi böyle, o yazı aklına geliyor.

Peygamber efendimizi şefi i getiriyor.

“Onun hürmetine beni aff et1” diyor.

Cenabı Hak ‘da “Ya Âdem, sen bunu nereden bildin?

Hz. Adem diyor ki:

- Cennette senin isminle ismi yazılmıştı, ondan anladım ki senin hazretin indinde Ondan daha sevgili kimse olamaz.

Hz. Âdem aff ediliyor.

Hz. Âdem’e 10 tane suhuf iniyor, geliyor.

O şeriatı, evlenmesi, çalışması, yemesi, içmesi.

Buğday taneleri cennetten geliyor, ekiliyor. Hz. Âdem’in ziraatı, çiftçiliği, onunla başlıyor.

İşte buradaki maksadımız; bir noktaya getirmek istiyoruz, bize la­zım olan, çok mühim, çok önemli bir noktaya getirmek istiyoruz.

Hz. Âdem’e suhuf indi; her şeyi Cenabı Hak emrediyor, yemesini, içmesini, ibadetini.

İblis aleyhi’lla’ne de, evvela Cenabı Hak’tan şunu diledi:

1 Taberani


Tasavvuf Sohbetleri 4


55


- Ya Rabbi ben Hz. Âdem’in yüzünden bu felakete uğradım, gadaba
dücar oldum, Rahmetinden uzaklaştım.

Rahmetinden uzaklaşmak demek, yani ebedi cehennem, en büyük azap ona olacak, daha hiç de kurtuluşu yok.

Bunu bildiği halde, “Ya Rabbi dünyada benim isteğimi ver, muradı­mı ver, ahirette bana en büyük azabı yap2

Cenabı Hak’tan bunu istedi, onun için Cenabı Hak, “iste vereyim”, diyor (talebena vecedena), şeytan bunu istedi.

Cenabı Hak “peki, sana kıyamete kadar ömür verdim3” dedi.

Şeytan bir de şunu istedi:

- Bana bir fırsat ver, mühlet ver, Hz. Âdem ve Âdemin zürriyetinden
intikamımı alayım.

Onu da verdi.

Onu da verince, işte burada Hz. Âdem:

- Ya Rabbi ben cennet gibi emniyetli mülkünde bunun şerrinden
kurtulamadım. Ya Rabbi, sen ona, o yetkiyi verdiysen ben ve evlatlarım
nasıl kurtulurlar?

Cenabı Hak kurtulması için şöyle buyurdu:

- Benim ve habibimin ismini anarsanız, bu ona karşı sizin silahınız-
dır, size yanaşamaz, bir şey yapamaz.

Cenabı Hak şeytana o yetkiyi verdi, ama Hz. Âdem’e de bu yetkiyi verdi.

Bizim için önemli; şeytanın vesvesesinden, cin, şeytan bunların şer­rinden- vesvesesinden kurtulmak için “kul eüzü bi rabbinnas” suresinde Cenabı Hak cinler ile şerli insanları, isyan eden, günah eden insanları bir zikrediyor, bunlardan da sakınmak lazım.

2  Bakara 2:201

3  Hicr 15:37


56


Gülden Bülbüllere


Ancak

Dedi tevhîdin ile kurtulasın Evlatların nasıl kurtulacak bunun şerrinden Ya Rabbi? Yazıcıoğlunun eserinde böyle geçiyor.

Dedi tevhîdin ile kurtulasın,

Resulümdür Muhammed hak bilesin Bir de şeytan şunu sordu:

- Ya Rabbi ne yiyip ne içeceğim? Kıyamete kadar yaşayacağım dün­
yada benim yiyeceğim içeceğim ne olacak?

Ona da bak şöyle buyurdu:

- Ya mel’un, senin yediğin ve içtiğin de; benim ve habibimin ismini
anmadan yiyenlerin içenlerinki senin olsun.

İşte demek ki burada biz eğer gafi l yersek, nefsimize yediriyoruz.

Şeytana, nefse yediriyoruz.

Şeytan deyince, iblis deyince ikidir: Surî ve Manevi.

Surî, o iblis aleyhillane. Surî yani surette olan, dışarıda, zahir.

Manevi şeytan da bizim nefsimiz, kendi arzuları, nefsimizin arzula­rı, gayrimeşru arzularıdır.

Onun için biz de şimdi gafl etle yersek nefsimize yedirmiş oluruz.

Eğer rabıta ile huzurla yersek nefsimize yedirmiyoruz, ruhumuzun gıdası oluyor.

Nefsin gıdası zulmettir, ruhun gıdası da nurdur.

Nefi s nurdan gıda alamaz. Zaten Ruh da zulmetten gıda almaz. Ruh istemez zulmeti. Onun gıdası zulmet değil, istemez.

Ama nefi s de ruhtan gıda alamaz.

İşte insan gafi l yerse nefsine yedirmiş oluyor, ayık yerse ruhuna ye­dirmiş oluyor. Çünkü rabıta ile huzurla yenilen içilen nimetin zulmeti gideriliyor.


Tasavvuf Sohbetleri 4


57


Bakın bu o kadar önemli ki;

Ehli tarik olan bir kimse, şüpheli olan bir nimeti, gerçi şüpheden sakınacak, şüpheli bir şey yemeyecek ve sakınacaktır.

Ama icabında, yani şüphesiz bir şey bulamıyor.

Herhangi bir gayrimüslimin evine misafi r gitmiş,

Ya terki salat, beynamaz, yani namazsız, abdestsiz olanın evine mi-safi r gitmiş. Onun neyse yemeğini yiyecek.

Ne yapması lazım?

Küçük silsileyi okunduğu zaman, o nimet temizleniyor.

Bu kadar önemlidir.

Rabıta ile olunca o temizleniyor. Sonra rabıta, huzur, yenen bir ni­metin önündeki zulmetini gideriyor.

Kendi kazancı olsun, başkasının kazancı olsun, ama başkası değil, şüpheli değil kendi kazandığını da, helal kazanmış olduğu nimeti de gafi l yerse, yine o da nefsinin gıdası olur.

Bizim büyüklerimizden, şah dedelerimizden, Abdurrahman Tagi hazretleri,

(Bitlisin Nurşin kasabasında oturanların hepsi bunun talebeleridir, onun halifelerinin halifeleri, evlatları, torunlarıdır)

evvela başka bir tarikata, cehri tarikata, riyazet tarikatlarından birine hizmet ediyormuş.

Hangi tarikatta ise, riyazeti çok yapmış.

Kendisi de zaten büyük bir âlim, ismi asrın müceddidi geçiyor. Her asırda bir müceddid geliyor. Bir asrın müceddidi imiş.

Silsilede geçiyor:

“ Ve ila ruhi sultan’l- arifi n ve kutbil aktabil vasılin....Müceddidi asar’s- selefi vet tabiine,…..”

Müceddid geçiyor.


58


Gülden Bülbüllere


Böyle olduğu halde kendisi mübarek, riyazet tarikatında çalışmış, uzun yıllar boyu nefsinin istediklerini yedirmemiş ve nefsine doyunca­ya kadar ekmek de yedirmemiş.

Neticede Gavsı Azama gelmiş ve Gavsı Azam Seyyid Sıbgatullah Arvasi Hazretlerine mürit olmuş.

Fakat O mübarek (Sıbgatullah Arvasi Hazretleri) tebliğe çıkmış. Halk arasında Abdurrahman Tagi Hazretlerine ise Molla Abdurrahman deniliyor.

Beraber tebliğe çıkmışlar, kırk gün kırk köyden geçmiş ve kırk köye uğramışlar, her gün bir köyde kalmışlar. Meşayih için tebliğ sünnettir.

Her köye gittiklerinde, bizim orada meşhurdur, usuldür, alışkanlık­tır, bir büryan, yani bir kuzuyu veya koyunu keserler, yüzerler, hiç par­çalamadan, tandır vardır yere gömülü, oraya asarlar üzerini kapatırlar, hiç hava almaz. Orada onun buharı ile büryan pişer. Altına da bir kap korlarmış, yağı akarmış oraya, onunla da pilav yaparlarmış. Çok lezzetli oluyormuş, Etlerin içerisinde en lezzetlisi oymuş. Her gitmiş olduğu köylerde bunu yapmışlar.

Abdurrahman Tagi Hazretlerini alıyor yanına, “Gel Abdurrahman buraya otur diyor”, sağına veya soluna neyse, alıyor, o büryanın yu­muşak yerlerinden mübarek elleri ile koparıyor ve önüne yığıyor. “Ye Abdurrahman” diyor. “Sen uzun yıllar boyu et yemedin, et hasretini çektin ye” diyor. Buna kırk gün kuzu döşü yediriyor, yumuşak etin yanlarını yediriyor.

Kırkıncı gün hangi köyde ise teveccüh yapılıyor, işte bizim yapmış olduğumuz teveccüh gibi, işte buna teveccüh edince, evliya eli sırtına vurunca fethi bâb oluyor, kalp gözü açılıyor. Kalbi açılınca o kendisi ne yapıyor? Ellerini dizine vurup hayıfl anıyor.

- Eyvah, yıllar boyu ben riyazet yaptım, boşunaymış. Kırk gündür bana kuzu döşü yediriyor, bir şaplakta (teveccühte sırta el vurma) beni arzuma, bir şaplakta beni nimetime ulaştırdı.

Onun için burada bizim için rabıta çok önemlidir.


Tasavvuf Sohbetleri 4


59


Bizim tarikatımız rabıta tarikatı, yani şeriatsız bir halimiz olmayacak.

Asla şeriata mugayir hiç bir halimiz olmayacak, sözümüz, hareketi­miz olmayacak.

Ondan sonra,

Bizim tarikatımız sohbet tarikidir.

Hatmemiz büyük emir, hatme tarikidir.

Bizim tarikatımız rabıta tarikatıdır.

Zahir şeriatta bir noksanımız olmayacak, buna dikkat edin, çünkü şeriatsız olmaz. Bir insanın şeriatta eksiği oluyorsa tarikatta ona yer ver­mezler. Hiç ona bir ayaklık yer vermezler.

Tarikata, şeriatın tekemmül etmesi ile insan tarikata giriyor.

Şeriat ne?

Şeriatta ilim, amel ve ihlâstan ibarettir.

İlim de, şimdi dersiniz ki “biz alim değiliz”,

İlimden mana, Allah’ı bilmek, Allah’ı bulmaktır.

Allah’ı bilmek Allah’ı sevmek ile Allah bilinir.

Allah aşkı ile Allah bilinir ve Allah aşkıdır Allah’ı bulduran.

Onun için evet, tariki hatmeye devam ederse ihvan, o zaman ne olur? Sohbet olur.

Hiçbir sohbet olmazsa, madem ki bizim hatmede silsile okunuyor o büyüklerin isimleri okunduğu zaman teşrif ederler, revhaniyetleri gelir. Boşuna gelmez onların ruhları.

Niçin?

Bak divanda Salih Baba Hazretleri ne buyuruyor:

Haber verir hakîkat illerinden

Sana çok tuhfeler ihsân eder şeyh Tuhfe: hediye, sana çok hediyeler ihsan eder.

Seni hayvân iken insân eder şeyh

Gönüller şehrine mihmân eder şeyh


60


Gülden Bülbüllere


Bunun anlamı şu bir insan 60 yaşına gitmiş her melâneti işlemiş, bütün günahı kebairleri işlemiş, o kadar isyanı yapmış.

Hiç alnı da secde görmemiş, Rahmana secde etmemiş.

Allah hidayet etmiş. Onun gönlünde Cenabı Hak bir muhabbet, Allah sevgisi, Allah – Resulullah sevgisi tecelli etmiş.

O zaman ne olmuş?

Meşayih haktır, tarikat haktır, inanaraktan gelmiş, girmiş.

Girince ne yapıyor? Bak meşayih onu ne yapıyor?

Ona boy abdesti aldırmakla tövbe namazı kıldırmakla ne oluyor?

Bütün 60 senelik isyanı yok oluyor, gidiyor. Allah bağışlıyor.

Ne kaza namazı kalıyor. Niçin kaza namazı kıldırmıyor bizim bü­yüklerimiz?

Ama evvabin namazını kılın, teheccüd namazını kılın deniliyor, kaza namazı kıl diyen çıkmıyor.

Çünkü sen dünyaya daha yeni gelmiş gibi oluyorsun.

Buhara’da olan çok mühim bir şey, mezar taşlarına tarikat yaşlarını yazarlarmış.

Bizim tarikatımızın kaynağı Buhara’dan geliyor, Nakşibendi efendi­miz orada medfundur.

Buhara’da mezar taşlarında yazıyormuş:

3 yaşında, 5 yaşında, 8 yaşında, 10 yaşında, 15 yaşında, 30 yaşın­da… 30 u geçen yok!

Bunu bilmeyen gitmiş, mezara bir fatiha okurken kabristanda, yazı­ları görmüş, taaccüp etmiş,

- Bu insanlar böyle genç ölüyorlarsa bu nesil nereden geliyor?

Oranın halkının birine sormuş,:

-  Niçin buranın insanları böyle genç ölüyorlar?

-  Sen ne anladın bu yazılanlardan?


Tasavvuf Sohbetleri 4


61


- Onların gerçek yaşları değil, tarikata girdikten sonraki yaşlarıdır. Tarikattan evvel geçen ömürlerini saymıyorlar.

Allah’ın emirleri tutulmadığı zaman ne cezası, ne günahı var bunları bileceğiz.

Dikkat edilecek, günahtan kaçınacağız, vebalden kaçınacağız, ha­ramdan kaçınacağız. Namazımız bulunacak, sünnetleri işleyeceğiz, zik­rin tespihin hizmetini göreceğiz.

İcabında insan beşerdir hasta olabilir yolcu olabilir ve bu nedenle namazını kaçırabilir. Onu kaza edecek, sonraya bırakmayacak.

Seni hayvân iken insân eder şeyh Gönüller şehrine mihmân eder şeyh İçirip bir kadeh aşkın meyinden Gedâ iken seni sultân eder şeyh

Geda kuldur, köledir, O ise mürebbidir. Ama bilsen de söylenmez bunlar.

Muhakkak ve muhakkak ki bizim silsilede okunduğu zaman, O isimler, okunan büyük zatlar, büyüklerimiz, büyük şeyhlerimiz, hep teşrif ediyorlar.

Olârın ruhlarının yok karârı

Dolaşırlar zemîni âsumânı

Olar bu âlemi devran ederler

Ararlar derde düşen nâ-tüvânı

Yeter ki biz dertli olduğumuzu bilelim.

Dertli olmak nedir?

“Kusurumuzu bilmemiz, noksanımızı bilmemiz”.

Bilelim ki, ondan sonra biz onların himmetlerini cezb edelim.

Onlar boşuna hatmi haceye teşrif etmiyorlar.

Bizim tarikatımız şeriat tarikatı, zahir şeriate dikkat edin eksiklik bırakmayın bildiklerinizi yapın bilmediklerinizi Allah size bildirir.


62


Gülden Bülbüllere


Cenabı Hakkın vaadi var. “Herkes bildiğinin âlimidir herkes bildik­leri ile amel ederse bilmediklerini biz azimuşşân ona öğretiriz4” buyu­ruyor.

Zaten rabıta sahibi eğer rabıtasına sımsıkı sarılmışsa, bağlanmışsa, onun hakkında hayırlı olmayan bildikleri varsa unuttururlar, hakkında hayırlı olan bilmedikleri varsa onu da bildirirler, öğretirler.

Biz sahipsiz değiliz, biz sahipliyiz.

İşte tariki şeriat, tariki hatme,

Hatme tarikatımızın büyük amelidir. Hatmeye devam eden bir mü­rit sürüden ayrılmış olmuyor.

Hatmeye gitmezse sürüden ayrılıyor, sürüden ayrılanı da kurt yer.

Nefsim bana râm ol düşme teşvîşe

Hep fâsiddir bu kurduğun endîşe

Sürüsün yedirmez kurt ile kuşa

Pîr-i Sâmî gibi arslanımız var

Evliyaullah bir manevi çobandır, müritler ise onun sürüsüdür.

Hatmeye ihmallik etmeyin, hatmeye gidince orada muhakkak soh­bet vardır. Sohbet olunca rabıta kuvvetlenir, rabıtaya olan sevgi artar.

Bir ihvan amelini işlemezse, hatmeye gitmezse, ihvanlardan ayrılırsa Allah korusun onun muhabbeti azalır.

Ama ihvan hatmeye giderse, hatme amelini işlerse, onların tarikata meşayihe olan sevgileri muhabbetleri çoğalır, rabıta kuvvetlenir.

Bizimde vasıtamız rabıtadır. Al benliğimizi gitsin irâde Arz eyle cemâlin irgör murâde Vasıtamız sensin iş bu arâde Eriştir menzil-i a’lâya bizi

4 Camiül-ûlüm vel Hikem C.1 S.342


Tasavvuf Sohbetleri 4


63


Kul ile Allah arasındaki rabıtayı Evliyaullah sağlıyor. Kulu Allah’a sevgi ile bağlıyor ve kulu Allah’a o sevgi ile götürüyor.

Yani, Allah’ı kula sevdiriyor ve kulu Allah’a ulaştırıyor.

Cenabı Hak buyuruyor, “kulum beni sev, sevdiklerimi sev, kulları­ma sevdir.”

Çok dikkat edin, gafi l olmayın, ancak ayık olmak için rabıtayı hiç unutmayacaksınız. Bak bizde “rabıtayı hayal” var.

Niye rabıtayı hayal? Hayal demek, düşüncedir. İnsan neyi düşünebilir?

Görmüş olduğu bir şeyi düşünebilir. Görmemiş olduğu bir şeyi dü­şünemez, hayal edemez.

Onun için Halikımız Allah, bütün mükevvenatı yoktan var etmiş­tir. Cenabı Hakkı biz düşünemeyiz.

Nasıl düşüneceksin, düşün bakalım?

Nerede düşüneceksin? düşünmek için ona bir mekan tayin edecek­sin ki düşünesin, ona bir sıfat tayin edeceksin ki düşünesin.

Bu iman mıdır?

İman; Allah, Cenabı Hak, noksan sıfatlardan beridir. Ona hiç bir sıfat isnat edemezsin, bu küfürdür. Ona hiç bir mekan isnat edemezsin, bu küfürdür.

Onu nasıl düşünüp, nasıl hayal edeceğiz?

Ancak Evliyaullahı düşünebilirsin.

“Evliyaullah Cülus-ı Hüdadır”.

Cenabı Hak, Evliyaullahın kalbindedir, gönlündedir.

Onun için Evliyaullahın kalbine girmek, Allah’ı bulmaktır. Aynı şe­kilde Evliyaullahın kalbine girmek Resulullahı bulmaktır.

O da ne ile? Çok sevmekle,


64


Gülden Bülbüllere


Çok itaat etmekle ve

Evliyaullahın şerefi ni muhafaza etmekle, mümkündür.

Şeyhi şeyh eden mürididir, Müridi mürit eden de şeyhidir.

Bunun anlamı şudur ki, bir mürit bir meşayihten ders aldığı zaman, tarikata girmezden evvel, ders almazdan evvel ne kadar beğenilmeyen hoş görülmeyen sözleri, hareketleri, neleri varsa onları terk etmesi lazım ki, o zaman şeyhini beğendirirsin, o şeyhini kazanç kâr sahibi etsin.

Yalnız mürit mürşidini kazanç kar sahibi edemez, ama ne olur? Teşvik olur, meşayihe mürit toplar.

Meşayihe mürit toplamakla meşayihinin ne kârı olacak? Vardır. Peygamber efendimiz buyuruyorlar ki,

“Ben ümmetimin çokluğu ile iftihar ederim. Evlenin çoğalın, üm­metimin çokluğu ile iftihar ederim. Benim ümmetim bütün peygam­berlerin ümmetinden daha fazla çoğalmasıyla iftihar edeceğim, sevinç duyacağım, sevineceğim”.

Öyleyse, Evliyaullah da müridinin çokluğu ile iftihar ediyor ancak kârı bu oluyor.

Ama bir mürit de meşayihine mürit toplamak için örnek olacak, halkı teşvik edecek.

Kendisi tarikata girdiği zaman, o tarikatın ve meşayihinin şerefi ni muhafaza ederse, işte halk onun etrafı, çevresi ne yapar? Der ki:

- Ahmet efendi veya Mehmet efendi bak tarikata girdi ne kadar dü­zeldi bu adam, ne kadar ahlak-ı hamide sahibi oldu, ne güzel sözleri var, ne güzel işleri var, ne kadar hürmet ve tevazulu, ne itaatli insan oldu.

Bunun denilmesi meşayihine sekiz, on tane mürit getirmektir. De­mek ki insanın çevresi var, o getirmiş olduğu sekiz on tane müridin her birisi, geldiğinde sekiz, on tane daha getirirse, yekun teşkil ediyor.

Onun için tarikatımızda amelimiz ve hizmetimizden (amelimiz ve hizmetimiz olacak) daha da önemli olanı ahlakımızdır.

Amelimizin, hizmetimizin makbuliyeti ahlakımızla, güzel ahlakı­mızla olacaktır.


 


 


Gam Gelmez Dememişler, Gam Eğlenmez Demişler

Adana, 1990

C

enabı Allah “kulum iste ki vereyim” diyor (talebena vecedena). İs­teklerimiz bizi aldatmasın. Gayemizi bilelim, isteğimizin ne oldu­ğunu bilelim.

Bizim ruhumuz var, cesedimiz var. Ruhumuzun bir isteği vardır, cesedimizin de;

Nefi s demek, ceset, cisim demektir,

Nefsin çok arzuları var, istekleri var ama bunlar aldatıcıdır.

Ama ruhun bir isteği vardır. O, aldatıcı değil. Fakat işte bu ameller gibi onu bilsek de, onu istesek.

Tarikat ruh ile, şeriat ceset iledir.

Mürit, Talib, cismiyle şeriatta, ruhuyla tarikatta, sırrıyla ila vuslatta olacakmış.

Talib kim?

Hani Cenabı Hak, “Kulum iste vereyim” buyuruyor.

Talib demek; Hakkı talep eden, Allah’ı talep eden.

Niye?

Allah’tan geldik, talebimiz odur zaten.

Niye derslerimizde tespihin her yüz başında imameye gelince “ilahi ente maksudî ve rızake matlubî” diyoruz?

Madem ki “yarabbi maksadım sensin, rızanı isterim” diyoruz. Sözü­müzde sadık olalım, kâzib olmayalım.

Onun için işte burada talip demek: Hakkı talep edendir. Fakat Hak talibine şartlar vardır: Hak talebine şartlar koşmuşlar.


66


Gülden Bülbüllere


Nasıl şartlar koşmuşlar?

  1. Daima vudu-abdestli olması gerekir. Şeriatımızda da zaten “Ab-dest Müslüman’ın silahıdır”. Abdestli olan bir Müslüman her ibadete hazırdır, gafi l değildir. Allah’tan gafi l değildir. Çünkü abdestli olduğu için, her ibadete hazırdır. Daima vudu-abdestli olması budur.
    1. Lokmada ihtiyat
    2. Hıfz-ı Nispet

Talibe bu üç şart koşulmuştur.

Talip kim?

İşte bir mürit. Tarikata girmiş, Cenabı Hakka ulaşmak isteyen bir mürit.

Çünkü tarikatsız insanlar Allah’a ulaşamazlar.

Allah’tan ruhumuz gelmiş, yine Allah’a ruhumuz gidecek.

Ceset Allah’a gidecek değil. Cesedi Cenabı Hak topraktan halk et­miş, yine toprak olacak.

Ama ruhumuz Allah’tan gelmiştir, Allah’a dönecektir.

Bakın şimdi: Şeriat, tarikat, hakikat, marifet var.

Şeriattan başlıyor. Ama tarikat olmasa, insan hakikate ulaşamıyor. Hakikate ulaşamazsa, işte ruhu nereden geliyor? Ruh nimetine malik olamıyor.

Ruh nereden gelmiş? Allah’tan gelmiş, Allah’a gider. Hakikate ula­şırsa Allah’a gider. İnsan tarikatla hakikate ulaşıyor.

Onun için işte; hıfz-ı nispet var. Daima vudu, abdestli olmak, bir de lokmada ihtiyatlı olmak var.

Lokmada ihtiyat; helal kazanacak. Lokması helal olacak. Helal kaza­nıp, helal yiyecek ve şüpheden de sakınacak.

Bir var ki biliyoruz helal, onu yapıp işleyeceğiz.

Bir var ki biliyoruz haram, ondan kaçınacağız.


Tasavvuf Sohbetleri 4


67


Bir de var ki helal mıdır, haram mıdır? Şüpheli. Zamanımızda bu çok işte! Helal lokma kalmadığı için, haram var, bir de şüpheliler var.

İnşallah Cenabı Hak haram lokma yiyenlerden etmesin.

Cenabı Hak haramdan bizi korusun, muhafaza etsin, zamanımız çetindir. Şimdi korunmak, helal lokma bulmak, çok çetindir. Ama işte şüpheliler var. Helal mıdır, haram mıdır, şüpheli. Ondan da sakınmak lazım.

Nakşibendi efendimizin emri kelamıdır. “ibadet on cüzdür, dokuzu helal lokmadır”.

Yani bir insan ne kadar yaşarsa yaşasın, ömrü boyunca Allah’a olan ibadetinin, itaatinin onda dokuzu helal lokmadır.

Bedeni amel, bir de mali amel var insanlarda değil mi? Gerek bede­ni ameli olsun, gerek mali ameli olsun, ömrü boyunca yapmış olduğu ibadetin, itaatin onda dokuzu helal lokma.

Öyle buyuruyorlar ki bir insanın kursağına, yani midesine bir ha­ram lokma gittiği zaman, onu kırk gün boyunca kanına aksediyor ya! Mideden kana geçiyor, kandan da iliğinden, damarından kırk günde temizlenirmiş. Kırk gün sürermiş. Onun için o kırk gündeki ibadeti makbul olmuyor. Helal lokma yemediği için.

Onun için “ibadet on cüzdür dokuzu helal lokma” buyrulmuş. Lok­mada ihtiyat da budur.

Bir de hıfz-ı nispet vardır.

Hıfz-ı nispet de: sana verilen muhabbeti muhafaza edeceksin.

Madem ki tarikata girdin bu muhabbeti nereden aldın sen?

Meşayihten!

Çünkü meşayihe olan muhabbet Allah’adır, meşayihe olan sevgi Allah’adır.

Cenabı Hak öyle buyuruyor. “Kulum beni sev, sevdiklerimi sev, kul­larıma sevdir”. Ey kulum beni sev ki, sevdiklerimi de sevesin. Sevdikle­rimle beni seversin, kullarıma da beni sevdirirsin, buyuruyor.


68


Gülden Bülbüllere


Onun için burada Hıfz-ı nispet sana verilen, meşayih vasıtasıyla sana gelen muhabbeti muhafaza edeceksin.

Tabii muhabbet kalpte bir ışıktır, bir nurdur. Muhabbet, göremiyo­ruz ama, ancak biz bunun tadını tadıyoruz, seviyoruz değil mi?

Ama bunun cismi kalpte bir nurdur, ışıktır. Allah’ın nuru, yanan ışıktır. İşte bunu muhafaza etmek için, söndürmemek için, hıfz-ı nis­pet, muhabbeti muhafaza etmek gerekir.

Bunun da iki yönü var: Birisi şu ki, muhabbeti, yine sözüyle, hare­ketiyle, hali, fi ili, ameliyle muhafaza ediyor. Bir de hali, fi ili, ameliyle terakki ediyor. Yani bu muhabbeti insan muhafaza ederse o büyüyor. Büyüye, büyüye, büyüyor. Muhabbetin büyüdükçe kalbi de büyüyor. Muhabbet çoğaldıkça, kalbi de büyüyor.

Çünkü insanlarda mide var ya, ne istiyor? Su istiyor. Peygamber efendimiz buyuruyor ki: Mideyi üçe taksim edin. Midedeki boşluğu üçe taksim edin. Bir payını ekmekle, bir payını suyla, bir payını te-neff üsle. Hiç birinin hakkını birine geçirmeyin buyuruyor. Bir payını yemekle, bir payını suyla, bir payını teneff üsle. Madem ki böyleyse, demek ki midenin bir hazmı var. Herkesin midesi de bir olmaz. Bazı insanın midesi var ki fazla alıyor büyük, bazı insanın midesi var, küçük, cismi küçük, midesi de küçük. Bazısı cesedi büyük, midesi de büyük oluyor. Bazı insanlar var ki yüz gram bir şeyle doyar. Bazıları var ki bir kiloyla doyar. Bazıları da var ki bir kiloyla doymaz.

Onun için burada insanlardaki muhabbet de böyledir. Kalbindeki muhabbeti muhafaza ile o kalp büyüyor. Mide gibi değil ki, mide bü­yümüyor, ama kalp büyüyor. Kalbin de bir cismi var, midenin de bir cismi var. Ama midenin cismi büyümez. Yalnız kalbin cismi büyür.

Yine cisim olarak büyümez ama mana var onda. Cenabı Hakk’ın onda bir sırrı var, onda esrarı var. Gizli bir esrar var onda.

Sır ki nedir bu ondaki gizli sır, esrar?

Ondaki gizli sır, esrar şudur ki: Cenabı Hak hadis-i kutsi’de buyu­ruyor ki: “Ben arşa, kürse, levhe, kaleme sığmam. Mü’min kulumun


Tasavvuf Sohbetleri 4


69


kalbine sığarım1”. Demek ki bu ufacık et parçası, kalp ama, bu ne kadar manada büyüktür.

Mana ne? Madde ne? Madde görünenler. Mana görünmeyenler. Manada ne kadar bu kalp büyük ki artık yerlerden, göklerden, dünya­lardan, her şeyden bu kalp büyük.

Hiçbir mekana sığmayan Cenabı Hak “Mü’min kulumun kalbine sığarım” buyuruyor. Fakat bu kalp büyüyor işte. Manada, kendi sırrın­da, esrarında büyüyor. Cisim olarak büyümez.

Ama insanlar da büyük varlık. İnsanlar kıymetli varlık, insanlar çok güzel varlık. Fakat yine bu güzelliğini, yine bu büyük varlık olduğunu, yine kıymetli varlık olduğunu göstermiyor. Çünkü cesedi örtmüş, per­delemiş onu.

İnsanlarda üç sıfat vardır. 1) Hayvani sıfat, 2) Beşeri sıfat, 3) Meleki sıfat. Üçünü de zahirdeki bu ceset ne yapmış? üçünü de perdelemiş.

Hayvani sıfatta olanı da perdelemiş, insan kılığında gösteriyor.

Beşeri sıfatta olanı da perdelemiş bir insan olarak gösteriyor.

Meleki sıfata geçeni de perdelemiş, bir insan olarak gösteriyor.

Eğer bir insan meleki sıfata geçince bütün varlıklardan büyük oluyor.

İşte Cenabı Hak, “Biz insanı kıymetli halk ettik, biz insanı büyük halk ettik, biz insanı güzellerin güzeli halk ettik2” buyuruyor.

Fakat, yine Cenabı Hak “o çok büyük insan, o çok güzel insan, o çok kıymetli insanı esfele safi line düşürürüz3” buyuruyor.

Niye?

Çünkü kulluğunu yapmazsa, görevini yapmazsa, Allah’a olan kullu­ğunu yapmazsa, düşer, kıymetini kaybeder.

1  Alusi Ruh’ul Me’ani XX.101

2  Tin 95:4

3  Tin 95:5


70


Gülden Bülbüllere


Cenabı Hak buyuruyor: “insanlar ulvi, insanlar sufl i”. Ulvinin ma­nası, insanlar gökleri aşar, melekleri geçersiniz. Yani meleklerin üstüne çıkarsınız.

Melekler nerede?

Arş-ı Ala’da melekler var, Cenabı Hakkı zikr ediyorlar. Sayısı çok, Allah bilir.

Arş-ı ala büyük bir makamdır, böyle dünyalar gibi değil. Yüz bin tane dünya, yüz bin tane böyle kürre-i arz. On sekiz bin alem var, hepsi arş-ı alanın yanında yok oluyor.

Oradaki melekler, Allah’a ibadet yapıyorlar. Yalnız insanlar eğer me-leki sıfata ulaşıyorsa büyük oluyor.

Meleki sıfat demek; yani hakikate ulaşıyorsa;

hakikate ulaşınca insan ne oluyor? Allah’ın sıfatı ile sıfatlanıyor. Ce­nabı Hakkın sekiz sıfat-ı subutiyesi o insanda tecelli ediyor.

Onun için bu insan ne oluyor o zaman? Bu insan, arş-ı aladaki meleklerden, melaike-i mukarrebinden, büyük meleklerden de büyük oluyor.

Onun için bak “arş-ı muazzam başıdır” buyurmuş.

Kim bu?

Velayet sahibi, Evliyaullah, kamil insan.

Ama Cenabı Hak “biz insanı kıymetli halk ettik, biz insanı büyük halk ettik” buyuruyor.

Hangi insan?

İşte o sıfatla sıfatlanan insan. Allah’ın varlığına ulaşan insan. O za­man öyle büyük bir varlık oluyor ki; Allah’ın varlığından sonra en bü­yük varlık o insan oluyor. Allah’ın varlığından sonra en kıymetli varlık o insan oluyor.

Hem de niye olmasın? Cenabı Hak ne buyuruyor: “Habibim ben seni halk etmeseydim bu varlıkları halk etmeyecektim”.


Tasavvuf Sohbetleri 4


71


Ama bu varlıklar nereden halk edilmiş? Peygamber efendimizin var­lığından. En evvel Peygamber efendimizin nurunu halk etmiş, bütün varlıklarda onun nurundan halk etmiş.

Ama insanlar fenafi şşeyh, fenafi rresul oluyorlar mı? Oluyorlar. Ama evvel fenafi şşeyh olacak ki sonra fenafi rresul olsun.

Çünkü Allah’ın üç nuru var: esma nuru, sıfat nuru, zat nuru değil mi? Esma nuru Evliyaullahta’dır, sıfat nuru Resulullahta’dır. Zat nuru da Cenabı Hakk’ın zatının nurudur.

Ama yalnız Evliyaullah bu üç nuru da geçmiş. Esma nurundan da geçmiş, sıfat nurundan da geçmiş. Zat nurundan geçmiş ki buna ne deniliyor: fenafi llah, bekabillah, seyrilallah.

Bir de var ki fenafi şşeyh, fenafi rresul, fenafi llah. Bir de böyle.

İnsanlar bu üç nurdan geçtikten sonra büyük varlık oluyor işte. Ce­nabı Hakkın en büyük varlığı o insan oluyor.

Fakat bu kadar, Cenabı Hak bu insan için büyük nimetler halk et­miş, insanı böyle kıymetli halk etmişse, bu insan, bu nimetlere malik olmazsa kendisine yazık etmez mi?

Ehli küfrü koyduk bir tarafa. Zaten Cenabı Hak da ilmi ezelide onları bir tarafa ayırmış, seçmiş. Allah ruhları üç sınıf üzere halk etmiş: ehli dünya, ehli ahiret, ehli huzur.

Ruhu’l-beyan tefsirinde yazıyor. Ne yazıyor orada? Cenabı Hak ruh­ları halk ettiği zaman “elestü bi-rabbiküm” fermanında bir takım ruhlar “bela” demişler. Demeyenler daha çok olmuş. Küfriler, inanmayanlar, yani ehli dünya ehli küfür olan “bela” dememiş. Ama ehli ahiret, ehli iman, ehli huzur olanlar “bela; evet sen bizim Rabbimizsin” demişler.

Fakat orada ehli dünya, ehli ahiret, ehli huzur olanlar nerede?

Taa ilm-i ezelide, Cenabı Hakk’ın bir iltifatı, orada ayrılmışlar.

Nasıl ayrılmışlar?

Cenabı Hak ruhları halk etmiş, bütün ruhları halk etmiş. Tabi ruh­ları on bölüm yapmış, Cenabı Hak bu ruhlara dünya hayatını keşfettir­miş, dünyayı arz etmiş. Dünya hayatı budur diye onlara göstermiş.


72


Gülden Bülbüllere


Bunu alıyor musunuz? Kabulleşiyor musunuz? İstiyor musunuz?

Orda isteyen olmuş istemeyen olmuş. Ama on safın dokuz safı isti­yoruz demiş ayrılmışlar, dünyayı almışlar.

Fakat o bir saf almamış yani yüzde onu almamış, kabulleşmemiş. Onlara Cenabı Hak bu sefer ahireti keşif ettirmiş. Ahiret alemini, cen­net alemini. Onların da dokuzu ayrılmış ahireti istemiş. Fakat bir tanesi ahireti de almamış istememiş, istemiyorum ya rabbi demiş. Bunlar hep cilve-i rabbani.

Şimdi yüzde doksanı ehli küfür, ehli nar ayrıldı. Kaldı on’u. On’da dokuzu da ehli ahiret ayrıldı cenneti istedi onlar. Kaldı yüzde bir’i. İşte rakam büyüdükçe bu çoğalıyor. Yüzde bir olunca binde on olur değil mi? İşte böyle bunlara Cenabı Hak tekrar fermanı celili soruyor:

-  Ey kullarım! Siz dünyayı almadınız, ahireti de almadınız.

-  Ne istersiniz?

-  Yarabbi biz senin rızanı isteriz.

-  Evet siz benim rızamı istersiniz ama, benim rızam nerede, yine dünyada gidip kazanacaksınız.

Dünyada ruhlar ayıklanıyor çünkü. Orada ruhlar Cenabı Hakk’ın ancak kendi ilminde, kendi zatında, kendi azametindeydi. Ama eğer o ruhlar bu dünyaya gelmeseydi Allah’ın varlığı bilinmezdi. Çünkü Ce­nabı Hak “Biz insanları, cinleri halk ettik ki, bizi mabud bilsinler 4”. Bize itaat etsinler. Bir hadis-i kutsi var: Burada da buyuruyor ki: “Biz bir gizli hazineydik. Aşikar olmamız için insanları halk ettik5”.

Yani, biz bu insanlar, Allah’a şükür bak, Müslüman’ız, inanmışız. Fakat inanan var, inanmayan var. Bakın inanmayan Allah’ı inkar edip, tabiattan biliyor, tabiattan diyorlar. Ama inananlar için bütün bu var­lıklar Allah’ın varlığına bir ispattır, bizim için delildir. Bunlar olmasay­dı, biz olmasaydık, bu kainat olmasaydı, Cenabı Hak zatıyla beraber kalırdı, onun varlığı bilinmezdi.

4  Zariyat 51:56

5  Fususül Hikem Trc. C.1 S.43


Tasavvuf Sohbetleri 4


73


Demek ki bütün bu mükevvenatın halk edilmesi, Allah’ın varlığını evvel bildiriyor, sonra da aşikar ediyor.

Ama şeriat bildiriyor, tarikat aşikar ediyor.

“Biz bir gizli hazineydik. bilinmemiz için insanları halk ettik” buyu­ruyor. Bu tarikattır işte.

Çünkü ancak “Bir gizli hazineydik” fermanında nerededir? Bu gizli hazine Allah ise, bu gizli hazine nerededir?

Cenabı Hak: “Ben arşa, kürse, hiçbir yere sığmam” diyor. Ama yal­nız bak amentü billah ben Allah’a inandım, Allah vardır, birdir, orta­ğı, şeriki yoktur, mekandan münezzehtir değil mi? Böyle ama, Cenabı Hak “hiçbir mekana sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım” diyor. Onun için burada Allah ilmiyle de eşyayı ihata emiştir, azametiyle de ihata etmiştir.

Ama, ne zaman ki insanlar şeriat, tarikat, hakikate malik olursa, ha­kikate ulaşırsa bir insan, fenafi llah olursa bir insan. Neye benzer biliyor musunuz? Bir nehrin gidip deryaya karışması gibidir. Nehir deryaya karışmadan evvel onun bir cismi vardı, gücü vardı, sesi vardı, hareketi vardı. Deryaya karıştıktan sonra bunun daha gücü var mı? Var ama der­yadan alıyor o gücünü. Gücü de derya, sesi de derya, vücudu da derya değil mi? Öyle oluyor. İşte insanlar da; Allah’tan gelen ruh Allah’a ula­şırsa, işte insanlar ne oluyor o zaman? Büyük varlık ve kıymetli varlık oluyor. Ki Allah’ın zatından sonra o insan büyüktür.

Böyle bir insan için işte vahdet-i vücut deniliyor. Vahdet-i vücut olmuş böyle bir insan için ne olmuş?

“Ölmeden önce ölmüş”. Böyle bir insan için ne olmuş? Cem’ü’l-cem olmuş. Allah’ın azametinde birleşmiş. Evet. Bu insan için bu eşya, bu kainatta her şey yok oldu. “Küllü şeyin halikün illa vechehu6” emr-i fermanı onda tecelli etti. Bu ferman bir afakta tecelli eder, bir de enfasta.

6 Kasas 28:88


74


Gülden Bülbüllere


Enfas demek yani her nefi ste, her şahısta.

Afak demek de, yani bütün kainatta tecelli eder.

Bu nasıl?

“Küllü şeyin halikün illa vechehu” emr-i fermanı; İsrafi l aleyhi’s-selamı Allah iki görev için halk etmiş. Bir üfürmesinde bütün her şey yok olacak. Tekrar ikinci bir üfürmesinde var olacak. Ama bu afakta, mükevvenatta, halkiyatta.

Cenabı Hakkın halkiyatı, mesnuâtı kaça ayrılıyor? Üçe ayrılıyor. Cemadât, nebâtat, mahlukât.

Cemadât: Yer cinsi, Nebâtat: Bitkiler, Mahlukât da canlılar.

Canlı olarak haşarattan, vahşi hayvanlardan, insanlardan, cinlerden, meleklerden, yani bütün bunlardır. En ufak böcekten başlar bunlar en büyük bir cisim sahibine kadar canlılardır, mahlukattır.

Ama insan da bir mahluk değil mi?

Mahlukatın hepsinin ma fevki insandır.

İnsanlar tecelli-i suriyi, Allah’ın sıfat nurunu gördüğü zaman, eğer bu hal olarak görecekse, başlangıcında nerden başlarmış? Yer cinsinden başlarmış, yani yerde olan madenlerden tecelli-i sûrî görürmüş. Bu ma­denlerden terakki edermiş. Yerde çok maden var, renkli renkli, değişik madenler var. Fakat yerde olanların hepsinin başı neymiş? İnci. Çünkü inci yerden inci olarak çıkıyor. Bugün altın var ama, altın taştan top­raktan ayırt ediliyor. Ama bütün ne kadar kıymetli mücevherat varsa, bunların hepsini taştan topraktan ayırt ediyorlar. Ama inci, inci olarak çıkıyor. İncinin hakikisi altından daha kıymetli, fakat bu tecelli inciden sona ermiş.

Tecelli sûrî ondan sonra cemadâttan nebâtat geçiyormuş. Bu sefer de bitkilerden. Bitkilerden hepsinden hal sahibi, tasavvuf sahibi görü­yor bunları. Allah’ın nurunu bu sefer de nerede buluyor? Bitkilerde, mesnuatta. Bunları terakki ile bunların hepsinden geçiyor. Hepsinde görebiliyor. Fakat bunların en sonu hangisi? Hurma ağacı. Hurma ağa-


Tasavvuf Sohbetleri 4


75


cında da nihayete, sona eriyor. Yani nebâtatın hepsinin ma fevki de hurma ağacı, hurma.

Ondan sonra hayvanata geçiyor. Mahlukata yani, canlılara geçiyor. Bunlarda da insanlar, tecelli surî, büyükte, küçükte, cisim olan her can­lıda görebiliyor, fakat bunların en sonu da hangisi? Hayvanatın da en kıymetlisi at imiş. Attan insana geçiyormuş.

Cenabı Hak bunları böyle sıralamış. Demek ki yani cemadat, nebâtat, mahlukat. Cenabı Hakkın halkiyatı üçe ayrılıyor. Fakat bu cemadatta olan farklılık var. Nebâtatta da farklılık var, mahlukatta da farklılık var.

İşte mahlukatında ma fevki olan at. Attan sonra insana geçiyor. İn­sana geçince tecelli sûrî, Allah’ın sıfat nuru insanda görününce, bir in­san tecelli surîye ulaşınca, Allah korusun, işte o zaman ene’ye (benliğe) düşüyormuş. Ene’ye düşüyor, eğer ondan geçiyorsa tamam kurtuldu. Geçemiyorsa orda helak olmak var. Orda ayağı sürçüyor.

Fakat burada ne olur? Oradan geçerse eğer, daha terakki edecek. Allah’ın sıfat nurundan nereye geçecek? Zat nuruna geçecek. Bir böyle…

Bir de Cenabı Hakkın tecelli-i surî, tecelli-i manevî, tecelli-i zâtî var. Yani tecelli-i suri nuru, tecelli-i manevi nuru, bir de tecelli-i zatının nuru. Bunlar talib için.

İşte tecelli-i suri; çok tehlikeli bir şey.

Eğer oradan geçiyorsa tecelli-i maneviye ulaşıyor. O tecelli-i manevi lafza-i celaldir. Yani bütün her eşyada lafza-i celal görünüyor. Onlar mesela o yazılar geldiği zaman, o yazılar canlanıyor. Böyle işte bütün eşyada o lafza-i celal nur halinde görünüyor. Bu tecelli-i manevi olur.

Fakat tecelli-i zatı ise Cenabı Hakkın isimsiz, cisimsiz görünür. O zaman, sadece Cenabı Hakkın tecelli-i zatına mazhar olanlar, ancak ve ancak ne oluyorlar? İşte cem’ü’l-cem oluyorlar, deryaya karışıyorlar. Bir nehir işte nasıl deryaya karışıp, yok oluyorsa, ama deryada, bu derya­dan dışarı değil. Derya değil ama, deryadan da hariç değil. Deryada yok oldu ve gücünü de deryadan alabiliyor.


76


Gülden Bülbüllere


Sohbetimiz nerden başladı?

Talibe terakki olması, talebine ulaşması için üç şart koşulmuş:

Daima vudu, abdestli olması

Lokmada ihtiyat

Hıfz-ı nispet

İşte bu hıfz-ı nispetini de muhafaza edecek. Nelerden muhafaza edecek? Ona verilen bir muhabbet vardır onun kalbinde. Bunu muha­faza edecek. Muhafaza edecek ki o büyüsün. Bunu muhafaza etmesinin iki yönü vardı: Birisi çok dikkat edecek, hali, fi ili, ameliyle. Fiiliyatında eksik bırakmayacak. İnsanlarda bunun en ziyade zıttı da muhabbetin sönmesinin zıttı da gazaptır. İnsan gazabını yenmezse, bu söner. Yani gazaplanır, hiddeti gelir, herhangi bir kimseyi kırar, incitir, ona hakaret ederse ne olur? O muhabbet söner. Bir muma nasıl üfürürsen, sönerse, o söner. Onu muhafaza ederse o bir mum ışığıysa bile büyür. Bunu neyle büyütecek? İşte hali, fi ili, ameliyle.

Fiiliyatı elinde, ameliyesi elinde, hal iradesinin dışında. Onu biz bi­lemeyiz, anlayamayız.

Yalnız bileceğimiz şu ki; insanlarda kabız hali var, basıt hali var. Bu hal sahibinden, rabıtadan tecelli ediyor. Müridin hali rabıtadan tecelli eder. Müridin gönlüne gelen şey haldir. Gördükleri şey haldir. Rüya görse veya bir uyur uyanık ne görse haldir. Bu rabıtadan tecelli eder.

Ama fi iliyatı elinde, iradesinde. Ameli de elinde.

Ameli ne? Ameli: İbadeti ve tarikattan almış olduğu hizmeti. Bunla­rı yapıp işleyecek, bunlarda eksiklik bırakmayacak.

Fiiliyatı da; hareketi, yaşantısı, sözleri, işleridir.

Bunları da şeriat terazisi elinde, onunla tartacak. Eğer söylemiş ol­duğu söz, Kitap’a, Sünnet’e uygunsa söylesin. Düşünsün, baksın, sözleri uygun mu değil mi? Uygunsa söyler, uygun değilse söylemez. Sözlerini ve işlerini kitaba, sünnete tatbik edecek. Oturması, kalkması, yemesi, içmesi, alması vermesi, giyinmesi bunları hep şeriata tatbik edecek. Fi­iliyatı da budur.


Tasavvuf Sohbetleri 4


77


Hal deyince; iradesinin dışında, onun kalbinde, gönlünde tecelli eden hallerdir.

Müridin bazı zamanları olur ki, çok sıkıntılı olur. Kalbi sıkılır, bu­nalır efendim. Her şeyi çok düşünür, çok vesveseli olur, vesvese onun gönlüne gelir. Fakat ister ki onları atsın, atamaz, ama bu işte cihattır, atacak. Atmaya çalışacak, bu cihattır.

O basıt hali geldiği zamanda, gönlünde böyle bir aşk, şevk, muhab­bet var. Hiçbir şeyi dert etmiyor. Daralmıyor, sıkılmıyor. Sanki dünya­lar onunmuş.

Kabız halinde de öyle zararlı çıkıyor ki, insanları kusurlu görüyor, insanların ayıplarını araştırıyor. Şu ayıp var, bu ayıp var.

Ama basıt halinde öyle değil, insanları hoş görüyor. İnsanların söz­leri, hareketleri onun hoşuna gidiyor, nasıl olursa olsun, nasıl söylerse söylesinler. Bu ehl-i zakire, Ehl-i Zikir kim? Zikir yapandır.

Bunlar hep bir haldir. Bunlardan hep geçer. Neticede insanlar eşya­nın hakikatine ulaşır. Nasıl ki kelamı kibarda;

Bilinmez âlemin sırrı nihândır

Dört şâhın hükmüyle döner cihândır

Ârif olanlara özge seyrândır

Kâmile her eşyâ olmuş bir evrâd

Dikkat edin! bak “Arif olanlara”, kim bunlar?

“Bilinmez alemin sırrı nihandır”. Yani Cenabı Hakk’ın sırlarına, hikmetlerine, Cenabı Hakkın cilvelerine akıl yetmiyor.

Sade bizim bildiklerimiz mi var?

Bildiklerimizden çok bilmediklerimiz var.

Gördüklerimizden çok görmediklerimiz var.

Bildiklerimizde de var! Bildiklerimizde de var ki, halk etmiş olduğu bir bölükte bir maharet halk etmiş, bir hüner halk etmiş, onu insanlar,


78


Gülden Bülbüllere


fakülte bitiren insanlar yapamıyor, işleyemiyor, akıl erdiremiyor ona değil mi? Bak işte bunlar:

Bilinmez alemin sırrı nihandır

Dört şahın hükmüyle döner cihandır

Bu cihan ne? Bu dört şah ne?

Cihan senin cesedin.

Senin cesedinin eğer anasır-ı zıttıyetini değiştiysen, sen ne oldun?

Eğer sen varlığından kurtuldun, hakikat varlığına ulaştınsa ne oldun?

Sen işte büyük bir cihan oldun. Küçük bir cisimken, büyük bir ci­sim oldun.

Bilinmez alemin sırrı nihandır

Dört şahın hükmüyle döner cihandır

Dört şahtan mana: Edille-i şer’iyye.

Cihandan mana: İnsanın hem dünya alemi, hem de insanın cese­didir.

Nasıl ki fertler kendisini düzeltiyor. Fertler kendisini neyle düzelti­yor? Şeriat, edille-i şer’iyye: Kitap, Sünnet, İcma, Kıyas.

Bunlar ile herkes kendisini düzelttiği zaman bak, alem-i mülk (mülk alemi), düzeliyor. İnsanlar, cemiyetler düzeliyor, toplumlar düzeliyor.

Bir de eğer insan kendini düzeltirse, cesedini ne yapıyor?

Cesedini tebdil ediyor.

Ney bu? Hayvani sıfattan beşeri sıfata geçiyor.

Bir de: şeriat, tarikat, hakikat, marifet.

Bir de: muhabbet, ihlas adap, teslimiyet.

Bu dört şarttan murad bunlardır. Fakat şeriat, zahirde, cisimde. Cisminizle şeriatta, işte o zaman demek ki bizim cismimiz ile kitap, sünnet, icma, kıyas; eğer bu oluyorsa; farz vacip, sünnet, müstahap olu­yorsa ceset değişiyor; hayvani sıfattan beşeri sıfata geçiyor.


Tasavvuf Sohbetleri 4


79


Fakat bir de mademki tarikata girdiysek, inandıysak bunlar tari­katın şartlarıdır; bu dört şahtan mana tarikatın şartlarıdır: muhabbet, ihlas adap, teslim. Bu da ne yapıyor? Bu da işte beşeri sıfattan meleki sıfata geçiriyor.

Meleki sıfata geçince bir insan o zaman büyük insan, büyük varlık oluyor. İşte o zaman Allah’ın:

“mûtû kable entemûtû” sırrına mazhar oluyor,

Cem’ü’l-cem oluyor, vahdet-i vücut oluyor.

Allah’ın sıfatları onda tecelli ediyor. Allah’ın ahlakıyla ahlaklanıyor değil mi?

Hakikate geçenler işte böyledir. Hakikate tarikattan geçiyor.

Ama tarikatın esasları neymiş? Tarikat dört esas üzerine kurulmuş: Muhabbet, ihlas, adap, teslim.

Muhabbet: muhabbet, meşayihi çok sevmektir.

Niye sevmesin? Allah için sevmiş. Bu Allah’ın emri. Cenabı Hakk’ın emri. Çok sevin diyor “beni sevin sevdiklerimi sevin” buyuruyor. Meşa-yihini çok sevecek. Muhabbet budur.

İhlas: meşayihini büyük görecek. Ki ne kadar büyük görürse, meşa-yihini o kadar sevebilir.

Adap: meşayihinin zahirini, batınını bir bilecek. Meşayihi ne kadar uzakta olursa olsun, onu ırakta değil yakınında görecek.

Niye görmesin? çünkü bak kelamı kibarda, tasavvufi kelam:

“Bir yerdesin her yerdesin”. Yani, sen Allah’ın birliğine dahil olduy-san sen her yerdesin. Amenna ve saddakna, sen de mekandan kurtul­dun, zamandan kurtuldun.

Cenabı Hak Evliyaullahı zamandan mekandan kurtarmıştır.

Onun için divanda bir kelam var, Salih Baba’nın divanını okuyor­sunuz; bazı kelamlar belki sizin beyninizi meşgul eder, anlayamazsınız. Bu nedir acaba? Veyahutta muhalif gelir size. Bunu böyle niye söylemiş dersiniz. Bak ne buyuruyor:


80


Gülden Bülbüllere


Âlâda ednâda yoktur matlabı

Kime demiş? Rabıtasına. Bu bir Evliyaullah’a söylenmiş.

Öyle zaten. Cenabı Hakk’ın sıfatları onda tecelli ediyorsa, “Settaru’l-uyûb” sıfatı da onda var. Bak kelamda öyle:

Âlâyı ednayı seçmek mürşidi kamilin kârı değildir.

Böyle buyuruyor. Bir de diyor ki:

Senin gördüğün ayıpları, veliler setr eder cümle

Mademki varis-i enbiyadır; Peygamber efendimiz setr etmiyor muy­du? ashabının içerisinde, yüzüne zahirde inanmışlar, fakat düşmanlık besliyorlar Peygamber efendimize, sevmiyorlar. Ona garaz ediyorlar. Yani fırsat bulsalar ona hakaret edecekler, canına da kıyacaklar, öldüre­cekler de. Ama gene de Peygamber efendimiz onları aşikar etmiyordu. Sen şöylesin sen böylesin demiyordu.

Evet onun için işte…

Âlâda ednâda yoktur matlabı

Yani Evliyaullahın bu âlâymış (âlâ yüksek), bu alçakmış, böyle şey­lere matlubu yoktur.

Niye? çünkü onun için zerre ile katre, zerre ile kübra bir olmuş.

Evet divandadır,

Âlâda ednâda yoktur matlabı

Derya-yı zatı olmuş cümle meşrebi

Allah’ın zatına ulaşmış, Allah’ın zatının nuru onda tecelli etmiş. İşte arşa, kürse, hiçbir yere sığmayan Cenabı Hak onun kalbinde tecelli etmiş.

Âlâda ednâda yoktur matlabı

Derya-yı zatı olmuş cümle meşrebi

Vücudu hak olmuş, kün’dür maksadı

Her sıfattan zatın ilan eyledi.

(beyit okurken orada “gün” diye okuyorlar. “Gün” değil “kün” dür.)


Tasavvuf Sohbetleri 4


81


Mademki Cenabı Hak Evliyaullah’ı zamandan mekandan kurtar-mışsa, onun da her işi “kün”, “ol” demesi ile oluyor. Yani Evliyaullah için zaman yoktur, mekan yoktur ve ona işlem yoktur.

Onun için her yerde mevcut “bir yerdesin her yerdesin”. Her yerde ispatı vücud eder, her yerde görünür. Cesedi, her yerde bir cisim olarak görünür.

İnsanlarda tayy-ı rical, tayy-ı mekan makamı var. O makama in­sanlar ulaşınca Cenabı Hak onları zamandan mekandan kurtarmakta. Onun için zaman mekan yok, onun için işlem de yoktur.

İrade sahibi ne kadar güçlü olursa olsun, aletiyle veya sanatıyla, iş­lem görüyor. Diyelim ki bir dozeri alet etmişler, bir dozer bin kişinin işini görüyor. Halbuki yine bunda da bir işlem vardır.

Ama Evliyaullahın işinde işlem yoktur. “Kün”, “ol” demesiyle her şey oluyor.

Niye? Allah’ın sıfatı ile sıfatlanmış. Cenabı Hak buyurmuyor mu kutsi hadisinde? “Biz velilerimizi yeşil kubbemizin altında gizledik. Onları bizden başka kimse bilmez7”.

Diğer bir kutsi hadisinde de buyuruyor ki: “O veli kulumuzun gö­ren gözü, bizim gözümüz, işiten kulağı, bizim kulağımız, konuşan dili, bizim dilimiz, uzanan eli bizim elimiz8”.

Eğer konuşan dil Cenabı Hakkın diliyse, Cenabı Hakkın “Kün” emriyle her şey var oluyor. Evliyaullah da Kün’dür. Yani “Kün” emri onda tecelli etmiştir. Neye “Ol” dese oluyor, işleyecek değil. Bin senede olacak olayları bir saniyede yapar. Yapamaz mı? Yapar, olur bunlar.

Nasıl ki bak… Tasavvuf kitaplarını okuyorsunuz. Onlar yazılmış, galat değil onlar, haşa. O tasavvuf kitaplarında okuduklarınız Evliya-ullahın kârıdır. Cenabı Hakkın ona ihsan etmiş olduğu bir kemaldir, kârdır.

7  Eşrefoğlu Rumi Müzekkin Nufüs S.309

8  Buhari Rikak 38


82


Gülden Bülbüllere


Evet. Demek ki mürit bir hali, fi ili, ameliyle terakki eder.

Ameliyesi ibadetidir.

Zahir şeriata göre, Kitap, Sünnete göre olan ibadetidir.

Bir de bu tarikattan almış olduğu hizmeti, ibadetidir.

Fiiliyatı da yaşantısı, hareketi. Bunlara dikkat edecek.

Hal denince ne kalmış? Bunlar bunun iradesinin dışında. Yani senin gönlüne gelen bir şey, gelmesini istemediğin halde geliyor, işte hal bu. Elinde değil ki, geliyor.

Onun için “gam gelmez dememişler, gam eğlenmez demişler”.

Yalnız dikkat edin. Eğer insan kalbine gelen bir şeyi, muhalif, kita­ba, sünnete uymayan, bir şeyi gelmesini istemiyor, fakat geliyor, nefi s getiriyor, şeytan getiriyor. Onun aklına gelmesini de istemiyor, ama bunu atıyor, gene geliyor, atıyor, o gitti, bu sefer de başkası geldi, geli­yor. Bunu atarsa bu cihattır.

Burada onun bir terakkisi vardır. Hal olduğu halde, elinde olma­dığı halde, onu atar cihat yaparsa, yine terakkisi vardır. Hem de onun muazzam bir terakkisi vardır. Akıla, mizana sığmayacak kadar onun muazzam bir terakkisi vardır.

Neye benzetiyorlar onu? Cari, akan bir nehir var. Bazı nehirler var ki şehirlerin içinde akıyorlar. O nehirlerin akmış olduğu şehirde hiç pislik olur mu? Olmaz. Niçin?

Çünkü o nehir götürüyor hepsini. Bütün ev kirlerini, sokak kirleri­ni, nehire atıyorlar, nehir alıp, gidiyor. Nehir kirleniyor mu? Kirlenmez. Çünkü gücü var, kuvveti var. Atılanı alıp götürüyor, bırakmıyor ki.

Peki ama bir göl suyu düşündüğümüz zaman, göl suyuna insanlar tarafından ne atılırsa atılsın, o orda kalır, götürmez, yok olmaz, orda kalır. Kala kala ne olur? Paslanır, yosunlanır, gölü kirletir.

Demek ki burada cihat yapan bir kalp, cari bir nehir gibidir. Cihat yapmayan bir kalp, bir göl suyu gibidir.


Tasavvuf Sohbetleri 4


83


Onun için, kalbî cihat var, nefsî cihat da var. Hatta bu cihat-ı ekber-dir. İşte kabız halinde, böyle istemeyerek sizin kalbinize gelen muhalif şeyleri, ne yapmanız lazım? Onu atacaksınız.

Atarsanız kalbiniz kirlenmez, o cari bir nehirdir. Eğer atmazsanız, kirlenir, yosunlanır, orada ne olur? Mülevves eder onu. İşte kabız hali böyle, zaman zaman geldikçe, insan onu attıkça azaltıyor.

Bir de basıt hali var ki zaten onun gönlüne geldiği zaman, Allah, Resulullah, meşayihten başka bir şey gelmiyor. Başka bir şey yok onun gönlünde, gelmez, gelmiyor zaten. Öyle ferah, öyle geniş, hiçbir şeyi dert etmiyor. Ne açlığı düşünüyor, ne çıplaklığı, ne hastalığı hiçbir şeyi düşünmüyor. Hep insanları çok seviyor, insanların sözü ona dokun­maz, insanların hareketi onun zoruna gitmez. Basıt hali böyledir.

Bunda ne yapacak? Neyle elde etmiş bu hali? Ya Allah var onun gön­lünde, ya Resulullah. İnsanların meşayihi gönlüne geldiği zaman, hiç şüphe yoktur Resulullah, Allah’la beraberdir. Çünkü onu Resulullah için, Allah için sevmiştir.

O zaman demek ki basıt hali olduğu zaman, onun kalbi, geniş, fe­rah, rahattır. Fakat onu muhafaza edecek. O anda bakar ki bir hatarat geldi gelecek, ona fırsat vermesin. Yine onunla meşgul olsun. Bu rabı­tadır. Bu da bizde en ziyade rabıtayı hayal var.

Şimdi bu ameli burada biz işliyoruz. Sohbetimiz var, teveccühümüz olacak, işleyeceğiz.

Bunu sair zamanlarda buradan geçtiğiniz zaman, en sıkıntılı halle­rinizde, en dar bunaltılı hallerinizde, bu ameli hayal edin, canlandırın, muhakkak genişleyeceksiniz. Muhakkak o kabız halini böyle atacaksı­nız. Kabız halini atarsınız. Ama bu hal geldiği zaman, mümkün olduğu kadar, yürürken, gezerken, alırken, verirken, yerken, içerken, hayaliniz­de tutun bunu, mümkün olduğu kadar. Bu ne? Bak burada kabız halini azaltıyorsun, basıt halini çoğaltıyorsun.

Bu ikisi birbirinin zıttı, kabız hali gelince, basıt hali gidiyor, basıt hali gelince kabız hali gidiyor. Karanlıkla ışığın, geceyle gündüzün bir-


84


Gülden Bülbüllere


birine olan zıtlığı gibidir. Kabız halinde insanın kalbi karanlık bir gece gibidir. Nasıl karanlık gece insanları sıkıyor, bunaltıyor, ışık olmazsa eğer. Ama basıt halindeki müridin kalbi, aydınlık, ferah, güneşli bir hava gibidir.

Bir de ne var bizim için? Şükür, fi kir, zikir var.

Şükür bizim nimetimizi artırır. Cenabı Hakkın emri öyle değil mi? “Ben kuluma vermiş olduğum bir nimetin, o kulum kadrini bilirse ben onu büyütürüm, yükseltirim, arttırırım. Bilmezse onun elinden alırım9”.

Ama burada bizim için büyük nimet:

Allah bizi inananlardan Müslüman halk etmiş,

Ehli dünya değiliz, ehli ahiretiz. Nimetimiz budur. Allah’a inandık, ahirete inandık.

Ama bu inancımızı yaşarsak, bu sefer de ehli huzur oluruz.

Allah’ın zatını kazanırız.

İşte onun için Cenabı Hak “Kulum ver beni de al beni. Benim ver­miş olduğum canı Bana ver ki Beni alasın” diyor.

Allah’ın zatını alan, Allah’tır.

Ama bu ne demek?

Cenabı Hak “Sana bir ruh verdik, o ruhu ancak Allah’a ulaşmak için canını vereceksin” terk-i can olacaksın. Terk-i can olmadan insan cananı bulamaz. Onun için kelamı kibarda buyruluyor:

Başını top eyleyip gir vahdetin meydanına

Kıl kaza-yı Kerbela’yı gir kendi nefsin kanına

Seyr kıl uşşak-ı Mevla nice kıyar canına

Terk-i can etmektir ancak aşk u sevdadan garaz

Demek ki insanlar terk-i can olmayınca cananı bulamaz.

9 İbrahim 14:7


Tasavvuf Sohbetleri 4


85


Terk-i dünya; dünyayı terk eder ki ahireti kazansın.

Terk-i ukba; ukbayı terk eder ki Cenabı Hakkın cemalini kazansın.

Bir de terk-i cisim var insanlarda.

Bir de terk-i can var insanlarda. Canını veriyorsa cananı buluyor.

Çünkü o zaman ne oluyor. Canını veriyor, canından da geçiyor­sa, ölüyor. İşte o zaman Cenabı Hak “ölmeden evvel ölün” buyuruyor. Varlığından kurtuluyor, her şeyi terk ediyor.

Varlık denince insanların malı varlıktır, zenginliği, maddi varlığıdır. İlmi varlıktır, ameli varlıktır, asaleti varlıktır, güzelliği varlıktır, gücü varlıktır, sanatı varlıktır veya ibadet etmiş çalışmış, Allah da vermiş ke­rameti, keramet varlıktır.

Çünkü insanlarda kemalat varlıkta değil yokluktadır. Onun için kim yok oldu ise kemale ulaştı. Kim yok olduysa hakiki varlığı buldu. Hakiki varlığı bulunca o zaman kemale ulaşıyor. Kemal sahibi oluyor.

İşte onun için Cenabı Hak “Kulum ver beni de al beni. Benim ver­miş olduğum canı Bana ver ki Beni alasın” diyor.

Başını top eyleyip gir vahdetin meydanına

Kıl kaza-yı Kerbela yı gir kendi nefsin kanına

Seyr kıl uşşak-ı Mevla nice kıyar canına

Terk-i can etmektir ancak aşk u sevdadan garaz

Aşk ise.. aşk ne?

Allah sevgisi, Resulullah sevgisi, Meşayih sevgisi.

Bu sevgiler insanda tecelli ederse, ve bu sevgileri büyütürse, çoğal­tırsa, o zaman ne olur?

Terk-i can olabilir. Her varlığını yok eder. Her varlığı yanar gider, gönlünde durmaz.

Fakat bizim bu varlıklarımız var ya… ilim dedik, amel dedik, mad­di zenginlik dedik bunların zahirde cismi olduğu gibi, sevdiğimiz için


86


Gülden Bülbüllere


kalbimizde de onların bir cismi var, onların bir yeri var. Öyleyse bu sevgiler, bunlar kalpte olduğu müddetçe...

Onun için “Neyi seviyorsanız, kalbinizde neyi besliyorsanız o sizin putunuzdur, mabudunuzdur” buyruluyor.

Gönlümün put hanesinden hubb-ı dünya nakşını

Pûte-i aşkında yaktı nârına pervâ gibi

Ne demek istiyor?

Gönlümde olan puthane idi, çok arzular vardı, çok istekler vardı, bunlar orayı hep meşgul etmişti, işgal etmişlerdi.

Ama pute-i aşkı nedir?

Yani Cenabı Hakkın aşkı; hakiki bir mabudumuz var, o hakiki ma­budumuzu bulduksa, hakiki mabudumuzun sevgisi onları hep yakar yok eder.

Ama bu hakiki mabudumuzu neyle bileceğiz? Neyle bulacağız?

Cenabı Hak insanların her maksadına bir kapı tayin etmiştir. Allah’tan gelen insanlar, Allah’a gitmek için yine Cenabı Hak arada bir vasıta halk etmiş.

Çünkü zaten biz vasıtayla geldik, vasıtasız gelmedik ki; zaten biz bir böcek gibi topraktan çıkmadık ki, bir ottan, bir taşın deliğinden çıkma­dık ki, bir ot gibi yerden bitmedik ki, arada bir vasıta var.

Ne bu vasıta? Annemiz, babamız vasıta oldu. Bizi ulvi alemden ge­tirdi bu aleme. Fakat yine bir vasıta lazım ki yine o ulvi aleme çıkarsın bizi. Zaten ayet-i kerimede “ileyhil vesilete” buyuruyor Cenabı Hak. Bir vasıta arayın kendinize, bir vesile bulun kendinize. Onun için bu­rada vasıta nedir?

Al benligimizi gitsin irâde

Arz eyle cemâlin ir gür murâde

Vasıtamız sensin işbu arâde

Eriştir menzil-i a’lâya bizi


Tasavvuf Sohbetleri 4


87


İşte vasıta budur.

Bunlar kelamı kibardır. Bu ayete, hadise temas eder. Ayet, hadis mealidir. Ki vasıta neymiş?

Al benligimizi gitsin irâde

Arz eyle cemâlin ir gür murâde

Bu ne?

Evliyaullah insanları iradesinden kurtarıyor. Ehli tasarruf bu zaten. Keramet bir şey demek değil! Önemli olan tasarruftur.

Sana keramet gösterir bir kimse, çok kerametler gösterir. Seni çocuk yerine kor, cinciğinen, boncuğunan seni aldatmış olur.

İş odur ki senin iradeni alsın da, seni iradenden kurtarsın da, seni varlığından kurtarsın da, seni nimete ulaştırsın. Tasarruf budur.

Tasarruf insanı ne yapar? Öldürür.

Evliyaullahın manevi bir gücü var. Seni öldürür, diriltir.

Hayâtı memâttır memâtı hayât

Yüz bin renk gösterir aslı bir nevât

Aslâ sözlerinde bulunmaz sebât Bir böyle buyuruyor. Bir de buyuruyor ki:

Sekiz sıfat üzre gördüm bir cemal

Her bir sıfatında vardır bin kemal

Bir de böyle. Kim için bu?

Bunlar hep meşayiha, velayete söylenmiştir. Velayete buyrulmuştur. Evliyaullaha buyrulmuştur. Cenabı Hak Evliyaullaha o yetkiyi vermiş­tir. O selahiyeti vermiştir.

Ki ne yapıyor? Seni evvela öldürecek.

Ne o? Kılınç ile kesecek değil, senin başını kesecek değil, bu öldür­mek. Ne demektir bu?


88


Gülden Bülbüllere


Hazret-i Pîrim delîlimdir Halîlimdir benim

Dil sarâyı ravza-i beyt-i celîlimdir benim

Ana teslîm ettiğim nefs-i zelîlimdir benim

İnkıyâd ettim bıçağa uymuşam İsmâîl’e

Bu kelamların şimdi anlaşılanları var, anlaşılmayanları var.

Malum “Hazret-i şeyhim, halilimdir, delilimdir benim” yani İsmail (as) nasıl babasının bıçağına boynunu verdi, teslim oldu, sen de meşa-yıhına öyle teslim ol. Bu anlaşıldı.

“Ana teslim ettiğim nefs-i zelilimdir benim”. Bu da anlaşıldı.

“Inkiyad ettim bıçağa uymuşum İsmail’e”. Bu da anlaşıldı.

“Dil sarayı ravza-i beyt-i celilimdir benim”.

Bu ne?

Evliyaullahın kalbine bir insan girerse, ravza-i mutahharadan içeri giriyor.

Evliyaullahın cismi ravza-i mutahhara imiş.

Evliyaullahın kalbi de Allah’ın beyti, evi beyt-i celil.

İşte kutsi hadisinde “Ben hiçbir mekana sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım” buyurması budur.

Her kim ki Evliyaullahın gönlüne girdiyse, maksuduna ulaştı, mak­sudunu buldu, aradığını buldu.

O aranan var ya, afakta bulunmaz, gönüllerde bulunacak. Gönüle girmek lazım.

Onun için Yunus Emre buyurmuş ki:

Yunus eydür ey hoca

İstersen var bin hacca

Hepisinden eyice

Bir gönüle girmektir.


Tasavvuf Sohbetleri 4


89


Boşuna mı buyurmuş bu kelamı?

“Bir gönüle”. Bu gönül kim?

Bu gönül işte Evliyaullahın kalbi. Evliyaullahın kalbi açılmış çünkü, Evliyaullahın kalbi açılmışsa, Cenabı Hak estaizü billah: “Senüriyhim ayatina fi l afaki ve fi enfüsihim hatta10” buyuruyor.

Bu ayet-i kerime ne için nazil olmuş, niye inmiş? Nüzul sebebi ne? Niçin varit olmuş, gelmiş? Evliyaullahın kalplerinin buyruğu hakkında, ululuğu, büyüklüğü hakkında.

Onun için öyle bir kalbe girerse bir insan, işte aradığını orada bulur. Onun için kelamı kibarda buyuruyor:

Dilersen dilberi dilber,

Kılarsan dilberi dilber

Sana da keşf olur dilber

Mühim esrar-ı dervişan

“mühim esrar-ı dervişan”, dervişler için mühim olan bir esrar imiş.

Neymiş bu esrar?

Sen diyor, eğer güzel olmak istiyorsan, güzeli bul.

Güzeli bulmayınca güzel olamazsın. Güzeli buldunsa, güzel seni gü­zel eder. Dilberin manası güzeldir. Güzel seni güzel eder, o zaman sen güzel olunca her şey güzel, daha çirkin bir şey kalmadı, her şey güzel.

Niye bunlar güzel?

Bütün eşyada Cenabı Hakkın sıfat nurunu görüyorsun da onun için güzel oluyorsun. Her bir eşya senin için bir mirat oluyor. Allah’ın nuru­nu gösteriyor da onun için güzel oluyorsun.

Tasavvufun gayesi budur. Tasavvufu anlayan, yaşayan, tasavvuftan geçen, hakikate ulaşanlar için ne var?

10 Fussilet 41:53


90


Gülden Bülbüllere


Hakikate ulaşan bir insan, bütün eşya onun miratı olur. Nasıl mi-rat? Allah’ı gösteren bir ayna oluyor. Ona bütün eşya, kendisi de zaten ayna oldu.

Evet bir de bizim için şükür, fi kir, zikir lazım.

Şükür nimetimizi arttıracak. Nimetimiz nedir?

Apartmanımız, fabrikamız da nimet, bunlar da maddi nimetler. Onlar bizim için nar da olabilir, nur da olabilir. Altınımız, incimiz, gayrı menkullerimiz, yani maddi ne kadar zenginliğimiz varsa, bunlar da tabi bir nimettir. Ama kullanana, taşıyana, yaşayana nimettir.

Bu dünya, maddi ya nardır, ya nurdur. Bu dünya varlığı insan için nar da olur, nur da olur. Eğer bu dünya varlığını Allah için kazanıyorsa. Bunu bana Allah verdi, ben malımın çobanıyım, ben Allah için bunu harcayayım diyor, bu gönülde, bu niyette, bu ameldeyse, bu da mâlî amele giriyor ve sadaka-i cariye oluyor ki, o varlık onun için nur. Ama bunu bir de gayrı meşru yerlere harcarsa, bu seferde nar olur.

Demek ki bu zenginlikte, dünya zenginliği de insanları nara da götürür, nura da götürür. Nardan mana cehenneme götürür, nurdan mana cennete götürür. Evet onlara da şükür lazım.

Ama burada şükür ne?

Malın, zenginliğin şükrü nedir? Nimete nasıl şükür edilecek?

Allah’ın olduğunu bileceksin, Allah yoluna harcayacaksın. Ki onun da şükrünü eda etmiş olasın.

Ama bunların hepsi nereye dayanıyor?

İlim var şükür edeceksin, Amelin var şükür edeceksin, malın var şükür edeceksin, sıhhatin var… hepsini neyle?

Hepsini; İslâm olduysan, İslâm’ın şükrünü ödediysen, onların da şükrünü ediyorsun.

Müslüman olduğumuz için çok şükür edeceğiz. Gece, gündüz şü­kür secdesinde olacağız. Gönülden yüzümüzü yere koyacağız.


Tasavvuf Sohbetleri 4


91


Bütün insanların ayağının altına yüzümüzü koyacağız. Çünkü niye bunu böyle yapıyoruz? Madem ki biz bu insanları bilemiyoruz, kalp­lerini bilemiyoruz, ancak insanların kalbini bilen Allah’tır. Peygamber Efendimiz Cenabı Hakk’ın Kullarının kalbine nazar ettiğini haber ve­riyor.. Boyuna, soyuna, zenginliğine, güzelliğine, bir şeyine bakmaz, kalplerine bakar. Ama senin o fakir gördüğün, senin cahil gördüğün insan inanan bir kimse olabilir.

Cahil nedir?

İsyan edendir. Niye?

Bu denli ilme mâlik iken iblîs

Senin ilmini bilmedi o telbîs

Cahil isyan edendir, yoksa inanan bir kimse, inancını yaşayan bir kimse cahil değildir. Ümmi olabilir. Ümmi denir de cahil denemez.

O zaman demek ki İslâm olduğun için şükür edeceksin. Bunun şük­rünü edersen, bütün nimetlerin şükrünü eda etmiş olursun. İşte sen Müslüman olduğuna şükür edersen, bilmiş olduğun Allah’ı bulursun. Cenabı Hak “Nimetinizi büyüteceğim” buyuruyor.

-  Müslüman olduğun için şükür et,

-  Peygamber efendimizin ümmeti olduğun için şükür et,

-  Tarikatta olduğun için şükür et,

-  Meşayihin olduğu için, kamil, mükemmil bir meşayihi bulup da ona inanıp, bulup, teslim olduğun için şükür et ki,

Cenabı Hak nimetini büyütecektir. Sen nimetin şükrünü bildikten sonra Allah vaat etmiş “büyüteceğim, yükselteceğim, çoğaltacağım” di­yor. Bunun çoğunluğu nedir? Onun için divanda buyruluyor:

Salih ne yatarsın uyan dediler

Sıdk ile Allah’a dayan dediler

Hak gizli değildir ayan dediler

Çok ihsan var bu ihsandan içeri


92


Gülden Bülbüllere


Cenabı Hakkın hikmeti, cilvesi;

Allah Cenabı Hak evvel, zatını insanlara verip bildiriyor,

Ondan sonra da kulun Allah’ı zikir etmesi, Cenabı Hak “Kulum sen beni zikir et ben de seni zikir edeyim11” buyuruyor.

Kulun Allah’ı zikir etmesi, kulun Allah’a şükür etmesi, kulun fi kir etmesi, ne yapıyor?

O bilinen Allah’a bunlar (zikir, şükür, fi kir) ulaştırıyor.

Şükür edecek ki nimeti büyüsün. Müslüman halk ettiyse Cenabı Hak, buna şükür etsin ki, Allah’ın zatını kazansın, cemalini kazansın, değil mi?

Fikretsin ki o, Allah’ın zatına gidecek bir yol var. Allah’ın cemaline onun bir hedefi var, o hedeften, o yoldan kaymasın. Niçin duaları yapı­yorlar? Hocalar daima ki, tarik-i müstakime getirsin, tarik-i müstakim­den ayırmasın? Tarik-i müstakim nedir?

Peygamber efendimize “festakim kemaa ümirte12” Ayet-i kerimesi gelince, Peygamber efendimizin, mübarek sakalında hiç ak yok iken, sakalına ak düşmüş. Niye? Bu ayeti celilenin ağırlığı basmış ona. Havfı basmış. Ama bu havfı kimin için çekmiş? Ama zaten O mahbubu hüda, Rabbil alemîn tarafından, on sekiz bin aleme rahmet edici olarak gön­derilmiş. Niye bu havfi çekiyor? İşte senin, benim havfi mi çekiyor. Ona gelen emir bize geliyor. Nedir? “Habibim istikametten, doğruluktan ayrılma”. Eyvah benim ümmetim istikamet üzerine olamazlar. Benim ümmetim emredildiği gibi doğru olamaz, diye onun üzerine bir havf çökmüş.

Bir de Zikir vardır.

Fikirse senin o yolunun vasıtasıdır. Sen o yolu fi kirle gideceksin.

11  Bakara 2:152

12  Şura 42:15


 


 


Bizim Tarikatımızda Aşk ve Muhabbetle Terakki Ediliyor

Kayseri, 1990

A

llah’ı bulmak isteyene, huzura gitmek isteyene bir meşayih lazım­dır. Bir meşayihi bulmak için de ne lazımdır?

“Sefer der vatan” diye tasavvufta bir kaide var: Sefer der vatan, bir de “Nazar ber kadem” var.

“Sefer der vatan” tarikatta şart koşulmuş, bir talip demir ayakka­bı giyecek, demir değnek alacak, bunların ikrarına kadar meşayih ara­yacak. Fakat bu, tarikatlara göre değişir. Bazı tarikatlarda “Sefer der vatan”ı meşayihi bulduktan sonra emir ederler. Bizim tarikatımızda ise meşayihi bulana kadar “Sefer der vatan” vardır. Meşayihi bulana kadar talip arayacak, meşayihi bulduktan sonra daha aramayacak.

Yani bakın! Bazı tarikatlarda da, seyahat tarikatları var, meşayihi bu­lurlar, meşayih onlara seferi emreder. O çok meşakkatli ve çilelidir.

Onun için, Allah’a şükür bizim tarikatımız bütün tarikatların en kolayı ve bütün tarikatların en kısası, kesesidir.

Niçin?

Bizim tarikatımızın kısası, kesesi şu ki:

Diğer tarikatlar nefi s yoluyla terakki ediyorlar.

Bizim tarikatımızda aşk ve muhabbetle terakki ediliyor.

Onlar nefi s yoluyla kendilerini, fazla ibadet, elkab, riyazet, uzlet yapmakla, nefi slerine çile vermekle, nefi slerini arındırıyorlar ve bu çok çetin oluyor ve uzuyor.

Onun için Nakşibendi Efendimiz buyurmuş ki: Mektubat’ı oku­yanlar rastlamıştır, “Sair tarikatların nihayet karını biz bidayete getir-


94


Gülden Bülbüllere


dik”. Sair tarikatlardaki bir talip çalışır, çalışır ve en son elde etmiş ol­duğu bir kemalatı, kâr-ı kemalatı, biz ilk talibimize, biz ilk salikimize başlangıçta veriyoruz.

Bu nedir? Bu ne işte?

Kalpte tecelli eden aşktır, Allah aşkı, Allah sevgisidir.

Onda çünkü, muhabbetül Mevla, muhalefetül heva var.

Nakşibendi efendimiz, mübarek Hicaz’a giderken, Bağdat’ta bir gence uğramış. Genç dersek yani bir mağazanın önünden geçerken, bakmış ki on sekiz yaşında bir genç var. Başında öyle bir kalabalık var ki. Kimisi mal beğeniyor, kimisi fi yat soruyor, kimisi para veriyor, kimi­si alışverişle meşgul. Bu kadar onlarla meşgul olduğu halde, gönlü hiç Allah’tan ayrılmıyor. Nakşibendi efendimiz buna çok gıpta etmiş, on sekiz yaşında, bu genç yaşta bunu nasıl böyle kazanmış diye.

Bu kemali nasıl elde etmiş?

Bütün şeriat, tarikat, ibadet, zikir, fi kir, bütün hepsinden maksat kalbi uyarmak, kalbi diriltmektir.

Kalp dirilince artık o insan daha kendisini Allah’tan gafi l edemiyor. Her ne kadar zahirde meşgul olursa olsun, o Allah’ı daha unutamıyor. İşte Cenabı Hak da zaten öyle buyuruyor;

“Ayakta, otururken, yatarken, hatta her halde beni zikredin1” buyu­ruyor. Daha başka zikir ayetleri var. Çok zikredin buyuruyor.

Cenabı Hak, “Ancak sizin kalbiniz zikrullah ile mutmain olur2”, sizin kalbinizi ancak zikrullah doyurur, başka bir şey doyurmaz, tatmin etmez” buyuruyor.

Nakşibendi efendimiz onda bunu görünce gıpta etmiş ve sormuş. Demiş ki:

- Sizin tarikatınızın bidayeti nedir? nihayeti nedir?

1  Al-i İmran 3:191

2  Ra’d 13:28


Tasavvuf Sohbetleri 4


95


O da demiş ki:

-   Bidayeti muhalefetül heva’dan başlar, nihayeti muhabbetül
Mevla’ya ulaşır.

-  Ne kadar çetin, demiş.

-  Efendim sizin ki nedir?

-  Muhabbetül Mevla’dan başlar, muhalefetül heva’ya ulaşır.

-  Ne kadar kolay, demiş.

Muhabbetül Mevla’dan başlayıp da, muhalefetül heva’yı terk etmek çok kolay oluyor.

Ama muhalefetül heva’dan başlayıp, muhabbetül Mevla’ya ulaşmak çok çetindir, çok uzuyor.

Ne demek oluyor mesela, diyelim ki, bir köyden diğer bir köye gide­ceksin, yakın bir yolu var, tam böyle bir hatla çizilmiş, o köye gidiyor. Veya o köyü bulamıyorsun, oraya batıya doğru, doğuya doğru köyler­den dolaşıp gidiyorsun. Halbuki oradan doğrudan geçecektir, mesela bir kilometre yol yerine, on kilometre yol dolanıp, oraya geliyorsun.

Bu böyle işte; muhalefetül hevadan başlayan tarikatların yolu uzu­yor ve çok çetindir.

Bir de şu var ki onlar Cenabı Hakk’ın isimleriyle, esmalarıyla zik­rediyorlar. Cenabı Hakk’ın bin bir ismi vardır. Bin bir isminin içinde doksan dokuz tane esmayı hüsna, güzel isimleri var, seçkin isimleri var. Fakat haşa, hepsi güzel de, nihayet seçkin olandır.

Bir de zatına mahsus olan bir ismi var ki,

Bu da “Lafza-i Celal”, “Allah” ismidir.

Allah’ın zatına mahsus olan bir isimdir.

Diğer isimler, bütün sıfatlarına mahsustur.

Onun için işte, diğer isimleriyle, Allah’ın öbür isimleri, bin bir is­miyle zikir edenler, esma nurundan başlıyorlar. Ondan sonra sıfat nu­runa geçiyorlar, sıfat nurundan da zat nuruna geçiyorlar.


96


Gülden Bülbüllere


Halbuki bizde burada esma nuru, sıfat nuruyla uğraşmıyorlar.

Ya?

Doğrudan doğruya zat, senin hedefi n Allah’ın zatıdır diyorlar.

Allah’ın zat nuruna doğru direk geçiyorlar. Bu da işte Lafza-i Celal’dir. Hani bütün diğer sair isimleriyle Allah’ı zikredenler, ahiri so­nunda bu Lafza-i Celal’e getiriyorlar. Allah kelimesine geliyorlar. Bu da kalpte yazılı olan bir şey. Kalpte yazılıymış.

Hatta bir kalp profesörü bana, Kalpte Allah lafzı yazılı olduğunu bir fi lmde göstermiş idi. Hatırlarım ben onu, Allah kelimesi orada yazılı zaten, Cenabı Hak, “Kulum ben sana şah damarından daha yakınım3”, buyuruyor.

Öyleyse, şah damarından daha yakın olan bir Allah’ı zikretmek için, lisanen Allah demeye ihtiyaç kalmıyor.

Kalbini Allah ile meşgul et, tamam. İşte zikrin hülasası budur. Yo­lun da en kısası budur. Bundan daha kısa yol, bundan daha hülasa zikir olmaz. Çünkü Cenabı Hak Ayet-i kerime’de: “Kulum ben sana şah damarından daha yakınım” buyuruyor. Peygamber Efendimiz de buyuruyor ki: “Zikrin en hayırlısı gizli yapılandır”.

Reşahat’ta yazılı bir macera vardır. Muhammed Şemseddin-i Rucî Hazretleri, çok alim ve genç yaştadır. Onun da gönlüne bir tarikat sev­dası düşmüş, bir meşayih sevdası var, onu arıyor ve çok aramış. Bütün çevreyi aramış, aramış, Kaşgar vilayetine gelmiş. Nakşibendî halifele­rinden Sadeddin Kaşgarî Hazretlerinin zamanında oluyor. Kendisi de evladı Resulden, çok da insan irşat ediyor. İki tane de halifesi var. Muhammed Şemseddin-i Rucî Hazretleri ona gelmiş ve halifesi olmuş. Ama daha henüz tanımadan evvel arıyor, çok aramış, aramış, neticede Kaşgar Vilayetine gelmiş. Orada:

- Burada tarikat var mıdır? Meşayih var mıdır? diye sormuş.

Orada demişler:

3 Kaf 50:16


Tasavvuf Sohbetleri 4


97


- Cehrî zikir yaptıran Nurettin Havafî isimli bir zahir meşayihi var­
mış. Zikri de cehri yaptırıyormuş. Zahir meşayihi, zahir ilmiyle ilim
yapan; varlıktaymış. Daha da fazla böyle şatafatlı, şöhret, şan arayan,
isteyen birisi, gizlenmiyor.

Onun için bu tarikatların hepsi mahviyete düşemezler. Allah koru­sun! Ne olur düşemezlerse? Keramete ulaşırlar, keramet onları perde­ler, onlar zannederler ki kemalata ulaştılar. Halbuki insanlıkta kemalat mahviyette, keramette değil. Keramet bir gün varlık oluyor.

İşte bu zat, Nurettin Havafî Hazretlerinin zikrine gitmiş. O bakmış ki cehrî zikir yapıyorlar. Bir musiki var; yani hem seda var hem ha­reket var, başlarını çeviriyorlar, bağıraraktan zikir yapıyorlar. Hoşuna gitmemiş:

-  Başka yok mu daha? diye sormuş. Demişler:

-  İşte Nakşi halifelerinden fi lanca var.

Oraya gitmiş, hakikaten bakmış, orada bir kalabalık, bir izdiham, daha böyle fazla göze çarpan, görülen bilinen insan, cemaat orada. Kü­çük yerdeler, mahalle içerisinde, böyle çok aşikar olan bir yerde de­ğil. Bir mescitte, bir küçük mahalle mescidinde zikir yapıyorlar. İkindi vaktiymiş, ikindiden sonra (bizim hatmemiz var ya) hatme okuyorlar, böyle halka olmuşlar. Zikir yapıyorlar ama, ses yok, hareket yok. Tabi bunları da güzel seyretmiş. Çok taaccüp etmiş ve o aralık gönlünden Allah’a iltica ederek yalvarmış,

- Ya Rabbi külli şey’e kadirsin sen, demiş. “Her şeyi bilen, her şeye
kadirsin sen, ama oradakileri gördüm seni zikrediyorlar, bağırıyorlar,
çağırıyorlar. Ses ve hareket var orada, seni zikrediyorlar. Bunlar da seni
zikrediyor ama, burada ne ses var, ne hareket var. Bundaki esrar nedir
ya Rabbi? Onlar da seni zikrediyor, bunlar da!”, demiş.

Onlar da zikirden fariğ olmuşlar. Hatme-i Hâvace bitmiş, zikirleri bitmiş. Şeyh efendi bakmış ki, mescidin kapısından bir genç seyredi­yor. Buna ileri gel demiş ve şu ifadede bulunmuş (bu da tasavvuf kitabı Reşahat’ta yazılıdır). Hani o gönlünden niye bu böyle diyor? onlar da


98


Gülden Bülbüllere


bağırıyor çağırıyorlar, bunların zikri, burada katiyen hiç ses yok, bunun esrarı, sırrı nedir? diye düşünmüştü.

O veli onun gönlündekini şuğulleri söylüyor, diyor ki;

- Niye tereddüttesin? ve devam ediyor;

Şüphesiz nadânı âblâr kârıdır

Zikirde beyhude feryâd eylemek

Nahnu akrabu sırrın fehmetmeyüb

Hazırı, gaib gibi yâd eylemek

diyor. “Niye şuğullanıyorsun, tereddüt ediyorsun, taaccüp ediyor­sun?” Şüphe yok ki bilmeyenlerin kârı o.

Ama gerçi burada, haşa! bu tenkit değildir. Nakşibendî Efendimiz öyle demiş. Kendisi zahirde şeyhine, kalbini kalbine çok sadıkane bağ­lanmış. Hizmetini görürmüş, fakat zikrini yapmıyormuş. Şeyhi de ceh­ri zikir yaptırıyormuş. Tabi buna;

- Niye sen şeyh efendinin zikrinden çıkıyorsun, şeyh efendinin soh­
betini dinliyorsun da, zikir yaparken niye kaçıyorsun?

Diye tenkit ediyorlarmış, o hiç aldırış etmiyormuş. Baskı yapıyor­larmış. Eğer Nakşibendi Efendimizi şeyh efendisi Emir Külal Hazret­leri desteklemeseydi, içeriye de koymayacaklar. Zikrini yapmıyor ama, müritlerinin hepsinden çok yine onu seviyor. Ama müritler hazmede­miyorlar. Diyorlar ki:

- Sen ya gelme ve bizim şeyh efendimizin sohbetini dinleme! veya­
hut ta geliyorsan zikirden çıkıp gitme.

Nakşibendi Efendimiz mübarek ne diyor bunlara;

- Zikriniz haktır inkar etmem, ama sizin yaptığınız gibi yapmam.
Burada işte buyuruyor ki:

Şüphesiz nadânı âblâr kârıdır Şüphe yok ki, bu bilmeyenlerin karı. Neyi bilmiyorlar?


Tasavvuf Sohbetleri 4


99


Hani mesela, diyelim ki bir marangoz, doğramacı kaba iş yapıyor. Onda hem zahmet var, hem de patırtı, çatırtı, kütürtü var. Kâr üzerin­de, kâr işi, o da para kazanıyor.

Ama bir de kuyumcu var. Hiç onda ne ses var, ne patırtı var, ne kü-türtü var, ne kirlenme var, o da bir kâr yapıyor. Ama o doğramacı bilse zaten, kuyumculuk yapar, onu yapmaz ki.

Tarikat cümle haktır olma zağî Ki dört misbahı var birdir çerağı O misbahın on ikidir budağı Tarikatların hepsi haktır, inkar etmeyin, muhalefet etmeyin, ama Ki dört misbahı var birdir çerağı

Misbahtan mana: Dört halife “Hulefâ-i Raşidîn”. Misbah Arapça’da lambaya deniliyor.

Çerağdan mana ne?

Peygamber Efendimizin nur-ı nübüvveti, nübüvvetin nurudur.

Bu dört kimsenin vasıtasıyla nuru dağılmadı mı?

Dağıldı.

Evet! Ondan sonra Muhammed Şemseddin-i Rucî Hazretleri anlı­yor tabi. Zaten arıyor, ancak aradığını orda buluyor ve kendisini de ona teslim ediyor.

Demek ki burada Cenabı Hakk’ın bin bir ismiyle Allah zikredilir ve tarikatlarda değişmeler de bunlardan olmaktadır. Her tarikatın zikri de­ğişir. Ama hepsinin hülasası, neticesinde, hepsi dolanıyor, dolanıyorlar Lafza-i Celal’e geliyorlar.

Bizim tarikatımız da, böyle esma nuruyla, sıfat nuruyla dolaştırmaz­lar. Hemen doğrudan doğruya zat nuruna ki, çünkü :

Esma nuru isimlerden tecelli eder,

Sıfat nuru cisimlerden tecelli eder,

Ama Allah’ın zatının nuru, isimsiz, cisimsiz tecelli eder.


100


Gülden Bülbüllere


Onun için bu da ancak Evliyaullah’a muhabbetle olur. İşte onun için bizde rabıta önemlidir. Sair tarikatlar rabıtayı, azını da yapamıyor­lar, rabıtaya bu kadar önem, kıymet vermiyorlar. Ama;

Bizim tarikatımız rabıta tarikatı,

Bizim tarikatımız şeriat tarikatı,

Bizim tarikatımız hatme tarikatı

Bizim tarikatımız sohbet tarikatı,

Bakın bunlar, hepsi Allah’ın emirleridir.

Yani şöyle ki: Şeriat tarikatı demek, zahirde asla ve asla şeriatta kıl kadar bir noksanlığınız olmayacak.

Bu başka tarikatlarda oluyor mu?

Olmasa da öyle görünüyor. Mesela cehrî tarikatlarda bazen karışık zikir yaparlar. Bu tabi ki şer-i şerife muhalif görünüyor. Ama aslında muhalif değil, ama muhalif görünür. Neden muhalif oluyor? Hani bir insan için,

Neye baksan Hak gözüyle kıl nazar

Böyle bakan gözlere olmaz yasağ

Eğer madem ki cehrî tarikatlarda da bu vardır. Madem ki bunlar, nefi s yoluyla terakki ediyorlarsa, nefi slerini arındırıyorlarsa, nefi sleri arındıktan sonra, onlar artık her gördükleri bacı-gardaş birbirleriyle, asla onlarda kötü bir niyet olmaz, anlaşıldı mı?

İnsanın kız kardeşi kendisine mahrem olur mu? Annesi kendisine mahrem olur mu? Olmaz. Onlarda işte öyle, o sıfata ulaşıyorlar, şeh­vetleri ölüyor, onlarda şehvet kalmıyor. Küçüklerini gördükleri zaman evlat gibi, kızı gibi, yaş emsali kız kardeşi gibi, daha büyükler annesi gibi. Bunlar böyle bakıyorlar. Hep beraber böyle bakıyorlar.

Ama bizim tarikatımız şeriat tarikatı olduğu için, bunu men et­miştir, fi tneyi mucip olmasın. Nitekim de oluyor, değil mi oluyor? El bilir mi?


Tasavvuf Sohbetleri 4


101


Geçmeyenler bilmez çarhı çenberi

İçmeyenler bilmez âb-ı Kevseri

Ama bir de bunların, bir çok da tehlikesi var. Henüz daha o sıfat onda tecelli etmezse, yani bütün şehvetini öldürmezse, nefsani arzular­dan geçmezse, tabi ki o zaman günah da kazanıyorlar. Günahı kebair, günah da işliyorlar.

Tarikat cümle haktır olma zaği

Ki dört misbahı birdir çerağı

O misbahın on ikidir budağı

Burada on iki budaktan mana: On iki imam var, söyleniyor.

Dört misbahdan mana dört hulefa-i Raşidîn,

Çerağdan mana da Peygamber Efendimizin nuru, bunlardan tecelli etmiştir.

İşte onun için her tarikatın zikirleri değiştiği gibi, amelleri de deği­şebilir. Birinde olan bakarsın ki öbüründe başka türlü, öbüründe olan bakarsın ki öbürküsünde başka türlü, zikirleri de böyledir. Şimdi, on­larda mesela toplanırlar, işte toplantılarında cehrî zikir yaparlar.

Biz de toplanıyoruz, bizim hatmi hacemiz var, devamlı yapıyoruz. Bir de teveccühümüz var. Teveccüh tabi her zaman yapılmıyor. Herkes tarafından yapılmıyor. Bu da ayrı bir yetkidir. Kime verilmişse o yapar, herkes yapamaz.

Teveccüh büyük ameldir. Başka tarikatlarda teveccüh yoktur, bizim tarikatımızda var. Ama öyle bir büyük amel ki bu teveccüh, bakın, ha­kikaten bir teveccühte müridin kalbine zikir tohumu ekilir. Yani ölü kalpler teveccühte diriliyor. Kelamı kibarlar haktır. Kelamı kibarlara inanmak lazım.

Teveccüh olunca kalb-i ihvana Mürde kalplerimiz geliyor cana

Yani teveccüh olunca ihvanların kalbine, onların ölü kalpleri di-riliyor.


102


Gülden Bülbüllere


Murg-ı canlar başlar ah u fi gana

Murgı can da nedir? Can ruhtur.

Ruhlar ağlamaya başlar. Niye ağlıyor ruhlar?

Ruh uyanıyor o zaman, ayılıyor, uyanıyor gafl etten, gafl etinden kurtuluyor. Çünkü bak, bir kelam daha var;

Uyan gafl et meyinden kalk bu derdin çâresine bak

Kemendi boğazına tak ara bul kâmil insânı

Demek ki insanlar; kamil insanı tanımayanlar, meşayihi tanımayan­lar, gafi l oluyorlar. Bu hususta çok kelamlar vardır.

Eğer himmet erişmezse sana bir şeyh-i kamilden

Adûlar yıktılar seddi ne yatarsın gafi l insan

İşte Cenabı Hak, “Öyle bir ağızla dua edin ki, günah işlememiş olsun” buyuruyor.

Bak burada da demek ki, bu günahı işlemeyen ağız kim?

Günah işlemeyen ağız, şüphe yok ki, inancımıza göre evliyaullahtır. Çünkü evliyaullah varis-i enbiyadır. Allah’a kulluk yapan nebilerden sonra velilerdir. Sadakatle kulluğunu yapanlardır. Sadık demek, Cenabı Hakk’a sadakatle kulluk yapandır. Peygamber Efendimiz, Sıddık-ı Ek-ber Efendimiz hakkında neler buyurmuş, ne emirleri var? Cenabı Hak, Sıddık-ı Ekber Efendimizi övüyor, methediyor meleklere, sadakatini methediyor.

Cenabı Hak “Sadıklarla beraber olun4” buyuruyor.

Sadıklar kimlerdir? Sadıklar velilerdir.

Ama sadık olun değil, sadıklarla olun, buyruluyor.

Sadık olun emri olsaydı, meşayih araya girmezdi. Meşayihe ihtiyaç olmazdı. Herkes kendisini sadık ederdi. Fakat sadıklarla olun demiş: Demek ki burada muhakkak bir meşayiha ihtiyaç var.

4 Tevbe 9:119


Tasavvuf Sohbetleri 4


103


Zaten öyle değil mi? Bütün tasavvuf kitaplarını Allah’a şükür, oku­muşsunuz veya dinlemişsiniz, bütün bu kadar güruh-ı evliyayı düşüne­cek olursak, bunların hiçbir tanesi rabıtasız, meşayihsiz olabilmişler mi? Hiçbir tanesi mürebbisiz yetişebilmişler mi?

Mürebbi demek, üstat, manevi üstattır. Üstatlığı ruha yapıyor. Ruha öğretiyor, ruhu yetiştiriyor.

Bu da Peygamber efendimizin emri değil mi ki?: “benim mürebbim Rabbim, Rabbim beni terbiye etti5”.

Şimdi kelamı kibarda şöyle geçer:

Özün bir pîre teslim et mudâvim ol kapısında

Meşâyihden murâd şâhım mürebbî kâmil olmaktır

Kendini bir pire teslim et, pirden mana yine meşayihtir, evliyaul-lahtır. Sen kendini ona teslim et diyor, onun kapısında bekle, ama si­lahlı olarak bekleyecek değilsin. Fakat ona inanacaksın, onu seveceksin, onun tarikatının hizmetlerini canla başla yapacaksın. Beklemek demek budur.

Meşayihi tanımaktan bilmekten, onun kapısına gitmekten ve onun kapısını beklemekten maksat neymiş? gaye neymiş?

O, mürebbi, yetiştiricidir. Seni yetiştiriyor, öyle değil mi?

Zaten zahirde herhangi bir sanatkar veya herhangi bir talebe, ilim tahsil eden bir talebe; hocası vardır, medresesi vardır. Hocaya, med­reseye gitmeden, mektebe gitmeden ilim tahsil edebilir mi? edemez. Herhangi bir sanatkar, bir ustaya çırak olmazsa örnek görmese bir usta olabilir, yetişebilir mi? Yetişemez.

Öyleyse bu ruhun da, senin ruhun, ustasız olur mu?

Peygamber efendimiz “benim mürebbim Rabbim, beni Rabbim terbiye etti” diyor. Çünkü bu da Peygamber efendimizin kemalatıdır.

Kemalat, bunu zaten aşikar ediyor. Tıfıl olduğu halde, annesinden dünyaya geldiğinde, hiçbir şeyden haberi yok iken bak, ümmetini, da-

5 Tırmizi Menakil 1 Müsned 4.Bab S.66


104


Gülden Bülbüllere


ima ümmetini diliyordu. Daha Cenabı Hak kitap göndermeden, öyle bir kuvvet gelmeden bütün kendinde olan duygular, kitabın ta kendisi, kitapta emredilen hisler ona geldi.

O bilgileri nereden almıştı?

Mektep medrese görmedi, zaten yetim büyüdü, okuması yazması da yok. O bilgileri nereden almıştı?

İşte onu, Cenabı Hak onun ruhuna, o bilgileri ruhuna vermiş, o bilgileri ruhuna öğretmiş.

Peygamber efendimiz zaten buyurmuyor mu ki: “evvel benim ruhu­mu halk etti, evvel benim nurumu halk etti, evvel benim aklımı halk etti”

Öyleyse burada şimdi, Sıddık-ı Ekber efendimizin ruhunu da Pey­gamber efendimiz terbiye etmiş. Her ne kadar Sıddık-ı Ekber efen­dimiz zahirde ona arkadaşlık etmiş ve bütün canını malını ona feda etmiş. Ama Peygamber efendimiz de onun ruhuna yapmış, ne yapmış­sa. Bunu da aşikar etmiş. Aşikar ettiği şu: “Rabbim benim göğsüme, kalbime ne doldurduysa, ben onu yâr-ı gârım Ebu Bekir’in göğsüne aktardım” buyuruyor.

Rabbisi onun göğsüne ne doldurmuştu?

İşte Cenabı Hak’taki ilmi ezelide peygamberin ruhuna öğretmiş ol­duğu iltifat.

Cenabı Hak Peygamber efendimizin ruhunu, bizatihi zatının kar­şısına almış, ona bin sene ilim tahsil ettirmiş, bin sene okutmuş. İşte onda o kemalat, o ilim, o bilim sahibi olmuş.

Her ne kadar zahirde nübüvveti var. Cebrail (as) geldi vahiy getirdi başka. Cenabı Hak öyle buyuruyor “Biz insanları cinleri halk ettik ki bizi mabut bilsinler6”. Allah’ın bilinmesi için Kur’ânı Azimüşşan geldi ve onu melek getirdi.

6 Zariyat 51:56


Tasavvuf Sohbetleri 4


105


Amentünün şartları var: Allah’a inanmak, meleklere inanmak, kitap­lara inanmak, resullere inanmak, “ve bil kaderi hayrihi ve şerrihi” hayrın şerrin Allah’tan olduğuna inanmak ve öldükten sonra dirilmeye inanmak. Bu altı şarta insan inanmazsa bir tanesi eksik olsa iman etmiş olamıyor. O insanın imanı tam olmuyor. Demek ki altı şarta inanmak var.

Niye böyle meleklere iman evvel geçiyor?

“Amentü billahi ve melâiketihi ve kütubihi ve resûlihi”.

Çünkü, Allah’a inanmak, meleğe inanmak, ki melek vahiy getirdi, kitabı getirdi. Tabi bu zahir şeriata göre.

Kime geldi? Peygamberlere geldi.

“ Ve bil kaderi hayrihi ve şerrihi”; Bu da hayrı şerri Allah halk eder. Halk etmezse bir şey meydana gelmez. Halk eden Allah’tır.

Ama burada yanlış anlaşılmasın. Bizim için de hayır ve şer vardır. Hayır ve şerle karşılaşırız. Hayır ve şer bizden de doğar. Biz hayrı ve şerri icraat da ederiz. Bizim hayrı ve şerri icraatımızdan mesulüz. Ama karşılaşmış olduğumuz şerden mesul değiliz. Aslında ondan da mesul olacağız.

Şimdi eğer sen şerle karşılaştıysan ve o şerri de Allah’tan bildiysen, orada da senin imanın, inancın neticesi, Cenabı Hak, sana bir iltifat edecek, bir ikramda bulunacaktır.

Ama eğer sen kendin şer işlersen, ona Allah’ın rızası yoktur. Şerle karşılaştığınız zaman bunu Allah’tan bileceksin. Hayırla karşılaştığın zaman yine Allah’tan bileceksin. Burada aslında hayır ve şer denilince, kötü insanlarla veya iyi insanlarla karşılaştın, o değildir.

Aslında burada “ve bil kaderi hayrihi ve şerrihi” denilince sana gelen hastalık da dahildir, sana gelen fakirlik de içerisinde dahildir, sana in­sanlardan gelen eziyet, hürmetsizlik, itaatsızlık, zahmet de dahildir. İşte Cenabı Hak’tan gelen iptila, hastalıkla gelir, fakirlikle gelir, zilletle gelir. Bunlar işte “ve bil kaderi hayrihi ve şerrihi” emri fermanına dahildir, bunun içerisindedir.


106


Gülden Bülbüllere


Ama sen iradenle şerri istemeyeceksin buna Cenabı Hakk’ın rızası yoktur.

Allah korusun şimdi zamanımızda bazı cebriye mezhebine geçen­ler var ki, cebriye mezhebinde iradeyi kaldırıyorlar. Haşa estağfurullah şerri de işliyorlar, Allah işletti diyorlar. O insanlar masum mu? onlar günahkar olmuyor mu?

Fakat masum olan kalptir. Masum olan ruhtur. Ceset masum değil, ceset mükelleftir. 15 yaşından sonra ceset mükelleftir. Yalnız masum olan kalptir.

Ama, nereden anlayacağız bunu? İnsanlar kalbine gelen bir kötü şeyi yapmadıktan sonra günah oluyor mu? Olmuyor. Ama Cenabı Hak o kadar merhametli ki, iyi bir kimsenin iyi bir niyeti var, bir amel işle­yecek, bir hayır işleyecek, fırsat bulamıyor. Ama niyeti halis işleyecek ama fırsat bulamadı. İşte Allah ona ecir veriyor. Ama kötü niyetli bir kimseye, kötü bir niyeti yapmadıktan sonra bir günah yazılmıyor, gü­nahkar olmuyor. Ama tabi ki kötü bir niyetli bir insan, onunda kalbi temiz değil, pis, tabii pis. Onun için;

Hey tahâretten habersiz râbıta bilmez hasîs

Nefha-i âdem deminden cümle deryâ “Hû” çeker

Bir talip cismi ile şeriatta, ruhu ile tarikatta olacak.

Cismi ile şeriatta; şeriatta hiçbir eksik olmayacak.

Ruhu ile tarikatta; ta ki ruhunu terakki ettirecek.

Ne ile terakki ettirecek?

Allah’ı unutmamakla, Allah’ı zikretmekle terakki ettirecek.

Bir talip ne ile terakki ediyor?

Zikir, fi kir, şükür ile terakki ediyor.

Şükür nimetini arttırıyor. Şükürle terakki etmek budur. Şükür ni­metini arttırıyor. Cenabı Hak bir kuluna vermiş olduğu nimetin, kıy-


Tasavvuf Sohbetleri 4


107


metini bilirse “ben onun nimetini yükseltirim, artırırım7” buyuruyor.

Burada nimet çoktur ama bizim için en büyük nimet nedir?

Bizim için en büyük nimet Allah bize bir mürşit, tarikat nasip et­miş. Cenabı Hak bize meşayihi sevdirmiş, velilerini sevdirmiş. Bizim için en büyük nimet budur. Niçin?

Şeyhim benim sultan imiş

Haktan bize ihsan imiş

Can derdine derman imiş

Görün beni aşk n’eyledi

Ahiri derviş eyledi

Dervişten mana nedir?

Dervişten mana: her şeyden geçmiş, kalbinden her şeyi atmış, onun gönlünde Allah’tan başka bir şey yoktur.

Ama bunu insanlar, tarikatsız, mürşitsiz elde edemezler. İllaki onun kalbinde bir mürşit sevgisi olacak. İllaki kalbinde Allah, resulullah sev­gisi olacak. Zaten Allah sevgisi, resulullah sevgisi, meşayıh sevgisi hiç değişmez. Çünkü niçin?

Bu da Cenabı Hakk’ın bir iltifatı, insanlara bir ihsanıdır. Cenabı Hak buyurmuyor mu: “habibim seni seven beni sever, seni sevmeyen beni sevemez8”. Peygamber efendimiz “benim ümmetimin velileri, ule­ması benim varislerimdir9” buyurmuş.

Fakat burada ulema ikiye ayrılıyor: zahir ulema, batın ulema. Zahir ulema: şeriat memurları.

Ama batın ulema: tarikat amirleri, tarikat memurları. Tarikat memurları ise onlar ruhlara amirlik yapıyorlar. Şeriat amir-7 İbrahim 14:7

8  Al-i İmran 3:31

9  Camiu’s Sağir 1/384


108


Gülden Bülbüllere


leri ise, zahirde cisimlere amirlik yapıyorlar. Cisme, nefse yani onlar ne veriyorlarsa veriyorlar, ne üretiyorlarsa üretiyorlar.

Ama tarikat meşayihi ruhadır. Meşayihin iki yolu vardır. O da: Za­hir ilmi, batın ilmi. Birleşenlere ne diyorlar?

Zülcenaheyn çift kanatlı diyorlar.

Mesela bunlardan İmam-ı Rabbani hazretleri, Necmeddin-i Kübra hazretleri, İmam Gazali hazretleri, İmam-ı Azam hazretleri, ondan sonra daha başka çok sayılamayacak kadar. Nakşibendi efendimiz, Abdulkadir Geylani efendimiz, hep, ne bunlar? Zülcenaheyn bunlar çift kanatlı. Hem zahir ilmini bitirmişler, alim olmuşlar. Ondan sonra tasavvuf ilmine girmişler, bir meşayih vasıtasıyla, bir meşayihin dua-sıyla, himmetiyle onlar, ruhlarını da geliştirmişler, ruhlarını da maka­mına ulaştırmışlar.

Bir insanın ruhu makamına ulaşmazsa, kamil insan olamıyor, veli olamıyor. Bir insan ruhu makamına ulaşmak için evvela fenafi şşeyh olması gerekiyor. fenafi şşeyh olunca, ondan sonra fenafi rresul olması icap ediyor. fenafi rresul olunca ondan sonra fenafi llah. Öyle, ruhun üç makamı vardır.


 


 


Sermaye Bu Yolda Heman, Teslim Olup Şeyhe İnan

18.08.1989, Hanımlara Sohbet

Bir Köroğlu türküsü vardır.

Her türkünün, her kelamın bir mecazı var bir de hakikati vardır. Herkesin anladığına göre.

Mesela “yâr-yâr”, “yâr-yâr” denilir.

Ama kaç türlü yâr var. Bundan ne kadar anlamlar, bundan ne kadar manalar çıkıyor.

Çok manalar vardır, ama hakiki yâr Allah’tır.

Yâr demek; yardım eden, ondan yardım gelen.

Yâr-yâr diyor ya, insana neden yardım geliyorsa, nereden yardım geliyorsa odur ama, insanlara hakiki yardım Allah’tan gelir.

İnsanların hakiki yârı yardımcısı Allah’tır. Allah’tan başka, insanların yârı yardımcısı hepsi mecazdır, aldatıcıdır, geçicidir. Onun için bak;

Eğer aşık isen yâra

Sakın aldanma ağyâra

Düş İbrahim gibi nara

O gülşende yanar olmaz

Diyor ki; eğer sen de yâra aşıksan, Allah’a aşıksan, ağyâra aldanma.

Ağyar ne?

Ağyar da seni yârdan ayıran.

“Ben Allah’ı seviyorum, seviyorum” diyorsun ama, Cenabı Hak se­nin ve benim kalbimize bakıyor, kalplerimize nazar ediyor.


110


Gülden Bülbüllere


İnsanların kalbi nazargâhı ilahidir. Cenabı Hak diyor ki; biz insan­ların kalplerine nazar ederiz, kalplerine bakarız, boylarına, soylarına, güzelliklerine, zenginliklerine, maharetlerine, marifetlerine hiç bir şey­lerine bakmayız. Kalplerine nazar ederiz.

Onun için; “seviyorum, seviyorum” diyorsun ama, kalbinde ne var? Kalbinden neyi seviyorsan Allah onu görüyor, biliyor.

Eğer Allah’ı seviyorsan; kalbinden arzuları çıkaracaksın ki Allah’ı sevmiş olasın. Onu ifade ediyor ki;

Eğer âşık isen yâra

Sakın aldanma ağyara

Sen Allah’ı seviyorsan kalbinde daha başka bir sevgi olmasın.

Başka sevgiler olursa, o sevgi perdeler, seni Allah’tan ayırır. Başka sevgiler, başka arzular seni Allah’tan uzaklaştırır.

Düş İbrahim gibi nara

O gülşende yanar olmaz

Bakın, İbrahim Aleyhisellam’ı ateş yakmadı. Niye yakmadı?

O da insandı, beşerdi, peygamberdi.

Peygamberler de zahiren beşerdir. Peygamberler de melek değiller. Melekler; yemezler, içmezler, melekleri ateş yakmaz, kül olmazlar, me­lekler ihtiyarlamazlar, hastalanmazlar, ölmezler.

Ama insanlar; yanar da, insanlar düşer de. İnsanlar hasta da olurlar, insanlar ihtiyar da olurlar, yorulurlar, aç da kalırlar telef te olurlar, su­suzluktan telef te olurlar.

Bu insanlarda vardır. Meleklerde böyle bir şey yoktur. Peygamber­lerin zahirde beşeriyeti var, onların da yemeleri içmeleri var, kuşkuları var, hastalığı var. Ne meşakkatler çekiyorlardı, ihtiyar oluyorlardı.

Mesela bak; İbrahim Aleyhisselam, ihtiyar oldu çok yaşadı. Nuh Aleyhisselam 900 sene yaşadı. İbrahim Aleyhisselam da çok yaşadı onun yaşı 100’ü geçti.


Tasavvuf Sohbetleri 4


111


Cenabı Hak onun ruhunu alacağı, kabz edeceği zaman, Azrail’e dedi ki;

Git halilim İbrahim’in (halilim demek dostum demektir, bakın ama ne kadar Allah’a sevilmiş) ruhunu kabz et, ama onun gönlünü razı et ondan sonra kabz et.

Cenabı Hak, Onu razı etmeden onun ruhunu alma diyor.

Azrail de İbrahim Aleyhisselam’a bir ihtiyar suretinde geliyor. İb­rahim Aleyhisselam ihtiyar, Azrail de çok ihtiyar suretinde geliyor. O kadar ihtiyar ki, sesi duyulmuyor.

İbrahim Aleyhisselam, O ihtiyara,

- Kulağımın içine bağır ki işiteyim, diyor.

Beli bükülmüş, yüzleri iyice kırışmış, ağzından salyalar akıyor, göz­lerini çapaklar bürümüş açamıyor, çok bitkin bir vaziyette elinde değ­neğe dayana, dayana geliyor.

- Ya İbrahim açım ben, diyor.

İbrahim Aleyhisselam ona çorba koyuyor ki yesin, çorbayı kaşığa alıyor kaşıktaki çorbayı ağzına götüreceğine kulağına götürüyor. Salla­nıyor, sallanıyor kaşığın içinde çorba kalmıyor. Çorbayı yiyemiyor.

İbrahim Aleyhisselam bunu görünce soruyor;

-  Baba kaç yaşındasın sen? (İbrahim Aleyhisselam 100 yaşındadır) Oda diyor ki;

-  Ben 101 yaşındayım.

-  Bir sene sonra ben de mi böyle olacağım? Diyor, İbrahim Aleyhis-selam.

İhtiyar,

-  Evet sende, tabi ki sen de böyle olacaksın, diyor. İbrahim Aleyhisselam;

-  Ya Rabbi ben böyle olmadan benim canımı al.


112


Gülden Bülbüllere


Azrail Aleyhisselam, İbrahim Aleyhisselam’ı böyle razı ediyor.

Eğer asık isen yâra

Sakın aldanma ağyâra

Düş İbrahim gibi nara

İbrahim Aleyhisselam da ne yapmış?

Ateş yakmamış onu, niye onu ateş yakmamış?

O da peygamber ama beşer.

Hani onu da yakardı niye yakmamış onu?

O ağyârları çıkartmış, sadece yârla beraber kalmış. Ona hiç kimse­nin yardımı olmamış, hiç kimseden yardım beklememiş.

- Gerekmez bana başkasının yardımı Rabbim bana yeter1, demiş.

“Rabbim bana yeter2”.

Cenabı Hak onu ateşten kurtarması için yetkili melekler gönderi­yor, dört tane melek gönderiyor.

O da atılmış havada gidiyor, onu ateşe aletle attılar, havalandı, gitti havadan ateşin ortasına düşecek, havan topu gibi.

(havan topları vardır, askeriyede açılma ateşi yapar; havadan atarlar gider yerine düşer, tabii aletleri var, derecesi var, mesafesi var)

O zaman Cenabı Hak, yetkili meleklere; “gidin İbrahim’i kurtarın ateşten1” diyor.

Öyle yetkili melekler var ki; Cenabı Hak yere memur, yerin müek-keli, yerlerin, dağların amiri, suların denizlerin amiri, rüzgarların amiri, ateşlerin amiri melekler halk etti.

Her ne kadar bugün coğrafi bakımdan felaketleri, depremlerin se­bebini nereden biliyorlar, yeraltında madenler var, madenler yanıyor. Boşluk kalıyor, toprakta bazı çöküyor, hareket oluyor deniyor.

Ama, biz buna mı? İnansak yoksa;

1  Envarül Aşikin S.158

2  Al-i İmran 3:173


Tasavvuf Sohbetleri 4


113


“izâ zülziletil ardu zil zâlehâ, ve ehrecetil ardu esgaleha3

Cenabı Hak Kur’anı Kerimde böyle; “biz yeri tabaka-tabaka (bir melek vasıtası ile) sallarız”, buyuruyor.

Lut kavmini bir melek kanadını taktı, bir rivayette Cebrail, bir riva­yette Mikail (as) ama melek kanadını taktı.

Aşikar olarak insan suretinde geldiler. O kavimde yedi kişi azdı. Çok kötü şeyler yapıyorlar, insanlar da onlara neyimize lazım diyor, müdahale etmiyorlardı.

Bu yedi kişi insanlara musallat oluyor. Yetmiş bin kişi yedi kişiye müdahale etmez mi? mani olmaz mı? Olmuyorlar.

Lut Aleyhisselam’ı da rahatsız ediyorlar, huzursuz ediyorlar. Netice­de Cenabı Allah onlara dört meleği beşer suretinde gönderdi. Bu me­leklere de geldiler ve kötü fi il işlemek istediler.

Onlar (Melekler) neticede maharetlerini işlediler. Cebrail Aleyhisse-lam, Mikail, Azrail, İsrafi l. Cebrail Aleyhisselam kanadını yerin altına sokuyor, kaldırıp havadan çeviriyor.

Bu ne kuvvettir, ne güçtür?

İşte yerlerin müekkeli bir melek vardır. O melek İbrahim Aleyhisselam’a geliyor, diyor ki. Ya İbrahim diyor,

-  Ben yerlerin memuruyum, yerlerin amiriyim, şu yüksek dağları getirip ateşin üstüne çeviririm sen müsaade eder misin?

-  Hayır, diyor. Ne ile yapıyorsun bu mahareti, marifeti gücü nere­den alıyorsun?

Melek;

-  Rabbimin vermiş olduğu güç ile kuvvet ile yapıyorum, diyor.

-  Ben senden istemiyorum, gücünü kuvvetini, ben O’ndan istiyo­rum. Sen girme bizim aramıza, sen çık, O bana yeter2. Senin beni kur­tarmanı istemiyorum, sen çık aramızdan, diyor.

3 Zilzal 99:1-2


114


Gülden Bülbüllere


İşte bundan sonra; rüzgarların meleğini, dağların meleğini, suların meleğini, hepsini aradan çıkarıyor, hepsini reddediyor.

Cenabı Hak o zaman ateşe emrediyor.

“Yâ nâru kûni berden ve selâmen alâ İbrahim4

Ateşe Cenabı hak kendi kudret lisanı ile, “Ey nâr, ey ateş, İbrahim’i yakma ve onu üşütme de, yakmayacaksın, üşütmeyeceksin, onun vücu­dunu rahat edeceği şekilde olacaksın”, diyor.

İşte burada kelamı kibarda;

Eğer aşık isen yâra

Sakın aldanma ağyâra

Sen de Allah’ı seviyorum diyorsan, Allah’ın aşkıyla diyorsan, ağyârları çıkar aradan.

Ağyarları çıkarırsan aradan, nasıl İbrahim Aleyhisselam ağyarları çı-kardıysa, ateş onu yakmadı, ateş ona gülistan oldu, sana da olur.

Eğer aşık isen yâra

Sakın aldanma ağyâra

Düş İbrahim gibi nara

O gülşen de yanar olmaz

Peki İbrahim Aleyhisselam’ı ateşe Nemrut attı.

Her zaman için her Müslüman’ın nefsi vardır, ruhu vardır.

Nefsi Firavun’udur, ruhu Musa’sıdır. Nefsi Nemrut’udur, ruhu Halil’idir.

Nemrut’un ateşinden İbrahim (as) ne ile kurtuldu?

Allah’a çok teslim, tevekkül olmakla, inanmakla Allah’ı zikretmekle kurtuldu.

Bir müridin de nefsi onun Nemrut’udur. Onun şerrinden, onun küfründen onun zulmünden nasıl kurtulacak?

4 Enbiya 21:69


Tasavvuf Sohbetleri 4


115


Ancak Rabıtasına teslim olmakla, Ona inanmakla kurtulacaktır. Bak kelamı kibarda;

Hazret-i Pîrim delîlimdir Halîlimdir benim

Dil sarâyı ravza-i beyt-i celîlimdir benim

Ana teslîm ettiğim nefs-i zelîlimdir benim

İnkıyâd ettim bıçağa uymuşam İsmâîl’e

Dil sarayı ne?

Dil sarayı Evliyaullah’ın kalbidir. Evliyaullah olacak ki dil sarayı olsun.

Zaten Cenabı Hak kutsi hadisinde buyuruyor; “Hiç bir yere sığ­mam mümin kulumun kalbine sığarım5”.

Dil sarâyı ravza-i beyt-i celîlimdir benim

Evliyaullahın kalbi dil sarayıdır. Dünyadan büyük, Dünyalardan büyüktür.

Niye dünyadan büyük?

Cenabı Hak; “ben hiç bir yere sığmam onun kalbine sığarım” bu­yuruyor.

Evliyaullah’ın cismi Cenabı Hakk’ın tecelli tûrudur.

“Allah’u nûrun” nûru

Sende kılmış zuhûru

Cismin tecellî Tûru

Gönlün me’vâde sâkî

Öyleyse bir insan, bir mürit Evliyaullahın, Şeyhinin gönlüne, kal­bine girerse, ne yapar Allah’ı orada bulur, Peygamber efendimizi orada bulur.

5 Alusi Ruh’ul Me’ani XX.101


116


Gülden Bülbüllere


Evliyaullahın ruhu;

Ravzayı Mutahhara’dır, Allah’ın zatı Allah’ın hakikatidir.

Kalbi de;

Allah’ın sarayıdır, evidir.

Hazret-i Pîrim delîlimdir Halîlimdir benim

Dil sarâyı ravza-i beyt-i celîlimdir benim

Ana teslîm ettiğim nefs-i zelîlimdir benim

İnkıyâd ettim bıçağa uymuşam İsmâîl’e

İsmail Aleyhisselam babasının bıçağına boynunu uzattı,

- Baba söz sana karşı gelmeyeceğim, Allah’a verdiğin sözü işle, elle­rimi çöz de öyle işle, ellerimi niye bağlıyorsun hiç çabalamayacağım. Sana teslim oldum kes, ama gözlerimi bağla belki bakarım, benim bak­mamla senin merhametin şefkatin olur da beni kesemezsin6, diyor.

Onun için tasavvufta da, bunların zahirde bir belirtisi yok, görüntü­sü yok ama itimat edin; Tarikatı anlayan ve yaşayan mürit bunları yaşı­yor. Ruh aleminde gönül aleminde bunları yaşıyor, bunları geçiyor.

Onun için bak kelamı kibarda;

Yandırdın derûnum nâr-ı Nemrûd’a

Gülşanımın vakti yetişmedi mi

Bütün cism ü cânım eyledin hurda

Azâlarım yanıp tutuşmadı mı

Derunumda gönlümde Nemrutun ateşi gibi bir ateş var, yakıyor beni. Ama İbrahim Aleyhisselamın Nemrut ateşi gibi, bu ateş bende ne zaman gülistan olacak?

Olacak ama ne zaman olacak?

Ne zaman ki sende;

6 Saff at 37:102


Tasavvuf Sohbetleri 4


117


Sermaye bu yolda heman teslim olup şeyhe inan

Sıdk ile Allah’a dayan gör olmaz mı ihsan sana O zaman, ne ihsan olur?

Karşına almışken gonca gülünü

N’oldu sana terk eyledin ilini

O ateş sende ne zaman gülistan olur?

Ateş ancak varlığını yakar giderir o zaman.

Ne olur?

Yanar gider. Zaten perde senin varlığın, senin ayrılığın. Eğer sen varlığından kurtulduysan perden kalktı.

Mesela senin ayrılığın bitti.

Ne oldun?

Sevgilinle beraber oldun.

Ne oldun?

Fenafi şşeh oldun, ya fenafi rresul oldun, ya da fenafi llah oldun.

Ama bunlar sırayla; fenafi şşeyh olmadan fenafi rresul olamayız, fena-fi rresul olmadan fenafi llah olamayız.

Peki; “Ben çok seviyorum benim çok aşkım muhabbetim var. Ben ondan fazla seviyorum da niye olamadım”

Canım senin ruhunda olmuş, sen olmuşsun, yeter ki sen onu muha­faza et, inancını muhafaza et, muhabbetini muhafaza et. Tarikatın dört şartı var, sen bu dört şartı muhafaza ettin mi tamamdır.

Dört şart ne?

Muhabbet, İhlas, Adap, Teslim (Teslimiyet)

Bunlar olmazsa zaten bir mürit terakki edemez.

Muhabbet kolay, çok çetin değil diye söylüyorlar. Yapamayana çe­tin, bunların hepsi inanca bağlıdır.


118


Gülden Bülbüllere


Onun için bak Salih baba ne buyuruyor;

Sermaye bu yolda heman teslim olup şeyhe inan Ve,

Kim şeyhini Hak bilmedi Hakk’ı dahi bilmez

Başka,

Varlık dağın delmeyen

Ağlar iken gülmeyen

Şeyhini Hak bilmeyen

Düşer hüsrâna sâkî

Hüsran ne?

Zarar. Zarar neymiş; şeyhimizi hak bilmezsek, yani tarikatı hak bil-mezsek o zaman zararda oluyoruz. Çünkü niye bu böyle oluyor;

İnsanlar Allah’ı ilmel yakın bilirler,

Alimler Allah’ı ilmel yakın bilirler. İlimleri ile bilirler.

Tabî alimler; Ayetleri, hadisleri anlıyorlar, Kur’anı Kerimin mana­larını anlıyorlar.

Cenabı Hak her şeyi bize Kur’an’da bildiriyor. Zatını da, Azametini de, Meleklerini de, Kibriyasını da, Ef’alini de, Kudretlerini de, Hal-kıyyetlerini de, Dünyayı da, Ahireti de, Semavatlarını da, Semada ne var, göklerde ne var, yerlerde ne var, deryada ne var, denizlerde ne var, bunların hepsini bildiriyor.

Alimler Allah’ı ilmiyle bilirler, fakat Abidler, hem ilimleriyle bilmiş­ler, hem de amelleri ile yaklaşmışlar. Bildiği bir şeye yaklaşmış, Allah’a yaklaşıyorlar.

Ama Aşıklar; Aşıklar Allah’ı hakkel yakin biliyor.

Demek ki,

İlmel yakin; bildiriyor, mesafe bırakıyor,

Aynel yakin; yaklaştırıyor,


Tasavvuf Sohbetleri 4


119


Hakkel yakinse; bilinenle bileni birleştiriyor. Salih baba divanında geçiyor;

“Bilenle bilinen ol can değil mi” Sonra yine buyuruyor,

Bi-hamdillah kamu varım sen oldun

Her eşyâda taleb-kârım sen oldun

Elhamdülillah her varlığım sensin. Her eşya, her cisim, canlı, cansız görünen ne kadar neler varsa, bunların hepsinde ben seni talep ediyo­rum, seni görmek istiyorum.

Evet sonunda diyor ki;

Her eşyâda taleb-kârım sen oldun

Buradaki anlam şudur;

İnsanların eşyada bir arzusu var. Zamana göre mesela, giyim eşyala­rı, kullanma eşyaları, mesela elektrik cihazları var değil mi, elektronik cihazlar var. Bunların hepsinde seni talep ediyorum.

Bi-hamdillah kamu varım sen oldun

Her eşyâda taleb-kârım sen oldun

Neye baksam seni anda görürem

Bu manâdan meded-kârım sen oldun

İşte, demek ki hakkel yakın bilmek böyleymiş.

Evet, İlmel yakın Allah’ı bildiriyor mesafe bırakıyor.

Aynel yakın Allah’a yaklaştırıyor,

Ama hakkel yakın, perdesiz perdeleri kaldırıyor.

Perde ne?

Bu eşya perdedir. Senin benim varlığım perdedir. Biz varlığımızdan kurtulursak, bu eşyanın varlığından kurtulursak perdeler kalkıyor. Per­deler kalkınca işte;


120


Gülden Bülbüllere


“Gören ve görünen ol can değil mi”

Evet hamdolsun, şükrolsun. Allah şerefi nizi makamınızı yüceltsin. Allah ömrünüzü uzun etsin, Allah ömrünüzü, amelinizi, imanınızı mu­habbetinizi muhafaza etsin.

“Hiç nimet olur mu bundan ziyade”

Buyuruyorlar büyüklerimiz.

Bu hangi nimet?

Zenginlik değil, bu sıhhat değil, bu köşk apartman bunlar değil.

Bu nimet; Allah bizi Müslüman halk etmiş,

Bu nimet; Allah bizi sevgili Habibine ümmet etmiş

Bu nimet; Allah sevdiklerini bize sevdirmiş.

En büyük nimette budur.

Niye?

Çünkü; En büyük nimet bizim için, Cenabı Hak hakikaten Ru-yetullahı halk etmiştir, gösterecektir. En büyük nimet budur ve kulu kendi zatım için halk ettim buyuruyor.

Allah, bütün nimetleri kulu için, kulu da zatı için halk etti. Onun için kelamı kibarda geçer, bunu ifade ediyor.

Dünyaya geldim gitmeye

İlmile hilm’e yetmeye

Aşk ile can seyretmeye

Bu dünyaya geldim gitmeye; anlaşılıyor, bunu anlıyoruz. Buna ina­nılıyor. Gelişimiz-doğuşumuz, gidişimiz-ölüşümüz, doğduk öleceğiz.

Dünya ne için?

İlim için, dünyaya bir maksat için geldik.

Maksadımız ne?

Maksadımızda burada Rabbimize kulluk edelim, Allah’a kulluk ede­lim, Allah’ın cennetine girelim, Allah’ın cemalini müşahede edelim.


Tasavvuf Sohbetleri 4


121


Fakat her cennete giren Allah’ın cemalini müşahede edecek mi?

Edemeyecek.

O zaman ne lazım; madem ki bu kelama ilave etmiş,

Aşk ile can seyretmeye

Öyleyse aşka duçar olmak lazım.

Aşk demek meşayih’tir, aşk; tarikata inanmak meşayihi sevmektir. Aşk buradan kaynaklanıyor.

Onun için Celali baba, aşıklardan, hak aşığı diyor ki;

Meta’ımdan alan gelsin

Derin deryadan almışam

Derin derya ne?

İlimdir, derin derya.

Fakat nasıl bir ilim?

Her ilmin mâfevkinde bir ilim vardır. Mesela ilim denilince aklımı­za medrese ilmi gelmesin. Medrese ilmi hakkında Yunus Emre buyu­ruyor.

Bin kez okur isen aktan karayı

Bir kamil mürşide varmazsan olmaz

Gel ey gardaş hakkı bulayım dersen

Bir kamil mürşide varmazsan olmaz

Resulün cemalin göreyim dersen

Bir kamil mürşide varmazsan olmaz

Buradan şunu anlayacağız, mürşitsiz olmaz.

Bak Peygamber efendimiz; “el ulemâü verasetül enbiya; âlimler, ve­liler, peygamberlerin vârisleridir7”. Öyleyse;

7 Ebu Davud, İlim-1


122


Gülden Bülbüllere


Onları tanımak lazım,

Onları bilmek lazım,

Onları bulmak lazım.

Bunlarla Peygamber efendimizi bulacağız.

Öyle zaten, bak tarikatımızın nimetleri, halleri, makamları bun­lardır.

Öyleyse bir mürit bunları buldu mu ne oluyor?

Fenafi şşeyh oluyor. Fenafi şşeyh olmadan fenafi rresul olmak müm­kün değildir.

Bunlar ruhi muameleler, ruhun tahsilleridir. Ruh tahsil görüyor.

Ruh ne tahsili görüyor?

Nasıl ki bir çocuk ilkokulu bitirmeden, diploma almadan onu or­taokula kaydetmezler, ortaokulu okuyamaz, gidemez mümkün değil. İlkokulu bitirecek diplomasını alacak, onu babası götürecek ortaokula kaydettirecek. Ortayı okuyacak, liseyi okuyacak diplomayı alacak sonra da fakülteye başlayacak.

Bakın evvela bir insan fenafi şşeyh oluncaya kadar onun ruhu ilko­kul tahsili yapıyor. Misal bu, nasıl zahirde ilk evvel ilkokul okunuyor.

O fenafi şşeyh olduktan sonra o ilkokulu bitiren bir talebe gibi onun velisi, meşayihi; bu sefer onu alıp götürüyor,

- Ya Resulullah senin ümmetin, diyor ona teslim ediyor.

Onun için bak kelamı kibarda bunu ifade etmiyor mu?

Cânım fedâ olsun Resûlullâh’a

Bizi kabûl etti âlî dergâha

Emr eyledi şeyhim Muhammed Şâh’a

Çıkardı zulmetten bedrâya bizi Muhammed Şah’tan mana herkesin meşayihidir.

Emr eyledi şeyhim Muhammed Şâh’a

Çıkardı zulmetten bedrâya bizi


Tasavvuf Sohbetleri 4


123


Bu kelam neyi ifade ediyor?

En evvel bir müridin ruhu fenafi şşeyh olmadıktan sonra fenafi rresul olamıyor, Resulullah’a gidemiyor, makbul ümmet olamıyor, Peygamber efendimizi bulamıyor. İşte onun için Yunus Emre de

Gel ey gardaş hakkı bulayım dersen

Bir kamil mürşide varmazsan olmaz

Resulün cemalin göreyim dersen

Bir kamil mürşide varmazsan olmaz

Gelin gardaşlar gidelim nile

Nice aşıkların bağrını dele

Cebrail delildir Ahmede bile

Bir kamil mürşide varmazsan olmaz

Bunda bir sır var,

Niceleri gittiler mürşid arayı

Arayanlar buldu derde devayı

Bin kez okur isen aktan karayı

Bir kamil mürşide varmasan olmaz

Diyor ki; çok kimseler mürşit aramaya gittiler ve arayanlar da bul­dular.

Bu da Allah’ın emridir. Çünkü Cenabı Hak; “ileyhil vesilete8” buyu­ruyor. Kur’anı Kerimde ayet, bir vasıta ara deniliyor. Bu bir emirdir.

Burada vasıta meşayihtir. İnsan arayıp bulacak vasıtayı.

Mesela diyelim denizi geçeceksin, vasıtasız denizi geçebilir misin? Çok yüksek Ağrı dağı var arkasına geçeceksin, neyle geçeceksin? Va­sıtayla, mesela uçakla geçeceksin. Uçaksız ve gemisiz gidilmeyen yere insan neyle gider? Ancak gemiyle gider uçakla gider.

8 Maide 5:35


124


Gülden Bülbüllere


Öyleyse Cenabı Hak burada kendinize bir vesile bir vasıta arayın, buyuruyor. İşte Yunus Emre de

Niceleri gittiler mürşit arayı

Arayanlar buldu derde devayı

Bin kez okur isen aktan karayı

Bir kamil mürşide varmazsan olmaz

Burada, yani bin sene yaşasan, bin sene medrese ilmi okusan senin yine de bir mürşide ihtiyacın var.

Bir mürşidi eğer tanımazsan, kamil mürşide varmazsan, varlığını onun varlığında yitirmezsen sen Allah’tan geldin Allah’ı bulamazsın. O zaman Allah’tan gelen ruh Allah’ı bulamaz.

Cenabı Hak her şeye bir sebep vermiş, müsebbiple halk etmiştir. Her şeyi müsebbiple bir vasıtaya dayamıştır. Onun için burada demek ki;

Aşk ile can seyretmeye

Burada, ancak aşk’a duçar olmazsa bir insan, Allah’a ulaşamaz.

Çünkü Allah’a vasıta Aşktır; zikir, fi kir, ibadet değil.

Zikir, fi kir, ibadet de Allah’ın emridir, yanlış anlaşılmasın, zikir, fi -kir, ibadet de Allah’ın emridir. Bakın ama bu cesededir.

Ancak cesette bir hareket var, cüzi irade cesettedir. Onda farz kı­lınmıştır. Ama ruhta irade var mı? Ruhta irade yoktur, ruhta irade var denilmez. Cenabı Hak “Gulirruhü min emri rabbi9” emri fermanında ne buyuruyor?

Peygamber efendimize ruhtan sormuşlar. Bunun üzerine Cenabı Hak ayet inzal ediyor. Habîbim; sana ruhtan soruyorlar. De ki; “Ruh rabbimin emrindedir, gulirruhü min emri rabbi”.

Öyleyse burada mesul olan cesettir, mükellef olan cesettir. Şeriat cesededir.

9 İsra 17:85


Tasavvuf Sohbetleri 4


125


Ama işte ceset de ne yapıyor?

Ceset de ruhun kalıbıdır. Ceset de ruhu taşıyor.

Mesela; bu suyu getirip koydular bu bardağa, bu bardak pis olsaydı suyu temiz tutar mıydı? Tutmazdı.

Ama bu sefer bardak temiz, su temiz değil, bardak suyu temiz eder mi? Etmez.

Onun için insanlarda şeriatta var, tarikatta var.

Şeriatsız da olmuyor, tarikatsız da olmuyor.

Şeriat ceset ile tarikat da ruh ile oluyor.

Öyleyse biz cesedimizden haberdarız, ruhumuzdan haberdar de­ğiliz.

Öyleyse ruhumuzun muamelelerinden de haberdar değiliz, biz ru­humuzun eğitiminden de haberdar değiliz. Tarikata girdiyse, bizim ru­humuz ne gibi muamele görüyor?

Tarikat ruh ile ilgilidir. Bir insan tarikata girdiyse, meşayihe inan-dıysa, meşayihe mürit olduysa onun bir muamelesi vardır. Ruhi bir muamelesi var, ruhi bir eğitimi var. Onu biz bilemiyoruz.

Ama bilmek mühim değil inanmak mühimdir. Biz neye inandık?

..teslim olup şeyhe inan

Burada, eğer bu inanç olursa tamamdır.

Neyle inanacağız, evet bizim ruhumuzu yetiştiriyor.

Nasıl bir anne çocuğunu doğurup, dünyaya getirip, onu besliyor, büyütüyor, emziriyor, yıkıyor, yatırıyor, yediriyor, içiriyorsa, demek ki hizmet görüyor. Görmezse çocuğu büyütemez.

Evliyaullahın velayeti de hizmet görmezse onun ruhu gelişmez.

Evliyaullahın ruhu, müridin ruhunu yetiştiriyor, buna inanmak lazım.

Buna inanmak için de, tarikatın dört şartı var;


126


Gülden Bülbüllere


Muhabbet, İhlas, Adap, Teslim.

Muhabbet; mürit meşayihi canından çok fazla sevecek.

İhlas; mürit meşayihini büyük görecek. Meşayihler çoktur, hepsi cemdir, hepsi de meşayihtir. Ama benim meşayihim en büyüğüdür, hepsinden daha üstündür diyecek. Onun için divanda geçiyor;

Hakîkat erleri çoktur bu gülzâr-ı cihân içre

İnkar etmiyor başka hakikat erlerini.

Hakikat erleri kim?

Hakikat erleri; şeriatı, tarikatı bilenler, yaşayanlar, hakikat’e ulaşmış kimseler.

Hakikate ulaşınca ruhlarına salahiyet, ruhlarına yetki almışlar. Ruh­larını büyütmüşler, onların ruhları kemale ulaşmış, cesetleri değil.

Fakat;

Hakîkat erleri çoktur bu gülzâr-ı cihân içre

Muhammed Pîr-i Sâmî’dir kamunun şâh-ı merdânı

Buyuruyor. Tarikatın bir şartı; her mürit meşayihini büyük görecek ki onu sevebilsin. Büyük denilince; tebliğ memurları var, irşat memur­ları var, bir Gavs var, bir de Kutup var.

İrşat memurları çoktur, olabilir. Zaten tebliğ memurları daha da çoktur. Fakat Gavs bir tanedir, Kutup bir tanedir.

Herkes meşayihini Gavs bilirse, Kutup bilirse, hangisidir Gavs, Ku­tup? Allah bilir. Ama eğer herkes meşayihini böyle bilirse kendisine faydası, yararı vardır.

Fakat bir de açık delilleri vardır. Ne gibi açık deliller?

Mesela; bizim silsilemizden adı geçenler Gavs, Kutuptur. Kutbul aktab, kutbul irşat, gavsul azam hep böyle geçmişlerdir. Ama bunların hakikatten ilerisine gitmeyelim. Mevlana Halidi Bağdadi Hazretlerin­den bu yana düşünecek olursak, yani Salih baba demiş ama doğruyu söylemiş;


Tasavvuf Sohbetleri 4


127


Hakîkat erleri çoktur bu gülzâr-ı cihân içre

Muhammed Pîr-i Sâmî’dir kamunun şâh-ı merdânı

böyle buyurmuş.

Peki Celali Baba, şeyh dedemiz; şeyh efendimizin (Dede Paşa) şeyh efendisi olan Muhammet Beşir efendimiz, hakkında ne buyurmuş;

(ilk evvela muhalefet etmiş. Ondan sonra ona bir hal olmuş. Bir hastalık gelmiş ölüyormuş, ölmekten dirilmiş, ona hakikat bildirilmiş, bu sefer demiş ki)

Habibi kibriyanındır bu dergah

Kasem olsun inan vallahi billah

Neden münkir olalım Allah Allah

Sultanı enbiya varisi geldi.

Böyle sırayla söylemiş sonunda da der ki;

Celali dur selama gözle râhi

Budur burc-ı felekin şems u mâhı

Tariki Nakşi’nin piri penâhı

Elinde Gavis’lik fermanı geldi.

Bak simdi bunlar var ise bizim şeyh efendimiz Dede paşa hazretleri ve Muhammet Beşir efendimiz zamanında tabi ki çok meşayihler var­dı. Onlar da açıkça delil bulup gösteremezler, söylerseler mesul olurlar, ama inançları vardır. Her mürit de kendi meşayihini vaktin gavsı bi­lecektir. Ama bak, bunların delilleri var. Kelamı kibarda delilleri var, çünkü kelamı kibar haktır. Kelamı kibarda galat olmaz.

Ayet ne ise, hadis ne ise, kelamı kibar da odur. Ona insan ina­nacak.

Kelamı kibarda söylenen haktır. Peki şimdi biz bunu düşünecek olursak ve anlamak istersek;


128


Gülden Bülbüllere


Mevlana Halidi Bağdadi hazretleri Zulcenaheyn’dir (çift kanatlı), Üveysi ve çok büyük bir alimdir. Medrese ilminin dört ilmini bitirdik­ten sonra ona ne olmuş?

Abdülkadir Geylani Hazretlerini çok seviyormuş onun sülalesin-denmiş. Abdülkadir Geylani sultanı evliyadır yani Evliyanın sultanı.

Kutbul Arif; Ne demek? Ne kadar Evliyaullah varsa hepsinin kutbu, başıdır.

Böyle olduğu halde Mevlana Halidi Bağdadi hazretleri, Abdülkadir Geylani Hazretlerine (zaten kendisi Bağdatlı) gidiyor, daima türbesini ziyaret ediyor, çok ağlıyormuş, himmet bekliyormuş. Bir gün Abdülka-dir Geylani Hazretlerinin türbesinden alıyor cevabı;

- Oğlum Molla Halid diyor, benim tarikatıma bidat karıştı. Sen Azizan tarikatına git.

Bizim tarikatımızın bir adı da Azizan tarikatı, Hacegan tarikatı, Nazenin tarikatı,

Nazenin; kibar, çok nezih.

-  Sen Azizan tarikatına git, diyor.

-  Nerdedir bu Azizan tarikatı? diyor.

-  Sen Beytullah’a git diyor. Orada Beytullah’a ilk gidişinde kimi bu­lursan onunla görüş, diyor.

Bağdat-Beytullah tabi çok uzak yol, bu gidiyor, kaç ayda gidiyorsa gidiyor. Beytullah’a girdiği zaman bir adam görüyor. Beytullah’a ayak­larını uzatmış böyle horlayarak uyuyor.

Bunu kerih görüyor. Burada da böyle hareket olur mu? diyor. Bu hoşuna gitmiyor ve yanına gitmek istemiyor.

Bu arada adam elini yakasına götürüp canlı bir şey öldürüyor. Ne terbiyesiz adam cinayet de işledi, diyor. (Beytullah’ta bir sinek öldür­mek cinayet yerine geçiyor, orada haram sınırı var). O arada bu adam doğruluyor;

- Molla Halid gel hele, diyor.


Tasavvuf Sohbetleri 4


129


-  Bu benim Molla Halid olduğumu nerden biliyor, diyor. İlerliyor yanına gidiyor.

-  Molla Halid, sana bir sualim var cevabını ver, diyor.

- Buyur efendim, diyor.
Adam diyor ki;

- Bir insan Hâlilin yapmış olduğu binaya arkasını verirse Celilin
yaptığı binayı seyrederse ne lazım gelir.

Celil’in yaptığı binadan mana burada Molla Halidin kalbini bah­sediyor.

-  Bir şey lazım gelmez efendim, diyor.

-  Ama Molla Halid sen nasibini burada alacaktın, kaçırdın. Gel Hindistan da beni bul, diyor.

İşte bu adam Abdullah Dehlevi hazretleri imiş.

Molla Halid;

- Geylani hazretleri bana ne dedi, ben ne ettim, ne iş yaptım. Ab-
dulkadir Geylani hazretleri bana böyle, böyle dedi, ben niye böyle onu
karşıladım, diye çok büyük nedamet duyuyor.

Oradan asıl memleketine gidiyor. Orada Seyyid Abdullah adında amcasının oğlu var, yaşlıymış buna durumu anlatıp diyor ki;

- Beraber gidelim Hindistan’a,
O da (Seyyid Abdullah);

- Hindistan’a gitmemiz bir sene sürer, buraya gelmemiz bir sene
sürer, belki orada iki-üç sene kalırız, burada çoluk var, çocuk var. Bun­
lar ne olacak, diyor. Gel birimiz gitsin, birimiz burada kalıp, ikimizin
de evinin ihtiyacını görsün, oraya giden ne kazandıysa, yarısını burada
kalana versin.

Seyyid Abdullah yaşlı imiş, sen git ama ne kazandıysan yarısını bana vereceksin, diyor. O da peki, diyor.


130


Gülden Bülbüllere


Mevlana Halid gidiyor. Bakın şimdi orada, Beytullah’ta onu kerih görmeseydi, orada irşat olacaktı, Abdullah Dehlevi Hazretleri onu irşat edecekti.

Ama ilminden geçirmek böyle oluyor. Aynı Şems de Mevlana haz­retlerini ilminden geçirmek için böyle yapmıştır. Cahilliğe düşürmüş­tür. Cahillerin yapmadığı hareketleri yaptırmıştır. Onun ilminden ge­çirmek için, şöhretini kırmak için. Halkın gözünden düşürmek için yapmıştır.

Şöhrette afat vardır. İnsanlarda ilim de bir varlıktır, amel de bir var­lıktır. Şöhret de bir varlıktır. Onun için bunlardan geçmek kolay değil, insan bunlardan kolay geçemez.

İşte Mevlana Halidi Bağdadi hazretleri yedi seneye Hindistan’a git­miş ki Abdullah Dehlevi hazretleri dünyasını değişmiş, kaim makamı yerinde, orada Hz. Ziyaeddin duruyor.

Abdullah Dehlevi Hazretleri, Ziyaeddin Hazretlerine ölmeden ev­vel diyor ki;

- Bağdat’tan Molla Halid geliyor, o gelinceye kadar ben dünyamı
değiştiririm, ama ona gereken muameleyi yap onu iyi yetiştir, diyor.
Manevi gücün, kuvvetin, maharetin neyse ona işle diyor, böyle tem­
bihliyor.

Mevlana Halid geliyor görüyor ki gördüğü adam değil. Eyvah, di­yor. Ama Ziyaeddin Hazretleri;

- Merak etme hiç değişen bir şey yoktur, diyor. Senin gördüğün
Hazreti Pir bana ısmarladı, diyor. Sen korkma, hizmetini gör alacağını
alırsın, diyor.

Ona, yedi sene su taşıttırıyorlar, tekkeye sakalık yaptırıyorlar. Ağa­cın ucuna küfeleri bağlar omzunda dereden su taşırlar. Bunlara saka, hamal derler. Omuzları yara olmuş, yaraları kabuk bağlamış, kabuklar kalkınca kanıyormuş.

Bir Ermeni hanımı varmış. Onun kapısının önünden suyu götürür­ken, o Molla Halid’in yaralarını kanamış görünce, bu hanım onun ya-


Tasavvuf Sohbetleri 4


131


ralarına bakmış tedavi etmiş pamuk getirmiş, o yaraların üzerine zorla ısrar ederek koymuş.

Bunu Ziyaeddin Hazretleri görmüş.

- Molla Halid o nedir, demiş.
O da demiş ki,

-  Efendim, ben bunu rızamla koymadım, fi lanca madam getirdi ya­ranın üzerine yemin verdirdi, zorla koydu, diyor.

-  Gel o zaman, gel diyor Ermeni hanımın o yaralar için yazığı geldi de bizim yazığımız gelmez mi, Hazreti Resullulahın merhameti gelmez mi, Allahın rahmeti sana gelmez mi, diyor. O zaman ne yapıyor? İrşat ediyor.

Molla Halid Bağdat’ta da kalmıyor Şam’a gidiyor, yerleşiyor. Halidi Bağdadi hazretlerinin türbesi Şam dadır.

Şimdi şunu ifade edelim; çok büyük zat, zamanının dünya üzerin­deki, belki kıyamete kadar veya ondan daha evvel gelenler hiç onun ka­dar büyük hizmet gören olmamış, hem zahir hem batın Zülcenaheyn, bir asrın da Müceddididir. Zülcenaheyn çift kanatlı demektir.

Zahir şeriatta da çok büyük hizmetleri olmuş fakat tarikatta da, hiz­meti olmuş. Müceddid olmayan, batın müceddid olmayan tarikattan kol ayıramıyor. Emirle oluyor, Resulullah efendimizin emri ile oluyor.

İşte Mevlana Halidi Bağdadi Hazretleri Nakşibendi’den kol ayırmış buna Halidi kolu denmiş. İşte bu bizim kolumuzdur.

Mevlana Halidi Bağdadi hazretleri 365 tane halife çıkarmış, irşat etmiş. Yani her gün bir halifeye icazet vermek için dua etmiş, yarın, bir gün, öbür gün 365 günden bir gün boş geçmemiş hepsi dolu.

Bizim kolumuz;

Tariki Şeriat,

Tariki Sohbet,

Tariki Rabıta,

Tariki Hatmedir.


132


Gülden Bülbüllere


Bir de Salih Baba divanında geçiyor;

Her bir kimse ehl-i irfân olamaz

Kırk yerden yarılmış kıl olmayınca

Ama bu kıl nasıl yarılabilir? Allah kadirdir. Cenabı Allah bir kılı kalınlaştırır, onu kırk yerden de yarar. Her ne kadar o kıl bize ince gö­rünüyor ama, çok ince olanlara, çok takva olanlara göre yine kalındır.

Çünkü Cenabı Hak “muttakî olun” buyuruyor. Muttakî, takva olan kurtaracak.

Fakat muttakî olan kim?

“Sizin en çok muttakî olanınız, en çok Allah’tan korkanınızdır”.

Öyleyse burada Evliyaullahta bir havf vardır. Fakat “Ela inne evli-yaallahu lâ havfün aleyhim velâhüm yahzenun10” ayeti ile Cenabı Hak velilerde havf olmayacağını, üzülmeyeceklerini bize bildiriyor.

Ama velilerde olan nasıl bir havf’tir?

Bizde de bir havf var ama onların havfı bizim havfımız gibi değil.

Niye?

Çünkü onlar havf makamına ulaşmışlar, orada havf makamında kıl onlara kalınlaşmış onlar kılı kırka yarmışlar.

Havf makamında yarmışlar. Yoksa kıl yarılır mı? Kıl yarılmaz.

Bu zahirin, aklın, yapacağı anlayacağı bir iş değildir.

Ama bak insanlarda letaif makamları var, bir insan havf makamına ulaşıyor. Havf makamına ulaşınca onda bir sıfat tecelli ediyor.

O havf öyle bir havf ki; bütün insanların havfı toplansa, birleşse onun havfının yanında bir deryada bir katre gibi kalır.

Kimmiş bu kılı kırk yerden yaran?

10 Yunus 10:62


Tasavvuf Sohbetleri 4


133


Her bir kimse ehl-i irfân olamaz

Kırk yerden yarılmış kıl olmayınca

Yine ehli irfan yarıyor bu kılı, ama kılı yarmayan da ehli irfan ola­maz. Her ne kadar Evliyaullah’ta, bizim gördüğümüz gibi değil, onlarda bir sıfat var, onlarda bir kuvvet var, onlarda bir özellik var.

Biz bunları göremiyoruz,

Bak Salih baba niye buyurmuş

Çâr-anâsır perdesini zâtına kılmış nikâb

“Çar anasır” nedir?

Çar; dört demek, anasır; madde demek. Dört Madde.

Ne bu? İnsanların halk edilen cesedi neyle halk edilmiş, neyle ya­şıyor?

İnsanların cesetlerinde;

Toprak var,

Su var,

Ateş var,

Hava var.

İnsanların zaten vücudu bunlarla halk edilmiş, bunlar var. Eğer in­sanların vücudunda bunların bir tanesi olmazsa yaşayamaz. Fakat bu dört maddenin, dört eczanın, iki tanesini görebiliyoruz, iki tanesini göremiyoruz.

Bakın şu pervane bize hava veriyor. Hava görünüyor mu? gösteriyor mu? İnsanlar hava almazsa ölür.

İnsanın vücudunda bir de Ateş var. İnsanlar derece koyuyorlar ateşin bir sınırı var, onu aştı mı hayatı tehlikeye giriyor, ölüyor, onun aşağısına düştü mü yine ölüyor. Bunlar görünmüyor, ama bizim cesedimizde var, cesedimiz bunlarla yaşıyor, ama yalnız Suyla Toprak cisim gösteriyor. İnsanlarda bunlar var.


134


Gülden Bülbüllere


Bu Evliyaullahta da vardır. Fakat diyor ki;

Çâr-anâsır perdesini zâtına kılmış nikâb Diyor ki, O dört perdeyle kendini, zatını örtmüş, gizlemiş. Bu ceset dört eczadan var olmuş, bunlar örtmüş kendisini gizlemiş.

Çâr-anâsır perdesini zâtına kılmış nikâb

Akl- ı küll senden ibâret nefha-i âlî-cenâb

Burada “nefhayı ali cenab” için ise; Cenabı Hak “Nefehtü fi hi min rûhî, biz kendi ruhumuzdan ruh üfl edik11” buyuruyor.

Bu ruhu Allah insanlara üfl emişse, Allah’tan gelmişse, Allah’a ula­şıyor mu?

Bu ruh Allah’a gidiyor da ve Allah’a gitmiyor da,

“Kalû inna lillahi ve innâ ileyhi râciun, Allah’tan geldik, Allah’a gi-deceğiz12

Ama cesedimiz geldi, cesedimiz gidiyor.

Bir de Allah’tan ruhumuz geldi. Allah’tan cesedimiz gelmedi, haşa estağfurullah.

Cenabı Hak cesedimizi topraktan halk etti, topraktır.

Allah’tan gelen ruhumuzdur, Allah’a da gidecek ruhumuzdur. Ama bu ruhlar hep Allah’a gidiyor mu? Gitmiyorlar.

Şeriat,

Tarikat,

Hakikat,

Marifet.

Bir insanda bunlar olursa o ruh Allah’a gider.

11  Sad 38:72

12  Bakara 2:156


Tasavvuf Sohbetleri 4


135


Eğer bir insanda şeriat, tarikat, hakikat, marifet olmazsa onun ruhu Allah’a gitmez değil de; işte o ruh Allah’tan o kadar uzaklaşır ki, aşa­ğıya iner.

Yani Cenabı Hak haşa yerde midir, gökte midir, nerededir?

Mekanlardan münezzehtir.

Fakat arşı alâ var. Arşı alâdan ileri Allah’ı yerde görmek, aşağıda görmek Cenabı Hakkın uluhiyetine şanına, şerefi ne hakarettir. Yoksa yüksekte görmesi, gökte görmesi Allah’ın şanına, şerefi ne bir hürmettir. Yoksa Allah yerde mi? gökte mi? hayır.

Ama bizim ruhumuz yüksek alemden geldi. Eğer bu ruhu yüksek aleme ulaştırırsak...

Neyle ulaşacak?

Şeriat, tarikat, hakikat, marifetle.

Bu olmazsa o yüksek aleme değil bu sefer aşağı süfl i aleme düşüyor. Süfl i aleme, tâ yedi kat yerin altına gidiyor.

Kur’anı Kerimde olan bir hakikattir. Cenabı Hak, cesedi ile Hazreti İsa’yı göklere çekti.

Kârun aleyhilaneyi ise ne yaptı? Cesedi ile malı ile aile efradı ile yere batırdı. Tâ ki kıyamete kadar yerin dibine her gün gidiyormuş. Kârun aleyhilane; Hazreti Musa’nın ümmetinden çok zengin olan birisiymiş. Musa Kelimullah’a gelen Tevrat kitabına göre zekatı gelmiş. Fakat zeka­tını vermemiş. Demiş ki;

- Ben kazandım. Benim malıma kim karışır, ne karışır, diye zekat vermemiş.

Allah’da gazap etmiş. Aile efradıyla malıyla canıyla yere batırmış. Kıyamete kadar durmadan aşağıya gidiyor, yerin dibine gidiyor.

Onun için burada da bizim cesetlerimiz değil, ruhlarımız da böyle yükselir, arşı alaya da yükselir gider, aşağıya da, yerin dibine de gider.

Eğer kulluğumuzu yaparsak kulluğumuzda, şeriat, tarikat, hakikat, marifetledir.


136


Gülden Bülbüllere


Evvel şeriat, şeriatımız tamam olacak,

Ondan sonra tarikatımız olacak,

Tarikattan da hakikate geçilecek. Çünkü, şeriatla hakikat’in arasın­da tarikat var.

Mesela bir şehri düşünelim. O şehri bir nehir ikiye bölmüş. Bu neh­ri geçmek için bir tarafı şeriat bir tarafı hakikat. Şimdi geçmek için ne lazım orada bir köprü lazım veya bir kayık lazım ki birinden öbürüne geçesin.

Öyleyse hani biri çok sefalı olsa, biri birinden daha çok zevkli olsa, varlıklı olsa, lüks olsa, oradan oraya geçmek için ne lazım bir vasıta lazım. Öyleyse Cenabı Hak insanlara şeriat, tarikat, hakikat, marifet bahşetmiş.

Şeriatın tamam olacak.

Tarikatın da senin için hakikate bir köprüdür. Tarikattan da geçince hakikate ulaşıyorsun. Hakikate ulaşınca işte o yüksek alemden gelen ruhu yüksek aleme ulaştırıyorsun.

Ulvi alemden, arşı âlâdan gelen ruhu, yine arşı âlâya ulaştırıyorsun.

O zaman kıymetini buluyorsun o zaman kıymetli insan oluyorsun insan her şeyin, meleklerin de mafevkinde oluyor.

İnsanlar eğer hakikate ulaşıyorsa, meleklerden de kıymetli oluyorlar meleklerden de güzel oluyorlar. Cenabı Hak; “Vettîni” süresinde “legad haleknel insane fi ehsani takvim, biz insanı çok güzel halk ettik, kıy­metli halk ettik13”, buyuruyor.

“ehsani takvim” kıymetlidir.

“musayı kübra” büyük halk ettik, güzel halk ettik.

Bu çok güzel, çok kıymetli halk ettiğimiz insanı, “sümme radedna-hu esfele sâfi lîn14”. Bu kıymetli insanı cehennemde “esfele safi lin” diye

13  Tin 95:4

14  Tin 95:5


Tasavvuf Sohbetleri 4


137


bir makam var ki cehennemin en derin en karanlık yeri oraya kadar düşürürüz, buyuruyor.

İşte insanın şeriatı olmazsa oraya kadar düşer. İnsanın şeriatı olursa tarikatı da olursa işte çok güzel olur. Bu çok güzelliğin anlamı melek­lerden güzel olur.

Onun için Allah’a şükür bizim nimetimiz büyük, nimetimizin kıy­metini bilelim ki, Allah bizim nimetimizi artırsın, büyütsün.

Cenabı Hak insanlar için nimetler halk etmiş. Kuluna sayısız nimet­ler halk etmiş.

Ama nerede? Dünyada ve ahirette. Görünen görünmeyen bütün bu nimetlerden kul faydalansın da kulluğunu yapsın.

Eğer bu kul kulluğunu yaparsa, Allah’ın kuluna bir vaadi var. Ce­nabı Hak ne buyuruyor; “irciî ila rabbiki râzıyeten marziyye fedhuli fi ibadî vedhulî cennetî15”.

Bu “Vel fecri” süresinin son ayetidir. Salih Baba’da bunu dile ge­tirmiş;

Günde yetmiş kez hitâb-ı “İrci’î” den bî-haber

“Fedhulî” sırrından âgâh olmayan dervîş midir Cenabı Hak ne buyuruyor; “İrciı ila rabbiki razıyeten marziyye”

“Marziye” insanlarda bir haldir. Ama hangi makam bu? İnsanlar; Emmareden geçecek, Levvameden geçecek, Mülhimmeden geçecek, Mutmainneden geçecek,

15 Fecr 89: 28-30


138


Gülden Bülbüllere


Raziye makamına ulaşacak, Raziyeden yukarıda da

Marziye makamı var. Oradan yukarıda;

Safi ye makamı var. Bunlar nefsin makamlarıdır.

Bu nefsin “raziye marziyye” eyle

Alıp dost iline kurbâna gel gel

Demek ki insanlar Raziye, Marziye makamında terki can oluyor. Bu makama ulaşmadıktan sonra terki can olamaz, canından geçemez, canından geçemezse cananı bulamaz.

Cânım demem ben bu tendeki câna

Eğer vasıl eylemezse cânâna

Âhir bu derd beni eyler dîvâne

Dermân için sen Lokmâne gelmişem

Candan mana; bizim ruhumuz,

Canandan mana; Cenabı Hakkın zatıdır.

İşte bu ruh oradan geldi yine oraya gitmek ister.

Ama gidemez, neyle gider?

Bir vasıta ile gider. Çünkü vasıta ile geldi, vasıtasız gelmedi.

Vasıta ne oldu burada, oradan gelişimize vasıta ne oldu?

Annemiz, Babamız.

Annemiz, babamız olmasaydı nasıl gelecektik? Yani ot gibi yerden mi bittik? Duvarın içinden mi çıktık?

İnsanız; bizim annemiz babamız var. Annemizin babamızın vasıtası ile bu dünyaya geldik.

Öyleyse vasıta ile gelinen yere vasıta ile gidilir. Cenabı Hak; “ileyhil vesilete” ayetinde böyle buyuruyor. Kendinize bir vasıta arayın.

Burada vasıta nedir?

Burada vasıta meşayihtir.


Tasavvuf Sohbetleri 4


139


Bu ten kuşu hevâ ile heveste Murg-ı cânım feryâd eyler kafeste Râbıtamız sensin her bir nefeste Ben bu yola sâdıkâne gelmişem Öyleyse demek ki, Rabıta;

Allah’a kulu bağlıyan, Allah’a kulu ulaştıran, Allah’a kulu götüren nedir?

Evliyaullahtır.

Cenabı Hak vasıta arayın bulun diyorsa; işte demek ki vasıta burada meşayihmiş.

Bu nimetleri Allah bizim için halk etmiş. Küçüklerinde aldanıp kal­mayalım, büyüklerine ulaşalım.

Büyüğü nedir?

Büyüğü Allah’ın cemalini müşahede etmektir. Ama bu da ancak ve ancak meşayihle olur.

Meşayihsiz insanlar Allah’ın cemaline ulaşamazlar.

Çünkü insanlar, Allah’ın esma nuruna ulaşırlar.

Allah’ın üç nuru var;

Esma nuru isimlerinin nuru,

Sıfat nuru sıfatlarının ruhu bir de,

Zat nuru zatının nuru var.

İnsanlar meşayihsiz esma nuruna ulaşıyorlar, insanlar meşayihsiz sı­fat nuruna ulaşıyorlar,

Ama insanlar meşayihsiz Allah’ın zatı’nın nuruna ulaşamıyorlar.

Onun için işte buyuruyor ki;

Ehli aşk bu yolda sararıp solup

Anladılar pirsiz olmaz bir kulûb

Harfi Savtı olmayan bir mektep bulup


140


Gülden Bülbüllere


Ehli aşk kim?

Allah’a aşık olanlar, bu yolda sararmışlar solmuşlar.

Nerede buluruz? Nasıl buluruz? Nerededir? Şurada mı dır? Burada mıdır?

Yok neticede böyle bulamamışlar. Ancak anlamışlar ki bir meşayih-siz olmaz.

Anladılar pirsiz olmaz bir kulûb

Kulûb demek, kalpler demektir. Anladılar ki meşayihsiz bu kalp açılmaz, bu kalp açılmazsa Allah bulunmaz.

Ancak Allah, “Küntü kenzen mahviyyen16”, buyuruyor hadisi kut­sisinde. Bir de;

Cenabı Hak; “Ben bir yere sığmam kulumun kalbine sığarım17”.

O kalbi açtınsa işte, o mekanlarda, afaklarda göremediğin, bulama­dığın Allah’ı sen orada görür, sen orada bulursun.

Bunu açan kim?

Bunu açan Evliyaullah’tır. İnsan kendi kendine açamaz. Bu da ancak ne ile olur?

“Mûtû gable entemûtû18”, “ölmeden evvel ölün” buyruluyor. İnsanlar için ölmeden evvel ölüm var.

Ama bir insan ölümden kaçar korkar. Malını her şeyini, canı için yok eder de, canından geçemez. Canı için her şeyinden geçer de canın­dan nasıl geçeceğini bilemez, bilse geçecek, bilemiyor.

Bildiren Evliyaullah.

İşte diyor ki;

16  Fususül Hikem Trc. C.1, S.43

17  Alusi Ruh’ul Me’ani XX..101

18  El-Mesn’u


Tasavvuf Sohbetleri 4


141


- Oğlum bak senin nimetin budur, diyor. Senin bu canın sana çok
tatlı ama sen o canını “Buraya” ver ki “Burada” sen, senin canından
daha kıymetli olan bir canı bulasın.

İşte öyle Allah’a şükür, çok şükür, bin şükür nihayetsiz şükürler ol­sun bak şimdi “Bu” size en büyük nimettir.

Estağfurullah istirham ederim ben kendimi kastetmiyorum, biz ih­van kardeşiyiz, Şeyh efendimizi, Şeyh efendilerimizi söylüyorum.

Şeyhim gibi bir hazrete

Gönderdi beni vuslate

Eriştirip bu devlete

Görün beni aşk n’eyledi

Âhiri dervîş eyledi

Öyle efendim bizde burada;

Rabıta tarikatı bizim tarikatımız,

Şeriat tarikatı bizim tarikatımız,

Sohbet tarikatı bizim tarikatımız,

Hatme tarikatı.

Dikkat edin, bunları ihmal etmeyin, şeriat tariki demek; sair tari­katlarda, onlarda eksiklik noksanlık görülüyor. Biz de yapmayalım on­lar da niye böyle yaptılar demeyelim, demeyeceğiz.

Nakşibendi efendimizin buyurduğu gibi;

- Sizin işlediğiniz haktır, sizin yaptığınız haktır, inkar etmiyorum
ama sizin yaptığınız gibi de yapmam.

İşte bize bu gelir, bize bu lazımdır. Sair tarikatlarda gördüğümüz noksanlıkları onları beğenmemezlik etmeyelim. Bunlarda şu noksanlık var, bu eksiklik var demeyelim, onlar gibi de yapmayalım.

Zahiri şeriatımız, “Emri bil maruf ve nehyi anil münker19

19 Al-i İmran 3:104-110-114


142


Gülden Bülbüllere


Kitap ve sünnetten ayrılmayalım, zahiri şeriatımız budur. Şeriattaki hedefi miz budur. Kitaptan sünnetten ayrılmayalım zahirde böyle.

Ama rabıtadan da ayrılmayalım. Rabıtayı da kalbimizde besleyelim onu unutmayalım.

Olur canım bazen unuturuz, bazı dalgın oluruz. Mesela şuğuldan dolayı unuturuz. Ama mümkün değildir ki, eğer sen rabıtana inandıy-san Evliyaullahın velayet parmağı gelir, unuttuğun zaman seni dürter uyandırır.

Bu öyle bir şey ki gelir bir sinek konar, parmağın bir yere sıkışır, veyahut da mesela ayağın bir yere takılır, yani bir şey olur. Bunlar o dalgınlığın içersinde Evliyaullahın manevi parmağıdır. Dürtüyor uyan, niye unuttun, diyor.

Fakat o ayılmanda bir nedamet duyman gerekir. Bir pişmanlık bir üzüntü duyman lazım ki onu (gafl eti) küçültesin onu azaltasın.

Hani bir insan bir işten pişmanlık görmezse, onu yine işler. İşlemiş bir şey, fakat ondan pişmanlık nedamet duyarsa onu bir daha işlemez

Yani nedamet, pişmanlık işlememek demektir.

Ama pişmanlık duymuyorsa yine işleyecek işte burada da bizim gaf­leti azaltmamız için cihad yapacaksın.

Bak; insanlarda kabız hali var, basıt hali var.

Müride kabız hali de rabıtadan geliyor, basıt hali de rabıtadan ge­liyor.

Aslında kabız hali niye oluyor; çünkü Evliyaullah nefsin yularını azıcık uzatıyor, çünkü evliyaullah nefsi bağlamıştır tuzağa düşürmüş­tür. O nefsin azıcık bağını çözünce, o hareket edince, o zaman sende kabız hali meydana geliyor.

Ama niye bunu böyle yapıyor?

Çünkü cihad yapacaksın. Bunda bir üzüntün olacak, bunda bir sı­kıntın, bunda bir nedametin, bunaltın olacak.


Tasavvuf Sohbetleri 4


143


Bundan dolayı Allah’a yalvaracaksın, bundan dolayı anasırı zıddiye­tin değişecek. Çünkü bak, dabak derileri var ya,

Salih Babanın ifadesi bunu anlatıyor;

Kakıyıp döğerse artır hubbunu

Sevdiği deriyi çok çiğner debbâğ

Hoş meşayih müride tokat vurmuyor ama ona meşakkat veriyor.

Niye veriyor?

Onun nefsini öyle terbiye edecek. O meşakkatleri ona nefsinin ter­biyesi için veriyor.

Kakıyıp döğerse artır hubbunu

Yani günleri içerisinde nereden bir üzüntüsü oluyorsa, nereden bir sıkıntısı oluyorsa bu meşayihten geliyor.

Rabıta sahibine bu, rabıtasından geliyor. Niye veriyor bunu?

Veriyor ki orada Allah’a sığınsın, Resulullah’a sığınsın, Rabıtasına sığınsın.

Çünkü Cenabı Hak bizden bunu istiyor, “kulum her halinde bana sığın”, diyor.

O zaman aşık da ne buyuruyor;

Ben anladım işim bitmez

Sana yalvarmadan gayri

Ama bizim yalvarmamıza sebep ne olacak? Biz hem avamız, hem de müptedi, irade sahibiyiz.

İşte ifade ettik ki; mesela bizim ferahlığımız, bizim rahatlığımız, bi­zim geniş günlerimiz var, bizi gafl ete düşürür.

Bizim dar günlerimiz bizi ayıltıyor, biz dar günlerimizde ancak Allah’a yalvarıyoruz, Peygamber efendimize, mürşidimize yalvarıyoruz.

İşte onun için burada;


144


Gülden Bülbüllere


Kakıyıp döğerse artır hubbunu

Sevdiği deriyi çok çiğner debbâğ

Türlü türlü renklere boyar anı

Taşlara çalar ta olunca dibâğ

Dabakçı vardır, derileri ıslah eder, derileri ıslah eden bir sanatkardır. Ona deriler geldiği zaman, içlerinde gözü tuttuğu bir deri varsa onu özel yapıp kendine ayırır. Ona daha fazla zahmet çeker, uğraşır. Ona daha fazla eziyet ediyor, aletleri ile eziyor, uğraşıyor, ilaçları ile boyaları ile ona çok fazla eziyet ediyor.

İşte bizim tarikatımız şeriat tarikatıdır. Dikkat edin şeriatımız; “emri bil maruf ve nehyi anil münkerdir”

Allah’ın emirlerini tutun, yasaklarından kaçının, burada da tekrar söylüyorum size;

Sizin en büyük ameliniz beylerinize hürmetiniz, beylerinize hürmet etmezseniz bütün amelleriniz heba olur.

Hiç bir amelinizin size faydası olmaz, çünkü Cenabı Hak nasıl bu­yuruyor ki; “namazınızı kılın, annenize babanıza hürmet edin20

Fakat burada anne, baba sadece senin annen baban değildir. Senin beyinin babası da senin babandır, annesi de senin annendir.

Peygamber Efendimiz: “Allah’tan başkasına secde edilecek olsaydı hanımlara kocalarınıza secde edin diye emrederdim21” buyuruyor.

Bu kadar koca hakkı varsa, siz de onu memnun etmek için onun annesine babasına da hürmet edeceksiniz.

Mademki Cenabı Hak annenize babanıza hürmet edin buyuruyor. Öyleyse, kaynana da annedir, kaynata da babadır. Çünkü niye? bakın bir insan nasıl babasına zekat veremiyorsa, anasına zekat veremiyorsa kaynatasına ve kayın validesine de zekat veremiyor.

20  İsra 17:23

21  Cem’ul Fevaid, Rudani 4290


Tasavvuf Sohbetleri 4


145


Çünkü ona bakmaya mecbur ve borcudur. İcabında annesidir, ba­basıdır, onu sırtında taşımaya borçludur.

Öyleyse bir düşünelim her hangi bir taneniz mademki Allah’a ina­nıyorsunuz, inancınızı yaşamak istiyorsunuz, hadi namazınızı kıldınız anne babanıza hürmet edeceksiniz. Öyleyse beyinin de anne babasına hürmet edin.

O zaman beyinizi memnun edeceksiniz ki amelleriniz makbul ol­sun. Çünkü “efendilerine secde ettirirdim” buyuruyor.

Bu hususta bu zamanımızda buna çok dikkat edin.

İstirham ederim.

Çok dikkat edin, bakın şimdi Cumhuriyet devri hanımlara yetki vermiş selahiyet vermiş ama Allah’ın kanununda, kitabımızda hanımla­ra böyle bir yetki ve selahiyet yoktur.

Bir de hanımın babası da beyi, kocası da beyi, hakimi de beyi, ağa­sı da beyi, hanım beyinin kölesidir (hizmetinde bulundukça makbul olur).

Bunu böyle bileceksiniz, ona göre beylerinize hürmet edin ki iba­detleriniz de, tarikatınız, şeriatınız olsun.

İşte bizim tarikatımız, tariki şeriat, tariki rabıta, tariki sohbet, tariki hatmedir.

Şimdi burada şeriatı anladık, Allah’ın emri ve nehyi. Cenabı Hak ne emretmişse bizim için, hanımlar için bunları tatbik edeceğiz. Ondan sonra tesettürümüz olacak, namazımız, guslümüz, abdestimiz, ibade­timiz olacak.

Evet bu zamanımızda dünyaya fazla arif olmayacağız, dünya zevkine sefasına dalmayacağız.

(Hanımın biri soruyor)

- Beyinin izni olmazsa, hanımın yaptığı ibadet olmaz, diye bir laf deniliyor?

Hanım beyinin sözünü iki yerde dinlemeyecek;


146


Gülden Bülbüllere


Birisi ilim öğrenmede, ilim öğrenecek ki amel işlesin.

Şeriat nedir?

İlim, amel. Şeriat ne? Allah’ın kitabı, Hazreti Resülullahın sünneti­dir. Bunları bilecek ki işlesin, bilmezse nasıl işlesin.

İlim öğrenmek için beyini dinlemiyor, bir.

Amel işlemek için beyini dinlemiyor, iki.

Eğer beyi zalimse, zülüm ediyorsa, vuruyor çalıyorsa (kırıyorsa), onun vebalinden korkmayacak gizlice yapacak. Gizlice yapmakla hiç bir mesuliyeti yoktur. Bu iki yerdedir. Diğer şeylerde yok, diğer şeylerde yap-yap, yapma-yapma.

Ama diyor ki; İlmihal öğrenme, hocanın nasihatini dinleme, bir meşayihin sohbetini dinleme, bu olmaz. Çünkü din nasihattir. Pey­gamber efendimiz “din nasihattir” diyor, “din nasihatten ibaret”.

Bu din, bu kitap, sünnet sadece erkeklere mi var?

Hanımların ibadeti yok mu? hanımların dini yok mu?

Hanımların da bilmesi lazım. O zaman nereden öğrenecek?

Kitaptan öğrenecek, kitap okuyamıyorsa hocadan öğrenecek. Kitabı herkes okur anlayamaz. Muhakkak ki eğer alim olursa, ayete hadise mana verirse, ayetten hadisten malumatı olursa onun daha nasihat din­lemeye ihtiyacı yoktur. Ama, yine onun da, Yunus Emre’nin buyurdu­ğu gibi;

Niceleri gitti mürşit arayı

Arayanlar buldu derde devayı

Bin kez okursan aktan karayı

Bir kamil mürşide varmazsan olmaz

Ey insan diyor; sen bin sene yaşasan, bin sene ilim tahsil etsen, ho­canın önünde okusan, bin sene medrese ilmi rahle ilmi okusan, yine senin bir mürşide ihtiyacın var, diyor.

Mürşitsiz olmaz. Onun için burada bizim tarikatımız sohbettir.


Tasavvuf Sohbetleri 4


147


Din nasihattir, Din nasihattir, Din nasihattir. 3 defa tekrar ediyor Peygamber efendimiz. Nasihatse ikidir; bir vaizdir, bir sohbettir.

Vaiz hocanın ki kitaptan okur, buna da ihtiyacımız var.

Bir de sohbettir, meşayih kitaptan değil kalbinden söyler.

Meşayihin ki sohbettir, zuhuratı kalbinden söyler. Onun için bura­da bunun ikisine de ihtiyaç vardır.

En ziyade bizim meşayih sohbetine ihtiyacımız vardır.

Çünkü niye? Bu tarik-i sohbet değil mi?

Tarik-i sohbet, meşayih sohbetine ihtiyacımız var çünkü niye?

Anın dervîşleri kalmaz gafl ette

Çoklarını irşâd eyler sohbette

Cemâlin görenler kalır hayrette

Bizim tarikatımız sohbet tarikatıdır, kitap bizi irşat etmez.

Kitap okuyun, okumayın değil, ama kitap bizi irşat etmez. Kitap bizim müşküllerimizi halletmez. Kitap bizim müşküllerimizi çözmez. Ancak bizim tarikatımız sohbet tarikatıdır.

Cemâlin görenler kalır hayrette

Cemali, eğer Evliyaullahın manevi yüzünü görürsen, sen de kendin­den geçtin, işte sen de öldün, sen de varlığından kurtuldun, varlığından geçtin.

Zaten varlığından geçemezsen onu göremezsin ki, bu varlığınla, bu gözünle, onu göremezsin ki. Anlaşıldı mı efendim. Öyleyse burada;

Çoklarını irşâd eyler sohbette

Bu ne? Bu da tarik-i sohbet;

Geldik tarik-i rabıtaya,

Tarik-i rabıtada “anın dervişleri kalmaz gafl ette” ise;


148


Gülden Bülbüllere


Seni göreyim; işinde, çalışırken, yine rabıtan başında olsun. Sanki rabıtan, şeyh efendin baş ucunda. Böyle yap, diyor yapıyorsun, şöyle yap, diyor yapıyorsun, kaldır, diyor kaldırıyorsun, indir, diyor indiri­yorsun.

Yemek yediğin zaman şeyh efendinin sofrasında yiyorsun, onu yan­sıla (taklit et); şeyh efendim böyle yiyordu, su içerken yansıla; böyle içiyordu diye. Bunlar taklittir, bunlar rabıtayı hayaldir.

Bizimki de zaten hayal. Bunu böyle yapa-yapa bunun nakşına geçe­ceğiz. Taklidinden tahkikine ulaşacağız.

Onun için tarik-i rabıta; işinde, gücünde, çalışırken, yerken, içer­ken, yatarken rabıtanı unutma.

Unutursun, unuttuğun zaman, aklına geldiği zamanda kendini suç­la, nedamet duy, pişmanlık duy. Sen çok büyük bir zarar, çok büyük bir kusur işlediğini bil ki onu atabilesin, onu azaltabilesin.

Tarik-i hatme. Geldik hatmeye, hatmeye dikkat edin.

Peygamber efendimizin hatme hakkında çok hadisleri var, buyuru­yor ki; ashabına, “cennet bahçelerine girin, meyvelerini yiyin”

- Ya Resulallah, cennet bahçeleri nerelerdir, meyveleri nelerdir, diye soruluyor. O da diyor ki;

“Cennet bahçeleri zikir halkaları, meyveleri de oradan almış oldu­ğunuz feyzi muhabbet22

Kelamı kibarda teveccühle hatme hakkında çok geçer;

Teveccühe gelin ihvan

Kuruldu halkayı rahman Halkayı rahman ne? Hatme hâce’dir.

22 Tirmizi 3580


Tasavvuf Sohbetleri 4


149


Hatme, teveccühün bir küçüğüdür. Teveccüh de hatme hâce’nin bir büyüğüdür.

Ama hanımlarda teveccüh olmuyor. Bak hanımların da hatmesi var­dır. Teveccüh hatmenin aynısıdır. Küçük hatme ile büyük hatme nasılsa büyük hatme ile teveccüh de o şekildedir.

Kuruldu halkayı rahman

Açıldı Ravzayı Rıdvan

Orası ne oldu?

Ravza cennet bahçesi oldu.

Rıdvan, cennet hizmetçileri oraya geldi. Cennetin amirleri, memur­ları oraya geldi, cennetin görevlileri oraya geldi.

Evet tarik-i hatme, bizim tarikatımız tarik-i hatmedir.

Hatme de çok büyük ameldir. Çok büyük kutsiyet var, hatmeye çok kıymet verin. Sonra bak, hatmenin hakkında bir ayet de vardır.

Arşı âlâdaki meleklerin sayısını Allah bilir. Arşı âlâdaki melekler in­sanlardan daha evvel halk edilmiştir.

Ta ki Hz. Âdemi, Cenabı Allah kudret elleri ile cesedini topraktan bir adam seklinde yaptı.

Bunda; renk yok, can yok, kan yok, bir şey yok. Yani topraktan yapılmış bir küp veya neyse, öyle yaptı.

Cenabı Hak meleklere “Gelin buna secde edin”, dedi. Melekler sa­dece onun zahirini cesedini gördüler itiraz ettiler.

Cenabı Hak; “bunu yerime halife gönderiyorum”, dedi. Melekler yinede itiraz ettiler. Sayıları çok ya, Cenabı Hak onları çok halk etti.

İtaatte çok tahammüllüler, daha da çok sabırlılar, daha da çok bü­yük amel işliyorlar. Bizim, bütün insanların ameli toplansa bir meleğin ameli ile bir olamaz. Neden? Çünkü onlar binlerce sene rükuda “sup-hane rabbiyel azim” diye Allah’ı zikrediyor.


150


Gülden Bülbüllere


Onların zikrinde yorulmak yok, uyku yok, hastalanmak yok, yemek yok, içmek yok, hiç bir şey yok. Böylece Allah’ı zikrediyorlar.

O zaman demek ki bir milyon insanın ibadeti bir meleğin ibadeti ile beraber olamaz. Bunlarda bu kadar ibadet var, bunlar;

- Ya Rabbi, diyorlar. Biz sana ibadet yapmaya kafi yiz, yapıyoruz,
yetmiyor muyuz ki, sen Âdemi noksan sıfat halk etmişsin, gönderiyor­
sun dünyaya, bu dünyada sana isyan eder, itaat etmez, fesat çıkarır.

Böyle dediler. Cenabı Hakka böyle müracaatta bulundular. Ama Cenabı Hak alim, “ey meleklerim, dedi, itiraz etmeyin benim bildiğimi siz bilemezsiniz.23

Melekler neyi bildiler?

Melekler Hz. Âdemin cesedini gördüler, baktılar ki hakikaten nok­san sıfat, onda ne maharet, ne marifet olabilir. Bir maharet, marifet göremediler.

Ama Cenabı Hak meleklere ruhunu kastetti, ruhunu. Âdem’e ruh üfl edi ya “biz Âdem’i topraktan halk ettik, kendi ruhumuzdan ruh üf­ledik”, buyuruyor. Cenabı Hak bu ruhu meleklere üfl ememiş.

İşte bu ruhu kast ederek Cenabı Hak; “ey meleklerim siz itiraz et­meyin, benim bildiğimi siz bilemezsiniz”

Melekler o zaman hepsi Allah’tan af dilediler,

- Aman Ya Rabbi aff et bizi, biz hata işledik, tabi senin bildiğini biz
bilemeyiz24.

Daha evvelce melekler çok halk edilmiş. Bu zamana kadar da on bin sene Hazreti Âdem devri gelmiş geçmiş. Bu mütemadiyen halk edilen melekler, bunların halkiyyeti çok. Bunlar stok oluyor azalma yok, bir taraftan ölen bir taraftan doğan yok. Allah halk etmiş ta kıyamete ka­dar bir tanesi ölmüyor. Ancak kıyamet kopunca, İsrafi l sur’u üfürünce onlarda yok olacaklar.

23  Bakara 2:30

24  Bakara 2:32


Tasavvuf Sohbetleri 4


151


Bu kadar Arşı Âlâda melekler Cenabı Hakka bir müracaatta bulu­nuyorlar. Ayeti Kerimenin meali böyle; diyorlar; “Ya Rabbi, Yer yüzün­den bir nur geliyor, o nur bizi ihata ediyor şaşırıyoruz, seni zikredemi­yoruz”, diyorlar.

Cenabı Hak, nasıl Hazreti Adem’e itiraz eden melekleri tenkit ettiy­se, ayeti kerimenin meali bu, her iki ayeti Kur’anı Kerimde bildiriyor bize, bunları da tenkit ediyor.

Cenabı Hak, “sakin olun meleklerim itiraz etmeyin o nur yeryüzün­de halka olup beni zikredenlerin nurudur”.

Bu ayeti kerime’yi Salih baba divanda dile getirmiş.

Nakşibendî’ler kurunca halka-i illâ-yı Hû

Keşf olur arz u semâvât arş-ı alâ “Hû” çeker

Onun için hatme kıymetlidir, yalnız dikkat edin hatmede ayrı gayrı yapmayın, çetinlik göstermeyin. Burası Ankara büyük bir şehirdir, her­kesin vasıtası yoktur, herkes gidemez, herkesin beyi uzak yerlere gitme­sine rıza göstermez. Her yerde grup olun hatmeyi okuyun.

Fakat yalnız iki grup var, eğer mümkünse birbirine yakın, iki grup birleşmekle, büyük hatme okuyabiliyorsanız, birleşin okuyun.

Bir gruptan bir kişi ayrılıyor, başka bir gruba gidiyor. Niye gidiyor acaba oraya? Orada fazla feyiz muhabbet alıyorsa, bırakın gitsin mani olmayın veya orada büyük hatme okunuyor gitsin yine mani olmayın.

Yalnız bir de şu var, iki tarafl ı konuşuyorum, tek tarafl ı değil. Bir grup var 15 kişilik bir grup var, o bir kişi ayrılıp gitmekle o grubu 14 ki­şiye düşürüp küçük hatme okunmasına sebep olursa o da bu sefer hani ata sözü var ya, “revana pirinç’e giderken evdeki bulgurdan oluyor.

O da daha fazla sevap alayım derken bu yandaki mevcudu küçül­tüyor, küçük hatmeye düşürüyor. Daha onun zararı kârını götürüyor, o da gitmesin.

Ama grup 15’den fazla aşıyor, grubun 20 – 25 tane cemaati var, bunlardan 2 kişi, 3 kişi, 5 kişi gitmekle, küçük hatmeye düşmüyorsa, büyük hatme okunuyorsa, onlar da gitsin, onlara da itiraz etmeyin.


152


Gülden Bülbüllere


Gitsinler, herkes nereden muhabbet alıyorsa, gidebiliyorsa, vakti müsaitse gidebilir. Buna da mani olmayın.

Yeter ki hatmeyi okuyun.

Yeter ki her grupta hatme okunsun. Yani hatme okunan grupta birkaç tanesi başka yere gider, kalanlarda okumazsa eğer, her ikisi de vebalde kalır.

O kalanlar okumazsa vebalde kalır, gidenler de vebalde kalır. Onlar tehir ederler, niye gittiler biz de okumayalım derler, onun için burada önemli.

Ama, grup değil, sevdiği var, eşi var, akrabası var, dostu var, ihlasına göre, fazla hizmet görüp himmet almış, iyi bir kimse var, ondan mu­habbet alıyor, ona mani olmayın gitsin.


 


 


Her Kim ki Allah İçin Alçalırsa Allah Onu Yükseltir

30.01.1984, Konya

İ

nsanlar aklını şerre de kullanır, hayra da kullanır. Akıl insanlarda iki kısımmış.

Aklı maaş, Aklı maâd.

Aklı maâd ruhun aklı. Aklı maaş nefsin aklı.

İnsanlarda ruh var, nefi s var.

Ruh-u hayvani var, ruh-u sultani var.

Aklı maaşına sahip olanlar dünyaya, o aklını hep dünyaya kullanır-larmış. Ahirete kullanmazlarmış. Dünyada çok akıllı olurlarmış. Çok işgüzar, ticari, sanatkar, becerikli olurlarmış, marifetli, maharetli olur-larmış.

Ama aklı maâdına sahip olanlar da tabii, bunlar da, o aklı ahiret için kullanırlarmış.

Aklı maaşına sahip olan dünyayı düşünür sadece dünyayı zikreder-miş. Dünyanın peşinden koşarmış.

Aklı maâdına sahip olanlar da ahiret fi kriyle en fazla ahirete kıymet verirlermiş.

Bu da tabi; Şükür, Fikir, Zikir.

Zikirle bunlar terakki ediyorlar.

Yani ahiretin kıymeti ne ile olur? Burada kıymet neyle kazanılıyor? İnsanlar ahireti neyle kazanıyor? Ahireti neyle kıymetlendiriyor?

Şükür, Fikir, Zikir.


154


Gülden Bülbüllere


Şükür; Cenabı Hakkın nimetlerine şükretmek.

Hatta kendi sağlığına, kendi varlığına şükretmesi lazım. Allah’ın vahdaniyetine, Cenabı Hakkın bütün nimetlerine şükretmesi lazım gelecek. Ta ki bir insan mesela hiçbir şeyi olmasa, dünyada hiçbir şeyi olmasa, azaları da bütün sakat olsa, arızalı olsa, sadece bir dili sağlam olsa, bir de kalbi sağlam olsa, yine şükretmesi gerekecek.

Fikir tabi, mesela Niyazi Mısri Hazretleri buyurmuş;

Nereden gelip gideceğini anlamayan hayvanmış Bak Salih Baba’da şöyle buyuruyor;

Gezeriz hayvân-ı nâtık misâli

Ekl ü şurbdan gayrı ne kârımız var

Tabi bu yine tefekkür etmekle, tefekkürü olmakladır.

Şükür nimeti artırır. Cenabı Hak böyle buyurmuş. “Ben kuluma bir nimet veririm, eğer o nimetin kıymetini bilirse şükrederse artırırım1, kıymetini bilmezse elinden alırım”

Bu nimetin ta zerresinden tut, ta kübrasına kadar nimettir. Cenabı Hak dünya maddiyatı olsun, maneviyat olsun tabi sayılmayacak kadar insanlara nimet ihsan etmiştir.

Cenabı Hak “Sayılmayacak kadar insanlara nimet halk ettik” buyu­ruyor. Tabi bunların hepsi birbirinden farklıdır ki insan, mesela nime­tin azına şükretmezse çoğunu elde edemez.

Madem bunların hepsi nimettir. Mesela çeşitli çeşitli sayısız nimet­ler, bunların hepsine şükür olursa Cenabı Hak hepsini artıracak.

Fakat bunların hepsinin başı İslam olmalıdır. Çünkü her nimetin şükrünü Müslüman olanlar eda ediyorlar. Müslüman olmayanlar eda edemiyorlar.

Eğer insanlar nimetlerin şükrünü eda etmezse, o nimetler insanlar için davacı olacak. Şükrünü eda ederse, işte o nimetler insanlar için şikayetçi olmayacaktır.

1 İbrahim 14:7


Tasavvuf Sohbetleri 4


155


Bu nimetin şükrü neyledir?

İşte Müslüman olmak. İslamı yaşamakla, yani Rabbini bilmek ve Rabbine itaat etmekle oluyor.

Şükür demek ki insanların nimetini arttırır.

Fikir de insanları istikametten doğru yoldan şaşırtmaz. Mademki inancı var sözünü de düşünerek, işini de düşünerek yapacak.

Cenabı Hak buna akıl vermiş, iman vermiştir. İmanı inancı da ak­lında, aklını güzel kullanaraktan, düşünerekten, tefekkür ederekten inancını yaşarsa onun için bir istikamet yolu vardır.

İstikameti nedir?

“Ehli sünnet vel cemaat” itikadını taşımak, kitaba ve sünnete tam riayet etmek, onun için istikameti olan budur.

Peygamber efendimiz bir gün mübarek, ashabına yere iki daire çiz­miş. İki daireyi bir hatla birbirine bağlamış buyurmuş ki, “bu dairenin bir tanesi biziz, bir tanesi de Cenabı hakkın azameti. Bize geleceksiniz, bizden bu hat ile Allaha gideceksiniz. Bize gelmeyen bu hattı, istikame­ti bulamaz, Allaha gidemez, bize geleceksiniz”

Onun için Cenabı hak böyle buyuruyor. “Habibim seni bilen beni bilir. Seni bulan beni bulur. Seni seven beni sever. Seni sevmeyen beni sevemez”.

Sonra “Allah’a itaat edin” buyuruyor. “Allaha ve Resulüne itaat eden­lere, itaat edin2” buyuruyor. Bu insanlar için istikamet yoludur.

İşte demek ki biz Resulullah efendimizi de görmedik. Fakat Resu-lullah Efendimizin o dairesine girmek için, yani o Nur-u Nübüvvetine dahil olmak için ancak o nur-u nübüvveti bize tanıtanı bilmek lazım. De ki canım tanımıyoruz mu? Tanıyoruz ama Hakkel yakin tanımak lazım. Çünkü bak Kelamı kibarda Salih Baba şöyle buyuruyor;

2 Al-i İmran 3:32


156


Gülden Bülbüllere


Kuvve-i kudsîden edip imdadı

Bize haber verdi zatı sıfatı

Ol zaman anladık sırr-ı Ahmed’i

“Küntü kenz” esrârın beyan eyledi

Ne demek istiyor.

İnsanlar için Cenabı Hakkı da;

İlmel yakin bilmek var,

Aynel yakin bilmek var,

Hakkel yakin bilmek var.

Peygamber efendimizi de;

İlmel yakin bilmek var,

Aynel yakin bilmek var,

Hakkel yakin bilmek var.

İlmel yakin; okumayla tahsil ve ilmiyle satırdan alıyor. Ayetten, ha­disten, satırdan alıyor, onu biliyor.

Fakat aynel yakin için yaklaşıyor.

Allah’a yaklaşmak mesela neyle olur?

İtaat etmekle, Cenabı Hakka havf etmekle, Allah’ı zikretmekledir. Zaten Allah’ı havf eden zikir eder. Cenabı Hak bir kudsi hadiste “ku­lum bana nafi le ibadetlerle yaklaşır3”, buyuruyor.

Tabii, nafi le ibadet nedir?

Farz, vacip, sünnet var. Farzın, vacibin sünnetin dışında olan iba­detler nafi le oluyor.

Aslında peygambere de yaklaşmak yani ümmetlikte makbul olmak nedir?

3 Buhari Rikak 38


Tasavvuf Sohbetleri 4


157


Sünnetlere, bütün sünnetlere temessük etmektir. Peygambere sün­netle yaklaşılıyor.

Fakat nafi le ibadet de emredilmiştir. Bu nafi le ibadetler emir ile olursa makbul oluyor. Emirsiz yapılan nafi le ibadetler faydası olduğun­dan çok zararı vardır. Nasıl olur canım?

İşte nafi le ibadetle kul Cenabı Allah’a yaklaşır ama yolun emniyete alınması lazım.

Hani insan bir yolculuğa gittiği zaman o yol eğer emniyetli ise mer­ciine gideceği yolda zararsız, kedersiz, soyulmadan, dökülmeden rahat­ça gider. Eğer o yol emniyete alınmamış ise orada eşkıyalar, anarşistler var ise, vuruşma, çarpışma var ise bu yolculuğa gidemez, bu yolculuğu bitiremez.

Burada anarşist, eşkıya, vurucu, soyguncu ne olabilir?

Şeytan veya nefi s.

Çünkü insan şeytandan kurtulsa bile nefsi emmaresinden kurtula­maz. Şeytan da suret-i haktan gelebiliyor, nefi s de suret-i haktan insanı kandırabiliyor.

Mesela nefi s bakar ki artık bir Müslüman’a amel işletemiyor, sözü­nü geçiremiyor. Müslüman tamamen idrak ediyor, şuurlu olarak fi krini kullanıyor, şükrünü kullanıyor. Düşünerekten inancı ve aklı dahilinde her işini düşünerekten fi krini kullanıyor.

Düşüncesi ne burada?

Kitap ve sünnet, burada ölçü kitap ve sünnettir. Ondan sonra mese­la hayır-şer, günah-sevap bildiği kadar, şeriattır, yani edilleyi şeriyyedir.

Bunları tatbik ettiği zaman ne olur?

Nefi s veya şeytan onu aldatamaz.

Bunları yapıyor, tefekkürünü yapmış artık şeytan ona zahirden bir isyan işletemiyor. O tamamen itaatte, Allah’a itaatini yapıyor, Allah’a isyan etmiyor.


158


Gülden Bülbüllere


Cenabı Hakka bir itaat var, bir isyan var. İsyan eden itaat edemez, itaat eden isyan edemez. Yani bunlar bir birinin zıddıdır. İkisi bir arada yaşamaz. İsyan varsa itaat yok. İtaat varsa isyan yok.

Fakat bu tatbikat itaat ettiriyor ama isyan ettirmiyor. Artık onu ne-fi s ve şeytan isyan ettiremiyor, itaat ettiriyor. Bu nedir?

Mesela insanlarda nefsi emmare var. Ama tamamen emri veya neh-yi tatbik etmezse nefsi emmareden kurtulmuş olamaz. Emri ve nehyi tatbik edecek. Allah neyi yasaklamışsa, nehy ettiklerinden kaçınacak. Emrettiklerini işleyecek ki nefsi emmareden kurtarsın. Nefsi emmare küfür sıfattır.

Yani mesela bugün bir gayri müslim olanlar yasak olan şeyleri işli­yorlar değil mi? Bir de Müslüman memleketinde doğmuş, Müslüman olarak büyümüş, Müslüman evladından gelmiş ama İslamiyeti yaşaya­mıyor. Mesela ehli şirk bütün günahı kebairleri işliyor. Bunlarda nefsi emmare sıfatındadır.

Yasaklar işleniyor da, bir de var ki Cenabı Hak’ın emirleri de tutul­muyor. Bu da isyandır. Yani şimdi günahı kebairlerden diyelim ki, Ce­nabı Hak içkiyi haram etmiş, bunu içiyor. Ne yapıyor? İsyan ediyor.

Fakat içkiyi içmiyor, namaz da kılmıyor. Başta gelen namaz, bu da isyan ediyor.

Çünkü niye?

Onun yapılmaması emredilmiş, yapıyorsa o isyan ediyor.

Bunun da yapılması emredilmiş, yapmıyorsa o da isyan ediyor.

Tabi isyanda aynıdır, fakat cezada belki değişebilir. Eğer içki içen namaz da kılmıyorsa onun cezası büyük olur. Bir namazı kılmadığın­dan dolayı, emri tutmadığından dolayı cezası var. Bir de yasak olan bir şeyi işlediğinden dolayı cezası var.

(....Gönül ayakta, istirham ederim. Allah razı olsun. İyisin, afi yet-tesin inşallah. Allah iyilik, afi yet versin. Allah ömrünün afi yetini artır­sın. Allah iyiliğini afi yetini daim kabul etsin. Allah canının bedenini


Tasavvuf Sohbetleri 4


159


sağlıklı etsin. Allah amelini, imanını, ihlasını muhafaza etsin. Cenabı Allah maddi manevi terakkini yüceltsin. Korktuklarından emin, um­duklarına nail etsin. Ne iş yapıyorsun şimdi? Serbest mi çalışıyorsun? Nasıl işlerin? Sen de işlerinden şikayetçi misin? Ne şikayetçi misin!.. Vay beni. Ne edek, nasıl edek? Ehli kanaat ol, ehli sabır ol, şikayetçi olma....)

İnsan bu zamanda, kim olursa olsun, ehli kanaat, ehli sabır olmaz­sa şikayetten kurtulamaz. Ancak şikayetten kurtulmak için ehli kanaat ehli sabır olmak lazım. Çünkü kanaat insanları yormaz, üzmez. Çünkü zenginlik kanaattedir. Sabır da her şeyi kolaylaştırır. Her çetinliği sabır kolaylaştırır. Bu da İslamın tavsiye ettiği, Cenabı Rabbimizin, Peygam­berimizin kitabının ve alimlerin tavsiye ettiği şeylerdir.

Dünyada ve ahirette insanın saadete selamete ulaşması için ehli ka­naat, ehli sabır olması lazımdır. Çünkü “zenginlik kanaatten ibarettir4” buyrulmuş. Kanaat etmeyen zengin sayılamıyor.

Onun için büyükler buyuruyor ki “zenginlik istersen kanaat et” bu büyüklerin kelamı. “İlim istersen sabret. Vaaz nasihat istersen ölümü düşün”.

İnsanlar için en büyük vaaz-nasihat ölümünü düşünmekmiş. Fakat bir insan ölümünü düşünemezse ona vaaz nasihat asla tesir etmezmiş.

Zenginler de kanaat etmezse zaten zengin değil. Kanaat eden zengin oluyor, zengin sayılıyor.

Bu zenginlik denilince bir maddi zenginlik var, bir de manevi zen­ginlik var. İcabında maddi zenginlik hayırsız olursa insanları manevi kayba uğratır. Ama hayırlı olursa uğratmaz.

Tabii ki biz iman zenginliğini isteyeceğiz. Evet zenginlik, iman zen­ginliğidir. Zenginlik amel zenginliğidir. Fakat imanın tabii azı çoğu ol­maz. Fakat maddi zenginlikte çokluk azlık var değil mi? Ama imanda azlık, çokluk yoktur. İmanda kuvvetli olmak var, zayıf olmak var. Me-4 Buhari Rikak 15, Müslim Zekat 120


160


Gülden Bülbüllere


sela parlak olmak var, şuleli olmak var. Bir de şulesi, ışığının az olması var. Bu da neyle oluyor?

Bu da tabii ki imanı güçlendiren amel oluyor. Amele de sevk eden iman oluyor. Bir insanın imanı ne kadar güçlü olursa, o kadar amele daha azmi oluyor. İnancı, imanı da kuvvetlendiren amel oluyor. Takvi­yeli bunlar, karşılıklı efendim.

Onun için vaaz, nasihat, ilim istersen sabret diyorlar. Çünkü ilimin başı sabırdır. Her şey sabra dayanıyor.

Bir insan alim olmuşsa ilmiyle amil olması için sabretmesi gerekir. Sabreden biri ilmi ile amil olur.

Eğer sabretmezse, Allah göstermesin, o ilmi onun için tabiî ki zararlı olacak, faydalı değil. Kendine de faydası olmayacak kimseye de bir fay­dası olmayacak. Niye?

Sabrederse, ilminin sabrı olursa, o ilminin adamı olur, ilmini taşıya­bilir, ilminden faydalanabilir. Sabretmezse, Allah göstermesin, o ilmin­den dolayı onda bir varlık olur, gurur olur, enaniyet de olur. Ondan sonra veyahut da o ilmini bir maddiyete de yaslar, menfaate de yaslar.

Tabii ilmiyle, bildiği ile amel etmesi için de sabır lazım. O bildiğini herhangi maddiyata, menfaate yaslamamak için de sabır lazım. Zaten öyle, eğer bilgisini maddiyata, menfaate yaslarsa ve amel de işleyemezse, bilgisi Allah göstermesin onda gurur da olur, enaniyet de olur.

Halbuki Peygamber Efendimiz, “Her kim ki Allah için alçalırsa (yani tevazû gösterirse) Allah onu yükseltir5” buyuruyor.

İlim insanlarda bir Sıfatullahtır.

Bu ilminden insanlar geçemezse, ilmini atamazsa alçalamaz ki. İlmi­ni atmak için de sabır lazım.

İlmini hem yaşayacak, sabır lazım. Hem de ilmine dayanmayacak, yaslanmayacak, yine sabır lazım.

5 Hikmet Goncaları Trc. (500 HadisŞerif) 397


Tasavvuf Sohbetleri 4


161


Onun için bütün her şey sabra dayanıyor. Burada ilmin başı sabır­dır. Zaten kelamı kibarda da öyle;

Bu kesret alemin seyran eyledim Sabırdan bir büyük kâr bulamadım. Kesret: Tabi malumunuz kalabalık, yani çok, çokluk. Bu kesret alemin seyran eyledim Sabırdan bir büyük kâr bulamadım. Gezdim çar-ı köşeyi devran eyledim. Sabırdan bir büyük kâr bulamadım

Dört köşeyi, gezdim dolandım, diyor. Dünyanın dört köşesini gez­dim diyor, yine sabırdan bir büyük kâr bulamadım. Bir de diyor ki;

Kahraman olanlar hasmını bastı Kemankeş olanlar yayını astı Bilmem nedir bende feleğin kastı Sabırdan bir büyük kâr bulamadım Burada kahraman, hasmını basan kimdir?

Burada kahraman da yine nefsini yenendir, nefsini basandır. Kahra­man ol ki nefsine bir şey kaptırmasın. Nefsinin kulu olmasın.

Alim olur da ilmini de nefsi için kullanırsa, işte nefsine kaptırdı. İşte o insan nefsinin kulu oldu.

Kahraman nefsini yenendir. Çünkü Cenabı Hak bize cihadı emre­diyor. Peygamber Efendimiz bizi cihatta aydınlatıyor.

Peygamber Efendimiz nasıl aydınlatıyor?

Uhud muharebesinden döndüğü zaman “muharebeyi sağîrden (kü­çük savaştan), muharebeyi kebire (büyük savaşa) döndük” diye Hadis-i Şerifi vardır. Sahabe;

- Aman ya Resullullah, biz Uhud muharebesinde yetmiş küsur saha­be şehit verdik, bilhassa sizin emminiz sizi çok üzdü. Nasıl olur ki daha bundan büyük muharebe, hangisi olabilir?


162


Gülden Bülbüllere


Buyurdu ki “nefi s ile mücadeledir”.

Büyük muharebe, muharebeyi kebir nefi s ile mücadeledir, nefi s mü­cadelesidir. Demek ki insanlar için büyük muharebe, büyük mücadele, nefi s mücadelesidir.

Evet insanlarda,

Nefsi emmare var,

Nefsi levvame var,

Nefsi mülhime var,

Nefsi mutmainne var.

Bir insan mesela nefsi emmaresinden kurtarmış olabilir. Biraz önce ifade ettik ki neyle kurtarmış oluyor?

En büyük amel, “emri bil maruf, nehyi anil münker” ile kurtarmış oluyor.

Fakat levvame’de nefi s sinmiş pusuya, savunmaya geçmiş bir düş­man oluyor.

Emmare de vücut gösteren bir düşmandır. Halbuki vücut gösteren bir düşman siner. Vücut göstermeyen düşman (sinmiş), vücut gösteren düşmandan daha tehlikeli değil midir?

Bir insan düşmanını görür ki karşısında cephe almış geliyor, vücu­du görünüyor, yeri görünüyor. Kendisini ona karşı savunması, onun oradan defi kolay olur. Fakat sinmiş, görünmüyor, savunmaya geçmiş. Sinmiş bir düşmana karşı savunma yapmak ne kadar çetindir. Bilse düşmanını zaten, bilemiyor ki, bu nedir, bu nasıl?

Ne buyrulmuş;

Yüzleri dost özleri düşmandan usandım

Zerre kadar vefa görmedim ihvan-ı zamandan

Yani zamanın ihvanından burada, Allah’a sığınırız. Hani “innemel mü’minûne ihvetün6, müslümanlar kardeştir”, fermanı var.

6 Hucurat 49:10


Tasavvuf Sohbetleri 4


163


Fakat Müslümanlar kardeş değil şimdi birbirlerine düşman olmuş­lar. Bakın şimdi Müslümanlar her ne kadar “ehli sünnet vel cemaat” itikadını yaşıyor, görüntüde yaşıyor, namazını kılıyor, orucunu tutuyor, camiye, namaza koşuyorsa da ama bu gün menfaatten geçemiyor. Bir tek menfaatini düşünüyor. Diyor ki benim her beş başım mamur olsun da diğeri ne olursa olsun.

Halbuki İslam’da böyle mi?

İslam’da böyle değil. İslam’da “sen tok iken komşun aç olmayacak7”. Sen kendi nefsin için istediğini komşun için de isteyeceksin.

Bir bu; bir de İslam’da ne var? “olduğun gibi görün göründüğün gibi ol”.

Bir insan göründüğü gibi olmazsa, olduğu gibi görünmezse sağlam olamıyor. Sağlam olmayınca o zaman neye benzer?

Eğer olduğu gibi görünmüyorsa içi çürük bir meyve gibidir. Bu içi çürük meyveden insanlara ne fayda gelir?

Hiçbir fayda yoktur, yenilmez. İnsanları aldatmış olur.

Zaten olduğu gibi görünüp, göründüğü gibi olmazsa aldatıcı olur. İslam’da bu da var.

İşte biz de bu nefsi emmaremizden kurtulsak bile nefsi levvame sıfa­tında bizi aldatıyor. Yani yüzümüze dost oluyor, içinde bir düşmanlığı var, onu bize bildirmiyor.

İşte olduğun gibi ol, göründüğün gibi olmazsa bir insan ne oluyor? Müslümanlar için de kendi için de zararlı oluyor. Zaten sağlam değil, kendisi sağlam olmayınca aldatıcı, kandırıcı oluyor.

Bu aldatmak nereye dayanır?

Bu aldatmak şuraya dayanıyor ki, Peygamber Efendimizden sor­muşlar (SAV).

7 Kenz’ül İrfan 10


164


Gülden Bülbüllere


-  Ya Resulullah, senin ümmetinden (günahı kebairler sayılmış),

-  İçki içen olur mu?

-  Beli (evet)

-  Kumar oynayan olur mu?

-  Beli

-  Hırsızlık eden olur mu?

-  Beli

-  Hatta cinayet?

-  Beli

-  Aff edersiniz, zina?

-  Beli,

-  Yalan söyleyen?

-  La, la (hayır).

Benim ümmetimden yalan söyleyen olamaz. Yalan söyleyen benim ümmetimden değil.

Ya insanları aldatmak da böyledir. Eğer insan göründüğü gibi ol­mazsa aldatmış olur, olduğu gibi görünmezse de yine aldatmış oluyor. Aslında bu nereye dayanıyor?

Bakın münafıklığın üç sıfatı vardır. Bunu yine bize Peygamber Efen­dimiz buyuruyor (SAV). Mesela bir insan;

  • Vaadinden hulf ederse (vazgeçerse),
  • Emanete hıyanetlik ederse,

münafıklığın bir sıfatıdır. Eğer vaadinden hulf ederse münafıklığın bir sıfatıdır.

•    Yalan söyler, yalanını da inandırmak için yemin de yaparsa,
münafıklığın sıfatıdır, bu üç fi ilin sahibi münafıktır.


Tasavvuf Sohbetleri 4


165


İşte bir insan eğer olduğu gibi görünmezse; hem yalan söylemiş olu­yor, hem Allah’ın emrine aykırı hareket etmiş oluyor ki vaadinden hulf etmiş oluyor, hem de emanetlere hıyanetlik etmiş oluyor ki ona verilen vücut emanetlerini, bütün emanetlerini nehiy olunmuş (yani yasaklan­mış) yollarda kullanmış oluyor.

Burada bizim için en büyük, en kutsal, en kıymetli yerimiz ve bizim en muhalefet edeceğimiz yer kalbimizdir.

Hakikatte Beytullah insanların kalbidir.

Bir insan eğer kalbini temizlemezse onda tecelli olmuyor. Cenabı Hak ne buyuruyor: “Biz arşa kürse, levhe, kaleme sığmayız, mümin ku­lumun kalbine sığarız8”. Kutsi Hadiste böyle buyuruyor. Fakat Kelamı kibarda da ne buyruluyor;

Kâbe inşâ-yı Halîl’dir sendedir beyt-i Celîl

Ama bu kalbi hakikatte Beytullah etmek için; arşa, kürse, levhe kaleme sığmayan Cenabı Hakkın nurunu, azametini o kalpte tecelli ettirmek lazım.

O kalpte olan kötü düşünceyle, kötü niyetle ve kötü şeylerle ol­muyor. O zaman kalp asla ve asla temizlenmiyor. Niye kelamı kibar buyuruyor;

Bir gönülde kenz açılmaz ta ki pürnûr olmadan

Pâdişah konmaz saraya hâne ma’mur olmadan

Neyi ifade ediyor?

“Küntü kenzen mahviyyen” fermanı var ise, nedir bu “Küntü kenz” fermanı?

Kur’anı Kerimde, ayeti kerimede “biz ins ve cinni halk ettik ki bizi mabut bilsinler bize itaat etsinler9” buyuruyor.

8  Alusi Ruh’ul Meani XX.101

9  Zariyat 51:56


166


Gülden Bülbüllere


Fakat bir de kutsi hadiste buyruluyor ki “biz bir gizli hazine idik, bilinmemiz aşikar olmamız için insanları halk ettik10”.

Bu gizli hazine nerede aşikar oluyor? Nasıl aşikar oluyor?

Bu “Küntü kenzen mahviyyen” fermanı, gizli hazine, ancak insanla­rın kalbinde biliniyor, kalbinde bulunuyor.

O gizli hazinenin kalpte bulunması için o kalp tamamen Allah sev­gisiyle, Allah aşkıyla, Zikrullah ile temizlenmesi gerekir.

Bir gönülde kenz açılmaz ta ki pürnûr olmadan

Yani bir kalpte “küntü kenzen mahviyyen” fermanıyla, o gizli hazine kalpte biliniyor, kalpte bulunuyor.

O hazine afakta bulunmuyor, afakta bulamamışlar. Asla ve asla şimdiye kadar arayanlar afakta bulamamışlar. Eğer afakta bulsalardı, o İmam-ı Rabbani, o mübarek İmam-ı Azam, o İmam-ı Gazali, onlar çok alimlerdi, onlar bulurlardı. Onlar bak nerede buldular?

Onlar gittiler neticesinde bir gönül sahibine gönülden bağlandılar ki buldular. Bu da Allah’ın emri, gönülden bağlandılar. O zaman o gizli hazine onlar için aşikar oldu.

Neydi o aşikar olmaları?

Kemal sahibi, velayet sahibi oldular yani aradıklarını buldular.

Cenabı Hak “Habibim seni seven beni sever, seni sevmeyen beni se-vemez11” buyuruyor. Bir de “Habibim bana itaat eden sana tabi olsun. Allaha itaat edin Resulüne itaat edin. Allah’a ve Resulüne itaat edenlere itaat edin”.

Ondan sonra Cenabı Hak buyuruyor ki “beni sevin, sevdiklerimi sevin, kullarıma sevdirin, sevdiklerimle seversiniz beni, sevdiklerimle kullarıma da sevdirirsiniz, kullarıma sevdirici olursunuz”.

Onun için bir insana işte o “küntü kenzen mahviyyen” fermanı açı­lıyor.

10  Fususül Hikem Trc. C.1 S.43

11  Al-i İmran 3:31


Tasavvuf Sohbetleri 4


167


Bir gönülde kenz açılmaz ta ki pürnûr olmadan

Pâdişah konmaz saraya hâne ma’mur olmadan

Bununla ne demek istiyor?

Diyor ki “küntü kenzen mahviyyen” fermanı bilinmiş ama deva­mında karşısında bir kutsi hadis var. Cenabı Hak diyor ki “ben arşa, kürse, levhe, kaleme sığmam mü’min kulumun kalbine sığarım”. Bak bunların ikisi de kutsi hadistir. Onlar birbirini açıyor, birbirini çözüyor, ayıklıyor.

Ama o gizli hazine nerede bulunuyor?

İnsanların kalbinde, başka yerde bulunmuyor.

Ancak eğer Allah’ı bilmek ise; bir insan Allah’ı ne kadar alim olursa olsun ilmiyle bilir. Burada Cenabı Hak bir kudsi hadiste “kulum bana nafi le ibadetle yaklaşır” buyuruyor. Kul ne kadar ibadet etse yaklaşır, yaklaşmış olur, onu bulmuş olamaz.

Ancak bulmuş olmak için bir perde var, o perde kalkacak.

Nasıl ki mevlidi şerif’te ifade edildiği gibi Miraç’ta Cebrail A.S., Hazreti Peygamber Efendimizi bir mahâle götürdü;

- Ya Resullullah ben oradan ileri gidemem, benim durağım burası­
dır, dedi.

Ondan daha ileri ne kadar gitti. Fakat orada bir ifade ediyor. Perde açıldı diyor...

Yalnız Peygamber Efendimiz bir gün Cebrail A.S.’e sordu, “ya ka­rındaşım Cebrail sen bu vahiyleri getiriyorsun ama nereden alıyorsun? Kim sana veriyor? Bunları nasıl getiriyorsun? dedi ki;

- Ya Resulullah bir perdenin arkasından bir el veriyor, ben de alıp
geliyorum.

Peygamberimiz “hele bir aç o perdeyi, kim var orada?” diyor. Ceb­rail A.S perdeyi açtı ki Peygamber Efendimiz orada;

- Ya Resulullah senden alıp sana getiriyorum ben.


168


Gülden Bülbüllere


Onun için işte;

Pâdişah konmaz saraya hâne ma’mur olmadan

Burada hane: İnsanların kalbi,

Padişah: Allah’ın nuru.

Fakat Allah’ın zikriyle o kalp tamamen silinmedikten sonra, Allah’ın sevgisiyle o kalp dolmadıktan sonra Allah’ın nuru tecelli etmez. Oraya diğer arzular, sevgiler girerler.

Diğer arzular, sevgiler girince iki zıddiyet de bir arada olmaz. Cena­bı Hak ne buyuruyor, “biz insanlarda bir tane kalp halk ettik, iki tane değildir12. (Kalp iki tane olsaydı birini dünyayla meşgul edeydi, birini de bizle meşgul edeydi). Dünyayla meşgul edince biz yokuz orada bi­zimle meşgul ederse dünyaya yer olmaz orada”. Öyleyse bu söz kelamı kibarda şöyle buyruluyor.

Masivanın illetinden pak edip bu gönlümü

Kıl tarik-i Nakşibendi hadimi Allah için

Kelamı kibardan anlaşılıyor, demek ki ancak; Cenabı Hakkın bu­yurmuş olduğu kutsi hadisindeki bu masivadan insanların kalbini kur­tarmak için, halas etmek için kalbini masivadan paklamak için muhak­kak bir Nakşibendi dergahında hadim olmak lazım, böyle buyurmuş kelamı kibarda ama hoş öbür tarikatlarda bu yok mu?

Tarikat cümle haktır olma zâği

Ki dört misbâhı var birdir çerâğı

Diyor ki tarikatlar bütün haktır bunlara muhalefet etme, inkar etme. Dört misbâhı vardır ama çerağı birdir.

Dört misbâhı burada lamba manasındadır.

Misbâh burada dört çarı-yarı güzin efendimiz.

Çerağ ise ışıktır, nurdur.

12 Ahzap 33:4


Tasavvuf Sohbetleri 4


169


Peygamber efendimizin nuru nübüvveti bunlarda görülmüştür, bunlardan tecelli etmiştir, diyor. Dört misbâhı vardır. Fakat yalnız ta­rikatlar cümle haktır ama tabi bir insan mesela bir talip hangi tarikata girmişse o tarikatı benimsemiş ki girmiş. O tarikatı öbür tarikatlardan üstün görmüştür ki girmiştir.

Mesela bu gün dört mezhep var, dördü hak mezhep midir? Evet, Hepsi dört mezhebi kabullenseler de mesela şafi mezhebinde olanlar, (hak mezheptir) Şafi i ile amel ederler fakat Hanefi ile amel edemezler.

Şafi ile her ne kadar amel etseler bile Hanefi mezhebi ser (önde gelen) mezheptir. Ser mezhep olduğunu onlar da kabul ediyorlar. Çünkü niye?

İmam-ı Şafi , İmam-ı Azam’dan daha alimdi diyemezler ki. İmam-ı Azam hepsinin hocasıdır. İmam-ı Azam’dan daha iyi üstün bir alim, iç-tihatçıların içerisine gelmemiş ki. İmam-ı Azam hepsinin hocası oldu­ğu için, hepsinden daha üstün olduğu için Peygamber Efendimiz onu methetmiş; İslam’ın nurudur, güneşidir. Onun kadar bir alim gelmemiş ki onun ser mezhep olduğunu takdir etmesinler, ederler.

Şafi i mezhebinden birisi İmam-ı Azam’ın mezhebini takdir eder. Mezheplerde böyle olduğu gibi tarikatların hepsi haktır. Ama tarikatlar­dan Nakşibendi Tarikatı hepsinin makbulüdür. Hepsinin üstünüdür.

Niye?

Bak Peygamber Efendimiz, “bütün kapılar kapansın yarigarım Ebu Bekir’in kapısı açık kalsın” buyurmuş.

Peki eğer “bu kapılar kapansın; Yarıgarım Ebu Bekir’in kapısı açık kalsın,” emrindeki kapılar Beytullah’taki kapılarsa; mesela gittiniz Beytullah’a, Haremi şerifte otuz küsur kapı var. Ravza-ı Mutahhara’da, sade batı tarafında, mesela, bu kadar çok kapılar var. Bütün sahabelerin isimlerinde kapılar var. Bunların hepsi kapansaydı sadece Ebu Bekir Sıddık Hazretlerinin kapısı açık kalsaydı, neyse.


170


Gülden Bülbüllere


Bu kapı tarikattır, tasavvuftur.

Bütün tarikatlara ilaveler, bidatler olmuş. Ama Nakşi tarikatına ol­mamıştır.

Nakşi tarikatında şöyledir. Bak mesela daha bu zaman olmuş, aynı zikir vardır.

Mesela bizim hafi bir zikrimiz var değil mi? Nasıl yapıyoruz bu hafi zikri;

Ağzımızı yumuyoruz, dişimizi dişimizin üzerine koyup dilimizi üst damağa birleştirip kalbimizle “Allah, Allah, Allah..” diyoruz. Bunu Pey­gamber efendimiz (SAV) hicret yaptığı zaman mağarada yarıgarı Ebu Bekir Sıddık (RA) Hazretlerine böyle tarif etmiştir. “Ya yarigarım Ebu Bekir, ağzını yum, dişini dişinin üzerine koy, dilini üst damağa yapıştır, hufyeten kalbinden zikret”.

Zikir olarak “La ilahe illallah” veya “Allah”, bu zikri vermiştir. İşte bizim bu zikir bu zamana kadar gelmiştir. Buna hiçbir ilave bir şey bu­laşmamıştır. Onun için mesela buyuruyor ki;

Masivanın illetinden pak edip bu gönlümü

Kıl tarik-i Nakşibendi hadimi Allah için

Diyor ki; Nakşibendi tarikatında sen beni hizmetçiliğe kabul et, orada bana bir hizmet ver de bu hizmetle bir makbuliyet kazanayım. Bu hizmetle benim kalbimdeki bütün masivanın çirkefi silinsin, gitsin ki, bütün masiva kalbimden çıksın ki “küntü kenzen mahviyyen” fer­manı o zaman aşikar olsun.

Çünkü yine mübarek öyle buyuruyor ki;

Kuvve-i kudsîden edip imdadı

Bize haber verdi zatı sıfatı

Ol zaman anladık sırr-ı Ahmed’i

“Küntü kenz” esrârın beyan eyledi


Tasavvuf Sohbetleri 4


171


İşte burada nasıl ki insanlar alim olur, ilmiyle bilir. Cenabı Hakkı ilmel yakın bilir. Peygamberi ilmel yakin bilir. Her şeyi, varlıkları ilmel yakin bilir. Fakat burada;

Künh-i Zât’ı kimse bilmez bu yola etme heves

Lâl olur dil bu arada bil ki katl olur nefes

Sen mukayyed Zât-ı Mutlak’tan sakın eyleme bahs

Fark’ı Cem’i anlamaktır bu muammâdan garaz

Ancak insanların ilmi idraki, Fark’la Cem’i ayırt eder.

Cem nedir?

İnsan Cem’i Fark’tan ayırt eder ama Cem’den bahsedemez. Ancak Fark’tan bahseder.

Burada Cenabı Hakkın bütün halk ettikleri, Fark, bunlardır. Bunlar hep birbirinden farklıdır. İnsanlar bunları idrak edebilirler. İlim budur, Allah’ı da ilmel yakin bilir. Ama bir de ibadet ile aynel yakin yaklaşır.

Fakat hakkel yakin bilmek için Peygamber Efendimizi de hakkel yakin bilmek için, bir Evliyaullah’ı da hakkel yakin bilmek için; mu­hakkak bir hakkel yakin bileni bulmak lazımdır.

Buna Cenabı Hak “ileyhil vesilete13” buyuruyor. Bu hususta çok ayetler var. “Siz kendiniz Allah’a ulaşmak için vesile arayın” buyuruyor. Cenabı Hak “Allah’ın ipine sarılın14” buyuruyor. Cenabı Hak gökten ip mi sallıyor ki sarılalım. Bu ip, Allah ipine sarılmak işte bu gönülden bir yere bağlanmaktır. Gönülden bir gönül sahibini bulup bağlanmaktır.

Zaten Cenabı Hak “Vekûnû meassadıkîyn15” emrinde “Sadıklarla olun” buyuruyor. Fakat bundan musannıfın iki mana çıkartıyorlar. Bi­risi diyorlar ki;

- Sadıklar kimlerdir?

13  Maide 5:35

14  Al-i İmran 3:103

15  Tevbe 9:119


172


Gülden Bülbüllere


İlmiyle amel eden alimlerdir. Onları bulun. Onlarla teşrik-i mesai­niz olsun ki siz cehalette kalmayasınız. Bildiklerinizi onlardan öğrenesi-niz. Ama bu zahir, şer’i, bu zahir manası, bu şeriat manasıdır.

Fakat bu ayeti kerimenin tasavvufî, manevî, batın manası için tasav­vuf alimleri, yani meşayih buna şöyle mana veriyorlar. Buyuruyorlar ki, bu ayet-i kerimenin meali manası;

- Sadıklar, Allah’a ilmi ezelide vaadini, sözünü yerine getiren kim­selerdir.

Zaten böyle. Zahir manası da böyle batın manası da böyle. Fakat zahir manasındaki alimlerle samimi olursanız, eğer dost olursanız ceha­lette kalmazsınız, her bildiğini onlardan öğrenirsiniz.

Fakat tasavvuf alimleri diyor ki “Sadıklarla olun”; gönül sahibiyle olun demektir. Bir gönül sahibini bulun, gönül sahibine gönülden bağ­lanın. Gönül sahibine gönülden bağlanın ki onların müşerref olmuş olduğu, onların nail olduğu şerefe, onların müşerref olduğu nimete ka­biliyetiniz miktarı siz de nail olasınız.

Onun için işte bir Evliyaullah burada muhakkak ki bir Müslümana fırsattır.

Mürşitsiz insanda müşkül hallolmaz.

Mürşitsiz insan, Cenabı Hakkı hakkel yakin bilemez. Hakkel yakin bilemezse bir kula yazık olur, onun nimeti eksik olur.

Bak Niyazi Mısrî ne buyuruyor.

Mürşid gerektir bildire, hakkı sana hakkel yakin

Mürşidi olmayanların bildikleri güman imiş Bir de Salih Baba buyuruyor ki

Varlık dağını delmeyen

Ağlar iken gülmeyen

Şeyhini Hak bilmeyen

Düşer hüsrâna sâki


Tasavvuf Sohbetleri 4


173


Cenabı Hak “vel asrı inneel insane lefî hüsr16” buyuruyor, “insanlar hüsrandadır, zarardadır”. Ama kimler?

Tabii bu zararın büyüğü var küçüğü var. Evet bir insan mesela amentünün şartlarına inanır ve yaşarsa tabii zararda değildir. Nakşi­bendi Efendimize sormuşlar ki;

- Bizim tarikatımızın bidayeti ne, nihayeti nedir?
Buyurmuş ki;

-  Bizim tarikatımızın bidayeti de “amentü billah”, nihayeti de
“amentü billah”.

Bu “amentü billah”ın bidayetinde kalmamak nihayetine ulaşmak lazımdır.

Bir de buyrulmuş ki;

- Sair tarikatların nihayet kârını biz bidayete getirdik yerleştirdik.

Bu İmam-ı Rabbani’nin Mektubatı’nda mevcuttur. İmam-ı Rabba­ni mübarek bir beyanat vermiş, demiş ki,

- Hace Muhammed Bahaaddin böyle buyurmuş. “Biz sair tarikatla­
rın nihayet kârını bidayete getirdik yerleştirdik”.

Acaba sair tarikatların nihayet kârını bidayete getirmişse, bunun ni­hayet kârı nerdedir?

Orada bir ölçü yok. Oradan bir bahis yapamıyor. Yapmamış. Nere­ye varır? Bu nedir?

Sair tarikatlarda şu var. Sair tarikatlar ancak nefi s yolu ile terakki ederler ki onlarda evvela muhalefetül hevâ var.

Nakşi tarikatında evvel muhabbetil Mevla var. İşte Nakşibendi Efendimizin bu nihayet kârını biz bidayete getirdiğini biz şöyle anla­yacağız.

16 Asr 103:1-2


174


Gülden Bülbüllere


Sair tarikatlarda bütün nefsani arzularını terk etmedikten sonra aşkı ilahiye duçar olamıyorlar. Yani onlar kalplerinde Allah aşkıyla cezbeye kapılamıyorlar, daha doğrusu aşk onların kalbinde tecelli etmiyor. On­lar bütün sofi yane ibadetle, terakkileri ibadetledir. Ve bütün nefsani arzularını geçmekledir.

Ama ne oluyor? En son, bunlar bütün nefsani arzularından geçtik­ten sonra tek bir arzuyla kalıyorlar. İşte o zaman onların kalplerinde Cenabı Hakkın sevgisi tecelli ediyor.

Fakat Nakşi tarikatında öyle değil. Nakşi tarikatında hemen tarika­ta girdiğinde insanın kalbine hemen Allah sevgisi, onun kalbinde tulû ettirirler.

Şöyle buyruluyor;

Bir kimseye kim yâr ola tevfîk-i hidâyet

İrfân ile deryâ oluben kalbi coşar da

Gönlünde tulû’ eyler anın aşk u muhabbet

Görün nice mahbûb-ı Hudâ var bu beşerde

Sevdim seni seydâ-yı cihân hayır ve şerde

Aşık olanın ciğeri yanar da pişer de. Nakşi tarikatında bu var. Onun için buyruluyor;

Tarîkımız Tarîk-ı Nakşibendî

Kamu ehl-i tarîkin ser-bülendi

Kolumuz Hâlidî’dir dil-pesendi

Girenler hâb-ı gafl etten uyandı

Zuhûrâtı pîrimden söylerem ben

Bu yolda cânı kurbân eylerem ben Bir de buyruluyor ki;

Tarik-i Nakşibendi Hak yoludur

Ona dahil olan cümle velidir


Tasavvuf Sohbetleri 4


175


İşte Nakşibendi efendimizin emirlerini burada gösteriyor. Bizim ta­rikatımızda ders verildiği zaman, mesela istiğfardan sonra el tutulduğu zaman;

-  Tarikatı Nakşibendiye’de Hz. Şeyh Efendimizi şeyh efendiliğe ka­bul ettin mi? Sorusuna, “Ettim” demek kifayet etmiyor.

-  Kabul Ettim, denilecek.

“Kabul”u vuslat imiş. İlla “kabul” kelimesi olacak. Eğer “kabul ettim,” der de sözünün üzerinde durursa, tamam onun Kabulü Vus­lattır.

(Sofrayı bekletmeyelim)

.....

İnanç ayırmış insanları,

Amel ayırmış insanları,

Siyaset ayırmış insanları,

Bölüm, bölüm, bölüm bölünmüşler. Zaten Müslümanlar böyle tefrika olup ayrılmasından, bölünmesinden dolayı küfür galip oluyor. Yoksa Müslümanlar bu gün birleşseler, yek vücut olsalar küfür tama­men yıkılır. İşte o da;

İlim olmazsa cihanda

İnsanlar azar kalır yabanda

Tabii ilim bilmek, amel işlemektir. Herkes kendi aklı ile kendi kafası ile bir ilim yapıyor. Mesela işte, şimdi insanlar Nurcu, ne bileyim işte Süleymancı, işte Işıkçı, işte bilmem ne diye bölünmüşler.

Ondan sonra halbuki Tarikatlar haktır.

Yalnız şimdi küfrî tarikatlar da var. Küfre hizmet gören. Ne demek yani bu? Şeriatsız tarikatlar. Öyle tarikatlar varmış ki asla, hiç İslam’dan bihaber. Şeriata hiç asla ve asla uyan bir tarafl arı yoktur ki onlar da tarikatlık davasındalar.

Halbuki tarikat, şeriattır. Şeriatsız tarikat asla olamaz.


176


Gülden Bülbüllere


Çünkü tarikatta bir nimettir, insanlar için aslında büyük bir yoldur. Tarikat: Arapça bir kelime; yoldur. Ama bu yolun vasıtası şeriattır. Ta­rikat Allah’a giden bir yoldur. Vasıtası şeriattır.

Yani demek ki burada şeriatta az eksiklik olsa, kıl kadar eksikliği olsa, o asla orada tarikata hiç adım atamıyor, o yolda hiç yürüyemiyor, adım atamıyor.

Şeriatsız haller olduğu halde biz de tarikattayız diyorlar (Allah’a sı­ğınırım). Bunlar da artık bunların da zamanı gelmiş.

Çünkü küfür, hakim olduğu için mecbur artık onlar da gizlenmeye mecbur kalmışlar.

Bir talibe üç şart koşulmuştur. Talip demek; talep eden bir kimse. Bu talibin manası nereden gelir?

Cenabı Hak “Kulum iste vereyim” diyor (talebena vecedena). Tali­bin manası budur.

Kul dünyaya ne için gelmiş?

Cenabı Hak dünyaya gelmiş kulunda bir isteği olacaktır. Cenabı Hak dilemiş kulunu halk etmiştir. Cenabı Hakkın dileği ne imiş?

“İnsanları cinleri halk ettik bize itaat etsinler” dileği budur. Fakat kulun bunda maksadı gayesi ne olacak? İtaat…

Bir insan itaat etmezse kulluğunu yapmış olabilir mi?

Olamaz.

İtaat burada “emri bil maruf nehyi anil münker”. Böyle olmayan, itaat etmeyen insanlar, “emri bil maruf nehyi anil münker”in dışında kalan insanlar da bu zamanda bir tarikat davası görüyorlar.

İşte bu da neden oluyor işte?

İlmin kısıtlandığı için.

Talebe, taliptir, talep eden. Tarikat ise bir yoldur. Bu yolu talep edip o yolda talebine ulaşma gayretinde olana talip deniliyor.


Tasavvuf Sohbetleri 4


177


Fakat bu talibe üç şart koşulmuş. Üç şartı var bunun diyor. O talip talep ettiği şeye ulaşması için üç şart var:

Birincisi Zaman,

Ondan sonra Mekan,

Ondan sonra da İhvan.

Zaman olursa mekan bulunur. Mekan olursa ihvanlar gelir bir araya toplanır ki bu da Allah’ın emri. Cenabı Hak, “Allah için bir araya gelin, Allah için konuşun, Allah için sevin17”, diyor.

Nasıl ki mesela Cumhuriyetten sonra tekkeler, zaviyeler kapanmış, yasaklanmış. Şimdi bu zamanda müsait olsun ki mekan bulunsun me­kan bulunsun ki ihvan gelsin.

Kapandığı gibi bu sefer de bak tarikatın sözü bile şimdi suç. Tarikat kelimesi konuşmak suç. Şeriat kelimesi konuşmak suç.

İslam demek suç değil, şeriat demek suç,

Tarikat demek suç, tasavvuf demek suç değil.

Halbuki tasavvuf ne? tarikat ne? İkisi de bir. Onun için ismi bile suç olmuş. Onun için millet mecbur kalmış.

Tarikat, Şeriat ne?

Şeriat, tarikat yoldur varana

Hakikat, marifet ondan içeru

Kelamı kibarda böyle.

Ama zaten insanlar için Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet vardır.

Bunları Cenabı Hak insanlar için bir nimet olarak halk etmiş. İn­sanlar için bir kemal halk etmiş.

Ama evvel Şeriat sonra Tarikat sonra Hakikat sonra da Marifet. Yani bir insan tarikatlı olmayınca şeriattan hakikate geçemez.

17 Ahmet bin Hanbelin Musnedinde


178


Gülden Bülbüllere


Tarikat ruhi bir eğitimdir. Tarikatı yaşıyor, ruh kemale ulaşıyor. Ha­kikate ulaşan ruh. Ruh yine bu nimete malik oluyor.

Yoksa şeriatı yaşayanların, şeriatı yaşamayanın zahirde cesedinde bir değişiklik var mı? Oluyor mu? Bir şeriatlının, bir tarikatlının zahirde görünüşünde bir farkı var mı?

Vardır aslında, ama görünürde yok. Halbuki burada şeriatı yaşa­mazsa bir insan ne oluyor?

Hayvani sıfatta kalıyor. Hayvani sıfatta kalınca gene beşer görü­nüyor.

Görünür surete insan

Kalırsın siret-i hayvan

Şeriatı yaşamazsa gene insan görünür. Gene aynı fi zik yapısında de­ğişmiyor. Yaşasa da yine aynı. Fakat yaşayanla yaşamayanın farkı görün­meyen bir tarafı vardır. Görünür tarafı da var ama…

Görünen taraf, tabi şeriatı yaşayanlarda sözünde, oturmasında, kalkmasında, hareketinde bir güzellik var, hoş görünmesi var.

O yaşamayanlar da hoş görünmüyor. Adap var bir de değil mi, adap. Mesela adap, erkan, nezaket bu kimde var?

Bu şeriatı yaşayanlarda var, yaşamayanlarda yok, ancak onlar atıp tutuyor. Fakat zahiri yapısında fi ziki yapısında hiç bir değişiklik var mı?

Şimdi şeriat ile tarikatta da böyle. Muhakkak ki tarikatı yaşayanlar­da bir görünmeyen bir farklılık vardır.

Nedir o?

Tarikatı yaşayanlarda muhakkak ruhi bir yükselme oluyor. Manevi bir yükselme oluyor. Ondan işte o farklı oluyor. Şeriatı olandan farklı oluyor. Eğer olmasaydı, bu farklılık olmasaydı bütün bu büyük alimler bidayetten tamamen bu şeriatı bilip yaşayan kimselerdir, bir de bu ta­savvufa girmezlerdi.


Tasavvuf Sohbetleri 4


179


İmam-ı Azam mübarek o kelamı konuşmazdı, “levlâke senetân heleke’n Numan, iki yıl olmasaydı Numan helak olurdu” buyurmuş. Öyle bir alim daha gelmemiş mağribin afakında. Mübarek diyor ki;

- Biz ömrümüzün son iki senesini Cafer-i Sadık’ın sohbetinde geçir-
meseydik bu ilimle delalete düşerdik. Yani bu ilim beni kurtaramazdı.

Cafer-i Sadık da o zamanın meşayihinden, on iki imamın bir ta­nesidir, evladı Resuldendir. Mesela o zamanın meşayihine son iki sene kendisini teslim etmiş.

Hani mesela Reşahatta veya Abdurrahman Cami Hazretlerinin ki­tabında yazılı mübarek o da öyledir. Beş asır boyunca arz üzerinde alim olarak tek o gelmiş. Yani beş yüz sene içerisinde onun gibi bir alim gelmemiş.

Fakat o tarikata girmezden evvel, bütün ulema, hocalıktan üstün bir meslek daha hocalıktan üstün bir şeref, makam bilmiyorlarmış. Hem de o zaman meşayihi, dervişleri kendilerinden küçük görüyorlarmış. Yani hocalığı şıhlıktan daha üstün görüyorlarmış. Abdurrahman Cami Hazretleri nasıl tasavvufa giriyorsa o zamanın bütün hocaları ikrar et­mişler ve kabullenmişler. Saadettin Kaşgari Hazretleri o zamanın me-şayihi, Evliyaullahtan, kendisi evladı Resulden. Nakşibendi efendimi­zin manevi evlatlarından. Otuz iki tane de halife çıkarmış, irşad etmiş. Halifelerinin birisi de Abdurrahman Cami Hazretleri. O nasıl Sadettin Kaşgari Hazretlerine kendisini teslim etmişse o zamanın bütün hocaları ikrar etmişler ve kabullenmişler, demişler ki;

- Eğer bu tasavvuf ilmi şeriat ilminden üstün olmasaydı, şeyhlik ho­
calıktan daha üstün olmasaydı, Abdurrahman Cami Hazretleri hocalığı
bırakıp gidip derviş olmazdı.

Böyle onun için avamlarda, alimlerde bir esrar vardır ki onu alim ol­mayanlar bilmez. Çünkü Ayet-i Kerîmede “sizin bileninizle bilmeyeni­niz bir değilsiniz, bileniniz bilmeyenden daha üstündür18” buyruluyor.

18 Ra’d 13:19


180


Gülden Bülbüllere


Alimlerde bir esrar var ki nas, insanlar onu bilemez.

Fakat velilerde bir esrar var ki alimler onu bilmez.

Nebilerde bir esrar var ki veliler bilemez.

Onun için alim olabilir. Fakat her alim mesela ilmiyle de amel ede­bilir. O ilmiyle amel ettiğinden dolayı farklı olabilir. Kendi meslektaş­larından farklı olabilir. Yani hocalar da hep birbirinden farklı olabilirler. Hepsi müsavi olur mu? İlmiyle farklı olur, ameliyle farklı olur. Mesela hep ilmi bir müsavi olsa da ameliyle farklı olur. Ameliyle farklı olan tarafı görünmez. Görünür de, belli olur da ne kadar ondan yüksek ol­duğu görünmez.

Bir de velilerde bir esrar var ki alimler ne kadar birbirinden farklı olsalar da veli sınıfına geçemedikten sonra o esrarı bilemezler. O esrarı anlayamazlar. Çünkü bunu Cenabı Hak Hz. Musa’ya böyle emretti:“ve allemnahü min ledünna ılmen19”, “nihayet kullarımızdan bir kul bul­dular ki tarafımızdan bir ilim öğretmiştik”, buyuruyor. Nedir bunun bir manası, sen o ilimden bir harf bilmiyorsun.

19 Kehf 18:65


 


 


Nimetinin Sonuna Kadar Gitse de Yine Rabıtasını Bırakmıyor

1985, Erzincan

B

unları anlayamayız, bilemeyiz ama onu yaşayan bilir. Fakat mürit ile meşayihin muamelesine gelince mesela müridi halinden haber­dar etmiyorlar. Meşayihin zahirdeki velayeti alınmıştır ama zahirde alınmış. Zahiren yani hareketle yapacağı velayet kuvveti alınmıştır. Ama maneviyatı, onun ruhaniyeti yetkilidir. Müridine gereken hizmeti görür, ona gereken muameleyi yapar, onu her tehlikeden de kurtarır, nimetine de ulaştırır.

Tabii zamanında tasavvuf kitaplarında Abdülkadir Geylani gibi bü­yük velilerin tasarrufl arı yazılmış. Bunlar hareketle zahirde insanlara bir şeyler göstermişler. İnsanlar şimdi istiyorlar ki bunlar da olsun. Bunlar olmaz, bu zamana göre bunlar kapanmış. Bugün fi tne zamanı, şer za­manı, fesat zamanıdır. Bunlar mümkün değil bunları göstermek emirle olur, emirsiz olmaz.

Şeyh Efendimiz (Dede Paşa Hazretleri) öyle buyurdu: bütün Evliyaullah’ın salahiyeti alınmış Resulullah Efendimize teslim edilmiş. Resulullah Efendimiz’den bir emir olmazsa onlar kendiliklerinden bir şey isteyemezler. Ama yalnız Evliyaullah müridine yetkilidir.

Evliyaullah’ta iki nur var: rabıta nuru bir de velayet nuru.

Rabıta nuru zahir, aşikâr; rabıta nuruyla zahiri gösterecek herhan­gi bir kuvvetini, tasarrufunu veya müride yapacak şeyleri zaman icabı şimdi kapatmışlar, kaldırmışlar.

Ama velayet nuru mevcuttur. Yani yine eskisi gibi hiç değişen bir şey yok ruha muamele yapılıyor.

Ama bunda da yine bir iltifat var. Bunda büyük bir iltifat var. Bu zamana göre eğer zahiri tatbikatlarda bir değişme olmasaydı şimdi bu


182


Gülden Bülbüllere


zamanımızın insanları mümkün değil mürşidi yaşayamazdı. Bu kadar efendim insanlar sefahat içerisinde, bolluk içerisinde, yemelerinde, giy­melerinde, içmelerinde, atmak, savurmak müritliğe uymayan bir şey­dir, uyan bir şey değil, efdal bir şey değildir.

Bu zamana göre onları ne yapmışlar?

Onların hepsini maneviyata, ruha bağlamışlar. Onun için tabii za­mana göre telkinat sohbet olmadığı gibi onu da yapamıyoruz, bir araya gelemiyoruz, toplanamıyoruz, toplayamıyoruz, yapamıyoruz.

(Soru: Efendim, bu zaman da hele fi tne, fesat zamanı olmakla be­raber bilmediğimiz ağır konuları konuşuyoruz, yaşanma da yok or­tada..)

Yanlış anlaşılmasın eğer şeriat tatbik edilseydi bu kelamların hepsine bir baş giderdi. Kimden giderdi bu baş? Hepsinden giderdi. Çünkü niye?

Buraya gelince şeriat, zahiren iman var. Şeriatta iman var.

İman ne?

İman amentünün şartlarıdır.

Hatta Muhyiddin Arabî Hazretleri ne buyurmuş?

Buyuruyor ki biz iman ile ayanı birleştirdik. Ama iman ile ayanı bir­leştirmek değil ki müritlerin, her velinin de kârı değildir, diyor. Burada sadece müritleri değil velileri de kastediyor. Biz iman ile ayanı birleştir­dik ama her velinin kârı değildir.

İman inanmak, yani ayan da; ayan (açık) olan şey. Fakat ne demek istiyor? Mesela bak onun bir kelamı var neymiş?

- Taptığınız Tanrı ayağımın altındadır, demiş.

Şeriata göre onu mahkûm etmişler. Bu asılmasına sebep olmuş.

Ama o hakikatten bahsetmiş. Galat değil hakikati bahsetmiş, anla­yamamışlar, anlaşılmamış. Fakat o zamanın halkı zaten maddiyatçı ve bu kelam onlara ağır gelmiş, onu asmışlar.

Yani insanların ayanı olsa bile imanı bırakıp da ayan ile muamele olmaz. Yani bu kelamdan anlaşılır (Reşahat-Aşık Paşa).


Tasavvuf Sohbetleri 4


183


Kendini kendi göre kendi bile

Bakısın eydemezem gelmez dile

Şimdi bu hususta bir şey vardır.

Hace-i Ahrar Hazretleri çok meşayihler gezmiş. O hangi meşayihin sohbetinde bulunsa, sohbetleri çok derinden, fuyuzattan olurmuş. O cemiyettekiler, şeyh efendiye derlermiş ki;

-  Efendim siz bu sohbeti hiç yapmazdınız. Bu sohbet nereden zuhur etti? Dermiş ki;

-  Şu Türk genci çekiyor, gayr-i ihtiyari beni konuşturuyor, buyu-rurmuş.

Böyle olduğu halde mübarek bir gün Ömer Dağıstanî isminde bi­risine çok gidermiş. O şehirden dışarıda, evinin haricinde bir yerde, oraya gitmiş. Hace-i Ahrar’a.

-  Şehirden mi geliyorsun? diye sormuş şeyh hazretleri.

-  Evet efendim, demiş.

-  Şehirde ne var? demiş.

-  Efendim güzellik, demiş. Şeyh efendi de;

-  Havafi ler ile Tirmizileri nasıl biliyorsun, nasıl görüyorsun? demiş.

Orada bir yerde Nurettini Havafi hazretleri varmış. Onun çok kala­balık müritleri varmış. Bir de seyitlerden Seyit Kazım Tirmizi hazretleri varmış. Fakat bir de buyuruyor ki;

- Ben çok meşayihlerin sohbetini dinledim, gezdim fakat Seyit Ka­
sım Tirmizi kadar marifetten söz söyleyeni göremedim.

İşte Havafi ler ile Tirmizileri nasıl görüyorsun, sorusuna Hace-i Ah-rar Hazretleri demiş;

- Efendim Havafi ler diyor ki; Hep Ondan.
Tirmiziler diyor ki; Hep O.

Şeyh Hazretleri demiş ki;

- Havafi lerin ki doğru, onların ki doğru.


184


Gülden Bülbüllere


Fakat sohbete başlayınca, bakıyor sohbet öbür tarafı destekliyor. Za­hirden diyor ki; “Havafi lerinki doğru, onlarınki yanlış”. Fakat sohbete başlayınca sohbette gayr-i ihtiyari zuhur ediyor bakıyor ki Tirmizilerin-kini destekliyor.

Yani mesela yaşayan insan zaten ifade edemiyor.

Yaşamayan da zaten onun sözünü söylediğinde iftira oluyor, galat oluyor, yalan oluyor.

Mesela şimdi “La Mabude İllallah, La Maksude İllallah, La Mevcu-de İllallah” sözleri bir talipte hâldir.

“La Mabude İllallah”; mabudum Allah.

Ama “La Maksude İllallah” makamında, o hâl onda tecelli etmedik­ten sonra “maksudum Allah” demek, kazip (yalancı) oluyor. Niçin?

Maksudum Allah diyen bir kimse tamamen kendini her şeyden kur­taracak. Yani Safi ye makamına ulaşacak. Tamamen her şeyi kalbinden silecek, atacak. Sırf Allah ile olacak ki maksudum Allah demesinde sa­dık olsun; kazip olmasın.

Bir de mesela “La Mevcude İllallah” var. Yani bir insan “La Mevcude İllallah” makamına ulaşmadıktan sonra mevcudata Allah dese küfür­dür, diyemez. Ama o “La Mevcude İllallah” makamına ulaşır, haktır. Amennâ ve saddaknâ insan bu makama ulaşıyor. Fakat o ne oluyor?

Onun gözünde kendi, bütün varlıkları ve cisimleri yok oluyor, kay­boluyor. Bu sefer bütün cisimler Cenabı Hakk’ın varlığına bir mirat-ayna oluyor. Böyle müşahede ediyor. Zaten kendisi olmadığı halde kendisinden, kendi varlığını yitirdikten sonra bu böyle oluyor.

Ondan sonra kendi varlığına geldikten sonra yine bütün cisimler de meydana çıkıyor. O zaman bu cisim Allah diyemez, küfürdür. Çünkü Cenabı Hakk’a hâşâ mekân olmaz. İman ne? Cenabı Hak noksan sı­fatlardan beridir. Allah’a noksan sıfat isnat edilmez ama o hâlde zaten noksan sıfat yok, kalmıyor ki. Ayıldıktan sonra yine cisimler meydana sıfatta çıkıyor, onlara diyemez. İşte diyor ki;


Tasavvuf Sohbetleri 4


185


Kendini kendi göre kendi bile

Bâkîsın eydemezem gelmez dile

Zamanında bunlar yaşanmıştır. Belki şimdi böyle yaşatmıyorlar da. Yani yaşatmıyorlar ne demek? Bunu halka göstermiyorlar.

Olan var mıdır? Yaşayan vardır ama ancak bunu hıfzeden için. Hani ne buyuruyor;

Gizli esrarını her yerde açma

Varsa gevherin meydana saçma

Her bir suyu ab-ı hayat sanıp da içme

Bunlar hatalıdır, yasaktır. Onun için şeriat var, tarikat var, hakikat var, marifet var.

Bunlar hep birbiriyle irtibatlı ama birbirinden farklı.

Mesela tarikat nimetlerinin sahibi yani maneviyat sahibi olmayan, tarikatı anlamayan, bilmeyen, yaşayamayan ancak şeriattan bahseder, şeriatı bilir.

Ama tarikatı anladıktan sonra da yine onu açık açık konuşamaz. Bunlar sohbetle olur, herkesin haline göre, herkesin kabiliyetine göre. Sohbetler var ki ammeye sohbet olur, havasa sohbet olur.

Mesela şimdi bunlar olmuş, kitaplar yazmışlar.

Şimdi bu zamanımızda hâl kapanmış, müridi halinden haberdar etmezler. Mesela Fenafi şşeyh, Fenafi rresul, Fenafi llah âlemini, ondan sonra Seyriillallah makamını geçirene kadar müridi haberdar etmezler. Cesedinden haberdar etmezler.

Burada cesedinin haberdar olmamasının bir sırrı, esrarı vardır, şu­dur ki;

Şimdi bu zamanımızda bir mürit ruhu ne kadar terakki ederse etsin cesetle ünsiyet yapamıyor. Onun için haberdar etmiyorlar. Hayırlısı da bu oluyor.


186


Gülden Bülbüllere


Çünkü cesedin şeriatı tamam olacaktır. Cesedin nesafeti, nezafeti tamam olacak. Olduğunda buna manevi nikâh deniliyor. Yani manevi nikâh ne oluyor?

Cesetle ruhun ünsiyet etmesidir.

Şimdi edemiyor. Edemediği gibi cesedini haberdar etmiyorlar.

Nasıl mesela diyelim ki şimdi şu lamba kaç mumluk?

(Her şey misalle anlaşılır. Misal vermeye de gücümüz yoktur da)

Yüz mumluk.

Buna şimdi yüz elli mumluk karşılığı cereyan versek, patlar, dağıtır. Ama yüz elli mumluk lamba da vardır. Ama bu yüz mumluk lamba bu cereyanı taşıyamıyor.

Mesela şimdi günümüzde eğitimde eksiklik var. Zahirde zahir şeriat var, insan cismiyle şeriatta olacak. Ama şeriat şimdi tekemmül ettire-miyor, tekemmül yok. Bugün bir insanda, şimdi hiç kimsede Şeriat tekemmül edemiyor. Yani ruhu taşıyacak bir kalıp değil.

Hâlbuki Evliyaullah velayetine o ruhu almıştır, artık ona muamele­sini yaptırıyor, eğitimini yaptırıyor.

Mesela bir mürit hâl tecellisinden, hâlinden haberdar olmasa, te­celli suri, tecelli manevi, tecelli zat bunları hiç bilmese de ruhu bunları görür, yaşar, fakat cesedinin bundan haberi olmaz. Ne zaman ki ölüm anında, o öleceği haleti nezi’de o zaman nimeti ona gösterilir. Ölüm anında hâlinden haberdar ederler.

Şimdi öyle, her şey zamana göredir. Bu zamanımızda bir defa zahir adap kalkmış. Hâlbuki zahir adap, tarikatta zahir adap, çile varmış. Bak niye? Salih Baba’nın fermanında ne buyuruyor?

Kakıyıp döğerse artır hubbunu

Sevdiği deriyi çok çiğner debbâğ

Türlü türlü renklere boyar anı

Taşlara çalar ta olunca dibâğ

Bu zamanımızda zahir adap kalktığı gibi zahir çile de kalkmış.


Tasavvuf Sohbetleri 4


187


Yani seyr-i sülûk da kalkmış. Şimdi seyr-i sülûk’ün muhatabı, karşı­lığı çileyi de kaldırmışlar.

Onun için Elhamdülillah, neyimize lazım, bize ne emredilmişse on­ları hizmet bilelim. Tarikatta hizmetin azı, çoğu olmaz. Yeter ki az da olsa biz onu hizmet olarak kabul edelim, hizmet olarak bilelim.

  • Bir de mümkün olduğu kadar, bildiğimiz kadar, yapabildiğimiz kadar, gücümüz dâhilinde helâli-haramı, hayrı-şerri tatbik ede­lim.
  • Bir de bağlandığımız yere sımsıkı bağlanalım. Ondan ancak ve ancak rıza isteyelim, rıza bekleyelim.

Ama bu zamanımızda rızanın nasıl kazanılacağını biz bilemeyiz. Za­ten bilinmez ki.

  • Acziyetimizi, mahviyetimizi bilelim, yokluğumuzu bilelim.
  • Mümkün olduğu kadar insafl ı, merhametli olalım.
    • İnsanlara karşı, artık adamına göre, yerine zamanına göre şefkat­li, hürmetli olalım.
  • Normal ibadetimizi yapalım, hizmetimizi yapalım.
    • Rabıtamıza çok bağlanalım, rabıtamıza her şeyimizde sığınalım, her daraldığımız zaman ondan yardım isteyebilelim. Her geniş zamanımızda da unutmayalım.

Mesela tarikatta bütün büyükler destur, destur, destur demeyi amel olarak işlemişler, bizlere de tavsiye etmişler.

Desturun anlamı, manası nedir?

İnsan destur dediği zaman şeyh efendisinden müsaade alıyor. Müsa­adeyle her işini yapıyor.

Bismillah destur ya Hazreti Pîr ne demektir?

Destur alıyor-müsaade alıyor; kalkıyor,

Destur alıyor-müsaade alıyor; oturuyor,

Müsaade alıyor; yiyor, içiyor. Hep ondan müsaade alıyor. Ne güzel bir amel, ne büyük bir ameldir.


188


Gülden Bülbüllere


Ama bu böyle olmazsa daraldığımız zaman da zaten medet diyeme­yiz. Desek de biraz geciktirirler, dolaştırırlar, ezerler, büzerler.

Sadık olmamız lazım. Onlar da sözlerinde vefalarını yaparlar, göste­rirler. Bizim sadık olmamız gerek.

Sadık olmamızda; işte neme lazım sana işte bir gölge git yat. Tamam daha gerisine karışma, hiçbir yere sağa sola geriye bakma, onlar ne ya­pıyorsa sen de yap.

Akdağmadeni’nde Hafız Bedrettin (herhalde kendisi de yaşlıymış) müritlerinden bir tanesiyle görüştük. Hatta bir şey var yani kemalat da görünüyor. Fakat onlardan bir tanesi diyor ki;

- Bizim şeyh efendimiz illa ki müridini sülûka koyar, hiç koymadığı
mürit yok, koyar. Sülûksüz tarikat olmaz, sülûksüz terakki olmaz, di­
yormuş.

Şimdi biz ondan mı amel edeceğiz? Onlara inanan gitsin ondan el tutsunlar, o zaman onun hizmetini görsünler.

Bizim efendimiz de dedi ki;

- Seyri sülûkü kaldırdılar. Zahir adabı da kalktı, kolaylaştı; seyri
sülûk da kalktı kolaylaştı. Tarikatımız çok kolaylaştı.

Seyri sülûkün yerine yalnız gönül meşakkati çektirirler. Mesela se­nin elinde çıkan, parmağında çıkan bir yara veyahut da kazadan olsun veya herhangi bir kendi kendinden vücudunda olan bir arıza, hastalık, onun seyri sülûk yerine terakki olurlar.

Allah’a şükür zahir adabı da zaten gönle bağlamışlar. Ama gönülden unutmayacaksın tabii. Her zaman zahirdeki adabın neyse gönülden ya­pacaksın.

Bu şimdi müridi ne yapar?

Tekebbür sahibi etmez.

Daima müridi ne yapar?

Yani alçaltır, tevazuyu andırır, tevazuyu yaşatmış olur. Şimdi bu za­manımızda tevazu da zaten hazmedilmiyor. Ama adamına göre, yerine göre, lazımsa yapacaksın.


Tasavvuf Sohbetleri 4


189


Ama icabında bunu sen yapabilir misin? Çarşıda çıktığın zaman görmüş olduğun hep insanların ayağının altına yüzünü koyabiliyor musun? Bunların hepsi benden iyi, buraya yatayım da yüzümü çiğne­sinler diyebiliyor musun?

Bunu gönülden yapabilmek zaten yetmiş beş bin evrat çekmekten daha fazla seni terakki ettiriyor. Ama bu zahirde bilinmiyor, görünmü­yor. Tatbikatı yok çünkü sen de bilmiyorsun.

Mesela bir insan sülûka koyulsun bunun çeşitli çeşitli zahirde ibade­ti ameli olsun, ne kadar olursa olsun bunların hepsinin sonu nedir?

Hepsinin sonu mahviyettir. Mahviyete düşmedikten sonra onlar hiç hava olur.

Allah’a şükür seni bir mahviyete düşürmüşler sen daha ne istiyorsun yahu?

Hatta buyurmuştur aşkın bile nihayeti mahviyettir.

Aşk da bir varlıkmış, ondan da geçecekmiş insan. Hâlbuki Salih Baba “Aşkım bana oldu Burak” buyurduğu halde; ondan da geçile-cekmiş.

Hatta nitekim de oluyor mesela bazen o aşkı zamanında insan dai­ma söyler, ağlar. Bir de bakarsın ki artık sükûta varmış. Daha ne ağla­ması var, ne söylemesi var.

Gülün görmüş lâl eylemiş

Şîrîn dilini dilini

İnsana demek ki bu yolda aşktan kıymetli bir sermaye yoktur, bir nimet yoktur, ondan da geçilecekmiş. Yani aşk da insanı neticede yakıp bitiriyor, her şeyini mahviyete düşürüyor. Aşkın nihayeti mahviyet, bu yolun sonu mahviyet.

Bunun için işte nasıl ki Nakşibendî Efendimiz;

- Evveli amentübillah, sonu-nihayeti de amentübillah.

Yani nihayetinde amentünün şartlarını, imanı tasdik etmektir. Ama ne var?


190


Gülden Bülbüllere


Evvelinde irade sahibi insanlar için bu mecazdır. İrade ile yapılan her şey mecaz. İradesinden kurtulduktan sonra her şey hakikat oluyor.

Bu aşkın da bidayeti mecaz, nihayeti hakikattir.

Her şey ona göre rabıta da böyledir. Rabıta da bir müridin müptedi zamanında mecazdır.

Ama fenafi şşeyh olduktan sonra, müntehi âlemine geçtikten sonra fenafi rresul olduktan sonra ne oluyor?

Bir hakikat oluyor.

Yani bu nedir? Bir insan daima destur demekle mütemadiyen ra-bıtasıyla beraberdir. Bir de oluyor ki rabıtası kendisi oluyor, kendisi rabıtası oluyor; Fenafi şşeyh.

Tabii oradan da, ondan da geçiliyor. O tarikatın daha birinci basa­mağıdır.

Ama oradan geçmekle rabıtasını bırakmış mı oluyor?

Yok, rabıtasını bırakmıyor.

Yine rabıtası onun vasıtasıdır.

Nimetinin sonuna kadar gitse yine rabıtasıyla beraber, onu bıra­kamaz.

(Soru: Şimdi fenafi llâh olunca Allah başka bir şeyden görünecek değil. Her şey o tecelliden, o yüzden mi görünüyor?)

Tabii, tabii.

Şimdi bir mürit Evliyaullah’ın maneviyatını, kemal sıfatlarını göre­mese de mesul değil. Onu görmeden Evliyaullah’a secde etmek küfür­dür. Anlaşıldı mı efendim?

Ama bu böyle olduğu halde yine de onu zahirde görse de ona secde etse, tapsa, zahire küfürdür. Zahire küfür, anlayışa ters düşer. Salih baba ne buyuruyor?

Cemâlin kıblegâhımdır nazargâh-ı ilâhımdır

Bu bizim başımızdan geçti. Böyle rüya da değil yani uyur uyanıklık arasında namaz kıldığım zaman Bayburt’a doğru kılıyordum. Bundan


Tasavvuf Sohbetleri 4


191


da çok müteessir oluyorum. Niye acaba böyle kıbleye ters taraf oluyor. Kıble bu tarafta, Bayburt bu tarafta. Sonradan sohbetten anladık ki demek ki bu ruh âlemi için öyle.

Muhakkak bir müridin iki kıblesi vardır. Müridin ama, şimdi zahire söylesen olmaz.

Bir müridin iki kıblesi olur mu?

Cesedinin kıblesi Kâbe’dir, ruhunun kıblesi mürşididir.

Ne bileyim anlaması da güç, anlatması da güç. Yalnız şimdi zamanı­mıza göre mübarek Salih Baba buyurmuş.

Ehl-i aşkın sözlerin alıp satan âşık mıdır

İçini görmez sarâyın vasf eder dîvârını

Sözünü söyler özünden haberi yok, özlerinden haberi yok. Fakat hâlbuki sözünü de söyleyen özünden haberi olarak söylerse onun sözü zülfüyâra dokunmaz. İnsanı, müridi ihtilafa kaptırmaz, zihnini büyüt­mez veyahut da sağa sola kaydırmaz, saptırmaz.

Sonra şöyle bir misal var aff edersiniz kaba misal: Çöplük başında yatar, padişahı rüyasında görür.

Acziyetimizi bilirsek bize yeter.

Hizmetimizi görürsek bize yeter.

Falan şöyle yapmış, falan böyle gitmiş, böyle almış, böyle satmışlar böyle vermişler, böyle kâr kazanç yapmış, onlar bize gerekmez.

Sonra eğer bizim ruhumuz velayete alınmışsa boşuna kendimizi oyalamayalım. Zaten bir tarafa da gidemeyiz, mümkün değil bir tarafa da gidemeyiz.

Yani görsek ki mesela Hazreti İsa inmiş, böyle gün gibi her şeyi aşikâr Mehdi gelmiş anlaşıldı mı, biz yine gidemeyiz. Bizi vermezler.

Öyleyse nimetimizin kapısına sımsıkı sarılıp bekleyelim.

(Soru: Efendim müridi ah u enine düşürmek için illa bir terbiye ile mi oluyor?)


192


Gülden Bülbüllere


Bu oluyor ama herkes için değil. Pek az, nadir olur. Bazen melâmet sahrasına atarlar. Fakat yine onun da zahiri şimdi yoktur. Onu da yine gönül, ruhu maneviyatındadır. Kendisinde olan bir huzursuzluk. Şöyle buyuruyor ki kelamı kibarda;

Ne bir zevk ü halâvet var ne bir zikr ü ibâdet var

Ne bir an istirâhat var bu esrârı nemî-dânem

Yani o melâmet sahrasına atılırsa, zahirde onun herhangi bir işareti görünmez, olmaz.

Ama evvelden nasılmış?

O atıldığında iyice insanların gözünden düşürmek için, aff edersiniz pejmürde, kirli, bitli olurmuş efendim; sözüyle, elbisesiyle, yaşantısıyla böyle kendisini salmış, koymuş olurmuş.

Ona da şimdi rıza göstermiyorlar. O da yok şimdi.

Ama icap eder ki mesela yediğinden tat almaz, içtiğinden tat almaz, gezdiğinden, işinden, konuştuğundan tat almaz. İbadetinde de çekmiş olduğu o dersinden de tat, lezzet almaz.

Ama emir diye onu yapacak. Aslında emirdir, emrin tutulması la­zım. Mesela bir insan her neyi arzusuyla yapsa kolay gelir ona değil mi? Arzusuz neyi yapsa çetin gelir. Zaten o arzusuyla yapılması kolay ol­duğu için; arzusuz yapılması da çetin olduğu için bu (arzusuz yapılan) ondan da makbul olur.

Sahra-i melâmet budur. Sahra-i melâmette onu terakki ettiriyorlar, yetiştiriyorlar. Yani namazında, tespihinde hiçbir şeyinde bir huzur bu­lamıyor, yine bırakmıyor. O halinde onu terakki ettiriyorlar.

Hâlbuki zahirde namaz şugullu kılınmaz. Şugullu namazdan hiçbir şey olmaz, derler. Hâlbuki şugulla kılınan namaz onu terakki ettiriyor. Orada bir terakkisi var. Çünkü onun elinde değil ki.

İşte onun için buyrulmuş ki bizim tarikatımızda Şugulu Batın var­dır. Şugulu batınla da müridi yola götürürler.

İşte ona bir şugul (meşguliyet) verirler, o şuguldan mütevellit bıra­kamaz, fakat ondan da bir tat alamaz. Yani her şeyinden bir huzur bula-


Tasavvuf Sohbetleri 4


193


maz ama bulamadığı gibi tabii nefsi onun büyük bir işkence içerisinde olur. Yine onu öylece terakki ettiriyorlar.

Ama burada demek ki ancak ve ancak biz kapımıza sımsıkı sarılaca­ğız. Zaten böyle;

Özün bir pîre teslim et mudâvim ol kapısında

Meşâyihden murâd şâhım mürebbî kâmil olmaktır

Elhamdülillah, hamdolsun nimetimiz büyük. Nimetimizin kapısını bekleyelim, bırakmayalım. O kapı bir gün açılacak, o kapıdan o nimet sana bir gün verilecek. Ama nasıl bir nimet ki; o nimet, itimat edin ki en büyük kapı, en büyük nimettir.

Erken vermiyorlar, çırpın çırpın dur vermiyorlar. Yani erken istese de zaten eline geçmez de mühim olan;

Nimetim benim buradadır, er geç buradan verilecek demek ve onunla çırpınmasıdır.

Öyleyse başka bir yere gitmek mi? Veyahut da onunkisi bana bura­da artık bir şey vermeyecekler, bir şey sahibi olmayacağım demek mi olur?

Yok.

Niye buyrulmuş ki;

Yâ kabz et rûhumu ya aç bu râhı

Peki, bırakıp kaçsaydı niye öyle demiş?

Mademki “ya kabzet ruhumu ya da bu rahı aç”, diyor. Öyleyse de­mek ki bırakıp gitseydi, bunu niye böyle demiş? Yani sabırsızlığından mı? demiş.

Yok.

Artık son demine gelmiş.

Mesela bak şimdi orada soba yanıyor, sıcağı buraya az vuruyor, de­ğil mi? İnsan yaklaştıkça onun sıcağı çoğalır, yaklaştıkça çoğalır. Ta ki onun içine girinceye kadar. Girdikten sonra, yandıktan sonra, ne sıcağı kalır, ne meşakkati, ne de bir şeyi kalır.


194


Gülden Bülbüllere


Ama gerçi o biliyor;

Bir yerde ki gül yoktur o gülşâneye varmam Hem sohbet-i pîr olmadığı hâneye varmam Aşk ehlinin ahvâlini pervâneye sormam

Nasıl pervane, kepenek (kelebek) ateşe kendini bile bile atıyor, onu yakıyor, demek ki aşk ehli de aşk’tan her ne kadar o hararet kızdırsa bile yine ondan kaçamıyor, oradan dönemiyor. Yine oraya gidiyor.

Ama o aşk ona;

Aşk’tır beni avare eyleyen Aşk’tır beni ser candan eyleyen Aşk’tır beni zarı zarı ağlatan

Aşktan doğan herhangi sözlerine, hareketlerine, onu bilmeyenler, onu anlayamayanlar, tabii onu yaşayamayanlar diyorlar ki sabırsızlık etmiş sabretmemiş.

Ama aslında bir de var ki bir insan gelen bu cezbeyi teskin etmesi zaman zaman teskin etmesi lazım. Eskiden cezbeye çok kıymet vardı, hürmet vardı. Şimdi bu zamanımızda cezbeye de kıymet vermiyorlar. Çünkü niye?

Eskiden cezbe hoş görülüyordu, herkes tarafından gıpta ediliyordu. Fakat şimdi tenkit ediliyor. Tenkit ediliyorsa tarikat sahipleri tarikatın hiçbir şeyinin böyle ucuz olmasını mülevves olmasını istemezler. Kıy­metli bir cezbeyi bile muhalifl er bunu tenkit etmesinler diye ondan da geçin diyorlar. Onu da teskin et diyorlar.

Evet şüphe yok itimat edin ki şimdi bu zamanımızda hizmetin azlığı çokluğu bizim için mevzu değil, inanın buna.

Bizim için mevzu olan Rabıtamız.

Rabıtamıza, mürşidimize olan sevgimiz. Bunu muhafaza etmemiz, bunu çoğaltmamız.

Zaten bu olursa, bunu muhafaza ederse insan az hizmetine de çok hizmetine de sahip olur. Ama tabii hizmettir, ne kadar az olursa olsun hizmettir; onu basit görmek yok.


Tasavvuf Sohbetleri 4


195


Sonra biz öyle inanacağız ki bizim pirlerimiz bizi hizmetimizden dolayı değil…

Ne hizmetimiz var ki?

Ama olsun biz onu yine emir olduğu için kıymetli bileceğiz, çok kıymetli bileceğiz.

Fakat bizim nimetimiz hizmetimizin karşılığı değil. Bunu da böyle bileceğiz.

Yani onların merhametleri, onların gani olmaları, onların merha­metli şefkatli olmalarından bileceğiz, oradan bileceğiz.

Eğer zaten oradan bilmezsek hizmetimiz çok da olsa nimete mazhar olunmaz. Mürşide çok hizmet görenler olmuş, hizmetlerinden bekle­mişler de hiçbir nimete mazhar olamamışlar.

Derler;

- Horasan’da halı dokumasını işitmişler ama eninden ucundan ha­
berleri yok.

Şimdi tasavvuf kitaplarını okuyorlar, mesela diyelim ki başka her bir tarikatın eğitimi değişir, hâli değişir. Onlardan bir şeyler işitiyorlar, duyuyorlar. Halbuki bu zamanımızda zahiren bunların hepsi kalkmış. Mesela yine geçmişin adabını tatbik eden tarikatlar var. Mesela hizme­tini de gören tarikatlar var.

Ama bizim tarikatımızda şimdi bunlar kalkmamış da kolaylaştırıl­mış, veya da gizlenmiş, sindirilmiş. Anlaşıldı mı efendim?

Bunlar sindirildiyse demin ifade ettiğimiz gibi mesela mürit gönül muamelesinden tatmin olamıyor da;

- İllaki ben çile çekeceğim, yemeyeceğim, aç duracağım veyahut ta
çok ibadet edeceğim. Veyahut da mesela nefsimin arzularını terk ede­
ceğim, derse;

Evet, nefsin arzuları vardır; meşru, bir de gayrimeşru. Bir yasak ol­mayan, bir de yasak olanlar, haram olanlar vardır.


196


Gülden Bülbüllere


Fakat bizde mühim olan bir insan mesela rabıtasıyla her işini, her ef’alini rabıtasıyla işlerse onlar emir hududunda olur. Başka hiçbir zarar gelmiyor, hem de terakkisi de muazzam oluyor.

İşte bunu biz anlatamıyoruz, yahu !!

Onlar illaki yok; karşısındakileri görüyor, ben de öyle olacağım.

Git kardaş öyle ol sen! Daha ne edeyim.

Abdülhalik Gücdüvani Hazretleri ne buyurmuş?

- Zahirinizi gözetmeyin, zahirinizi gözetirseniz batınınız harap olur.

Elbiseyle mi gözetmeyin demiş? Elbiseyi burada kastetmemiş.

Kendinizi amelle süslemeyin, amelle gözetmeyin. Zahirinizi gözet­meyin, zahir gözetmek batın harabatına işarettir.

Yani hepsi geliyor mahviyetin başına. İşte bunu anlatamıyorsun.

Nakşibendî Efendimizin emri de bu.

- Sair tarikatların nihayet kârını bidayete getirdik.
İşte nedir?

Bizim tarikatımızda bidayeti de mahviyet, nihayeti de mahviyet.

Ama bidayetindeki mahviyeti iradenle yapıyorsun, nihayetindeki mahviyet artık o kendi hâl bir hakikat sende tecelli ediyor iradenle değil.

Bu iradeyle yapılan, öbür iradesiz yapılana karşı mecaz oluyor. Ama mecazdan da hakikate geçiliyor. Ama bu mecaz hakikate köprüdür.

Evet, olduğun gibi görün; göründüğün gibi ol.

Fakat bu zamanımızda olduğumuz gibi görünmek olmuyor. İşte o da olmuyor. Artık siyaset, burada da bir siyaset şarttır.

Ama ne mesela?

Sadakatinde, doğruluğunda, muamelende, almanda, vermende; ol­duğun gibi görün, göründüğün gibi ol.

Sen kendini icabında doğru gösterip de, hani bir yerden bir zarar geldiği zaman diyelim ki o doğruluğu bırakmak. Veyahut da bir korku


Tasavvuf Sohbetleri 4


197


karşısında, tehlike karşısında, bir maddi zarar karşısında o doğruluktan sapmak, ayrılmak olmaz. Bundan Allah’a sığınırım, bunlar olmayacak.

Ama icabında mesela senin hâlin var, muhabbetin var efendim cez­ben var neyse. Bunları gösteremezsin, bu zamana göre bunları göstere­mezsin; bunları gizlemek lazım.

(Soru: Efendim adamın biri demiş ki nefsimi itten aşağı görüyorum ama hele kuyruğuma bas, bak seni nasıl tırmalıyorum. Bu durumda ne olacak?)

Bu nefsini bilmeyen için çetindir. Nefsini bilen için kolaydır.

Nefsini bilene mesela ne deseler köpek de deseler, it de deseler o hiç asla ve asla onun hiç ağırına gitmez.

Ama nefsini bilmeyen için tabii çetindir. Nefsini bilemeyen zaten hiçbir şeyi bilemez, hiçbir şeyi anlamış olamaz. Tarikatı da anlamış ola­maz. Tarikatı da anlayamadığı gibi onun bunun sözü, söylenen sözler onu sağa sola çeker.

Vallahi ne bileyim işte mesela müride lazım olan sa’yında doğan gibi, sebatında kelp gibi olacak.

Müritlik buymuş.

Ne mesela?

Sa’yında doğan gibi;

Hizmetlerini azimli yapmak, istekli, gayretli süratli yapmak, hizme­ti neyse. Ama ondan bir karşılık beklememek lazım.

Sebatında kelp gibi olmak da;

Yani kelp de bir hassa var ki, herhangi bir kapının bir köpeği aç da kalsa o kapıyı bırakıp gitmezmiş, tok da kalsa orayı beklermiş. Karnını doyursalar da kapıda beklermiş, doyurmasalar da.

Bizim tarikatımızda müritlik buymuş.

Mürit olmak isteyenin de mürşidi olacak.

Sonra bir de şu vardır, olur. Zamana göre insandır, beşerdir. Ancak yanılmayan, şaşmayan kimdir?


198


Gülden Bülbüllere


Yanılmayan, şaşmayan nefsi mutmainneye dâhil olandır.

Onlar nefsi mutmainneye dahil olduktan sonra, nefsinden emin olandır.

Nefsinden emin olan kim?

Herkes ondan emin olursa nefsinden emin olur. Yani bütün bu in­sanlar mesela Çingeninden, Poşasından, Türkmeninden yetmiş iki bu­çuk millet ondan emin olursa, o da nefsinden emin olsun.

Nefsinden emin olandır nefsi mutmainneye dâhil olan.

Ama kim nefsinden emin olur?

Bak şimdi şudur ki mesela bugün değil akrabasından, değil komşu­sundan, değil ihvan kardeşinden hani hiç tanımadığı en zararlı insan­lardan da içinden ben en aşağısıyım demektir.

Veyahut da mesela nefsini Yahudilerden de aşağı görecek. Çünkü Peygamber Efendimizin hadisinde, “benim ümmetime Yahudi’den çok düşman olan hiç bir millet yoktur, en büyük zarar Yahudi’den gelir”, buyurmuş, (Bu konu ayeti kerimede de var1). Fakat Yahudi olduğu hal­de icabında Yahudi ona hakaret etse bile kendi nefsini o Yahudi’den aşağı görürse, işte budur.

Herkes onun nefsinden emin olmuş ki o zaman o da kendi nefsin­den emin olmuş olur. Budur nefsinden emin olan.

Bunlarda tabii eksiklik olmaz. Artık mutmaine de nefi slerinden tat­min olmuşlar. Nefi slerini kendilerine dost edinmişler, nefi sleri hizmetçi olmuş.

İnsanların nefsi ölmezmiş; fakat nefsi mesela dost oluyorsa, nefsi ıslah oluyorsa, göbekten aşağıya inermiş. Göbekten aşağıya inince hiz­metçi oluyor.

Hizmetçi nerede olur? Ağa nerede olur?

Mesela ağa köşkte, tahtta olur. Hizmetçi onun kapısında olur, aşağı­sında olur, hizmetini görür.

1 Maide 5:82


Tasavvuf Sohbetleri 4


199


Bunlarda noksanlık olmaz, sûdur olmaz. Görünse bile onun mu­hakkak bir hikmeti vardır. Ya gizlenmeleri içindir veyahut da o görünen noksanlıkla o müridine bir manevi hizmet görmüştür. Mürit için meşa-yihinin her şeyini bir hikmet karşısında görecek.

Yani demek ki bir insan nefsinden tam mutmain kalesine dâhil ol­madıktan sonra diğer bütün levvamede. Zaten bir mürit dersi olduktan sonra, namazını kıldıktan sonra, yani rabıtası olduktan sonra, tarikata girdikten sonra o asla ve asla nefsi emmare sıfatında olmazmış. Ama levvame sıfatında olunca noksanlıkları daha çok oluyormuş.

Ama noksanlıkları olmuyormuş ama bir de orada da noksanlığın­dan emin olmuyor. Bir insana bir noksanlık yapar ama o noksanlığı yaptığından dolayı çok fazla nedamet duymaz, korkmaz, emin olmak budur.

Bir de var noksanlığı duyar, ben bu noksanlığı yaptım, ben ne yap­tım? diye o noksanlığından dolayı çok bir ahu enini olur. Bu sefer onun noksanlığı noksanlık değil, demek iradesiyle olmuyor.

Yani emmarede, levvamede, mülhimede yine müritte noksanlık olur. Fakat bu noksanlıklarından dolayı icabında büyük, küçük neyse noksanlıkları olur.

  • Yani demek ki mürit meşayihinin hoşuna gidecek ne kadar bir ameli olursa olsun ona itibar etmeyecek.
  • Ne kadar da noksanlığı olursa olsun yani meşayihinin gazabını meydana getirecek bir eksikliği olursa olsun ondan da kaçma­yacak.

Aff edersiniz şey gibi sığışacak, yine o kapıya gelecek. Dövülse, vu-rulsa, çalınsa neyse kovulsa yine o kapıya gelecek, kaçmayacak.

Eğer beni Cercis gibi yetmiş kez öldürseler

Cercis aleyhisselam varmış. O küff arlara karşı daima hiç sözünden dönmezmiş. Onların putlarını inkâr edermiş.

- Gelin Allah’a tapın, Allah var. Sizin putlarınız yalancıdır, dermiş.


200


Gülden Bülbüllere


Öldürüyorlarmış, o yine diriliyor, yine sözünü söylüyormuş. Onu çeşitli çeşitli öldürüyorlarmış. Öyle yapmışlar ki; bir tunçtan öküz yapmışlar öküzün içini boşaltıp onu içine koymuşlar. Ateş yakmışlar o tuncu nar etmişler. Onun içinde günler boyunca kalmış. Yine çıkmış dirilmiş. Yani böyle çeşitli çeşitli yetmiş defa öldürmüşler, Cenabı Hak onu yine diriltmiş, yine sözünden dönmemiş. Çeşitli çeşitli azaplarla öldürüyorlar, ama ne diyor?

Eğer beni Cercis gibi yetmiş kez öldürseler

Dönmem geri sana varam zira kârim yok durur

Yani bu mübarekte (Salih Baba) tarikatımızda müride bidayetinden nihayetine kadar ne lazımsa hepsini buyurmuş.

İşte öyle; meşayihin ne kadar hoşuna gidecek ameli olursa olsun, hangi yönden olursa olsun ona itibar etmeyecek. Bir mürit meşayihine karşı ne kadar kusurlu olursa olsun ondan da kaçmayacak.

Bizde böyledir, ondan sonra gel;

Allah’a şükür madem mürit olduk bir inancımız varsa inancımız dâhilinde bilgilerimiz var, bunları şey yapalım. Bilgiler deyince diyelim bizim bilgimiz yok. Canım senin bilgin olsun olmasın sana diyorlar ki sen kitap mı okuyacaksın? Okuduğun kitap senin mürşidini daha fazla sevdiriyorsa oku. Bizim bilgimiz bu... Eğer senin okuduğun kitap mür­şidine olan sevgini çoğaltıyorsa onu oku, azaltıyorsa okuma. Ne olursa olsun okuma onu.

Senin gitmiş olduğun bir ilim meclisi, herhangi bir hocanın vaazı veya herhangi bir meşayihin sohbetine gidince mürşidine daha çok sev­gin çoğalıyorsa git, çoğalmıyorsa gitme.

Senin mesela yapacağın herhangi bir iş rabıtana, mürşidine olan sevgine mani oluyorsa onu da yapma, terk et onu.

Demek ki bizim için en büyük ilim bunlardır.

Böyle olunca o zaman bizim hakkımızda hayırlı olan, zamana göre;

Hakkımızda hayırlı olan bilmediklerimizi bize bildirirler,

Hakkımızda hayırlı olmayan bildiklerimizi de bize unuttururlar.


 


 


Ruhun Tek Bir Isteği Var, Allahtan Ayrılmış Allaha Ulaşmak Ister

10.12.1986, Konya

İ

yi emellerini, niyetlerini fi iliyata getirmezsen bile onun sevabını alı­yorsun.

Kötü şeyleri fi iliyata getirmedikten sonra onun günahından bağışla­nıyorsun. Cenabı Hak kullara bu kadar rahmedicidir, şerre rızası yok­tur. Fakat kul kendi kendine zülüm ediyor.

Cenabı Hakkın hayra rızası var, şerre rızası yoktur; “ve bil kaderi hayrihi ve şerrihi”, Burada bak;

Hak şerleri hayr eyler

Arif anı seyreyler

Zannetme ki gayr eyler

Görelim Mevla neyler

Neylerse güzel eyler

“ Ve bil kaderi hayrihi ve şerrihi” fermanında insan iradesine sahip olacak, cüzi iradesi vardır. Yani bir şerri işleyip de onu (benim iradem olmadan) Allah halk etti demek küfürdür. Onu dinden çıkarır, imanın­dan çıkarır.

Cebriye mezhebi ne için küfre gitti? Cebriye mezhebi ne için batıl oldu? Onlar cüzi iradeyi hafi f gördüler, veyahut da attılar. Günah işli­yor, Allah işletiyor, diyor. İşte onlar ne oldular? Cebriye mezhebi batıl oldu, küfre gittiler.

İradeyi cüziye farzdır. Fakat iradeyi cüziyeyi alırsın da bu iradeyi cüziye ile sen bir hayra yönelirsin ve iradeni hayra sarf ettiğin zaman şerle karşılaşırsın. İşte onu “ve bil kaderi hayrihi ve şerrihi” fermanıyla Allahtan bileceksin.


202


Gülden Bülbüllere


Sonra mesela sana gelen hastalık, sana gelen zarar, sana gelen keder, sana gelen üzüntü, sana gelen korku, bunların hepsini Allahtan bilecek­sin. Cenabı Hak Kur’anı Kerimde buyuruyor ki “Biz kulumuzu korku ile havf ile de imtihan ederiz. Biz kulumuzu mallarının, canlarının azal­masıyla da imtihan ederiz. Bize dönüp gelecekler. Bize geldiklerinde onların büyük mükafatları var1”.

“Vel ba’sü ba’del mevt”, “öldükten sonra dirileceğimize” de inana­cağız. Yine insan öldükten sonra dirileceğine inanmazsa Müslüman olamıyor, ehli iman sayılmıyor. Ama bu gün herkes ölüme inanıyor. Fakat herkes dirileceğine inanamıyor. Bütün Mecusisi de Hiristiyanı da, İsevisi de Musevisi de yani ne kadar batıl dinler varsa hepsi öleceği­ne inanıyor. Çünkü niye müşahitler, şahitler. Kim? Babası ölüyor, anası ölüyor, kardeşi, eşi, dostu akrabası ölüyor, gidiyor. Ölmeyeceğim diye­mezsin ki, öleceğine inanıyor. Fakat oradaki hayata inanmıyor. Diyor ki tamam öldükten sonra insan daha dirilir mi?

Peygamber Efendimiz miraçtan sonra cennetlerden, cehennemler­den bahsetti. Cennet hayatını, yaşayanları gördü. Cehennem hayatını, yaşayanları gördü. Peygamber Efendimiz bunları sohbet ederken Ebu Cehil’in kulağına değince gitti. Ne yaptı o kâfi r?

Bir çürümüş kemik aldı, insan kemiği, getirdi, avucunda ezdi, üf­ledi.

- Ya Muhammed bu nasıl dirilecek?

Cenabı Hak ayeti kerimeyi hemen indirdi. Çünkü o ayetlerin ne için indiklerinin, nüzullerinin sebebi var. Cenabı Hak hemen ayeti ke­rimeyi Cebrail’le kavuşturdu, indirtti. “Ya Habibim o kafi re inanmayan kafi rlere de ki, sizi yoktan var eden Allah sizi yine diriltecek2”.

Onlar işte öldükten sonra dirileceklerine inanmıyorlar. Onun için bu hayatı sadece maddi biliyorlar. Bu hayattan başka bir hayat bilmi­yorlar.

1  Bakara 2:155

2  Yasin 36:79


Tasavvuf Sohbetleri 4


203


Ama Müslüman için öyle değildir. Madem ki ahirete inanmışsa, öl­dükten sonra dirileceğine inanmışsa, Müslüman için yaşanacak hayat, sonsuz hayat oradır.

Dünyada da her şeyden sorulacağına inanmıştır. “miskâle zerretin hayran yera miskâle zerretin şerran yera3” emri fermanı var.

Sonra ahirete inanmak, öldükten sonra dirileceğine inanmak, sırat köprüsü, nizam, hesap, sual bunların hepsine inanmak, kabre inanmak, kabir azabına inanmak var. Kabri sade orada bir çukur, eşipte adamı koydukları bir çukurdan ibaret, bilmek değil. İnanan için Peygamberi­mizin hadisine, Allahın kitabına kitabullah’a inanmak var.

Peygamber Efendimiz bak ne buyuruyor? “Kabir sizin için ya cen­net bahçesinden bir bahçedir, ya da cehennem çukurundan bir çukur-dur4.” İkisinden biridir, başka olamaz. Her koyulan mevta için açılan çukur; “ya cennet bahçesinden bir bahçedir, ya cehennem çukurundan bir çukurdur, başka olamaz.” Oraya koyulan mevta yaşadığı hayatta, bu dünya hayatında, yaşadığı müddetçe orayı ya cehennem çukuru yap­mış, ya cennet bahçesi yapmıştır.

Cehennem çukuru yapmışsa ne olur? Cennet bahçesi yapmışsa ne olur?

Cennet bahçesi yapmışsa orası öyle bir zevkli hayat ki dünyada em­sali yoktur. Orada binlerce sene yatıyor da sanki bir dakika kalmış gibi gelecek. İsrafi l Aleyhisselam sur’una üfl eyipte insanlar dirildiği zaman hayıfl anacak. Diyecek ki;

- Eyvah burası ne güzel yer diyecek, koymadılar ki biraz durayım.

Vaktin nasıl geçtiğini bilmiyor, farkına varamıyor.

Ama cehennem çukuru olursa orada da zamanları uzayacak. Belki bir dakikası bin saat kadar uzayacak.

Allah Alim, Cenabı Hak Kadir zaman içerisinde zaman halk ediyor. Cenabı Hak bin saati bir dakikaya, bin seneyi bir saniyeye getirir. Ol­maz mı?

3  Zilzal 99:7-8

4  Tırmizi Kıyamet 26


204


Gülden Bülbüllere


İşte Âsaf bin Belkiye (Berahyâ), Belkıs’ın köşkünü çok uzak yerden bir göz çırpmada getirdi. Belki yürümeyle, adam gücüyle gelse o köşk üç ayda mı gelecekti? Altı ayda mı gelecekti?

Ahhh. Mevlâyî, mevlâyî, meylâyî Allaha şükür, Allah bizi Müslü­man halk etmiş. Hiç nimet olur mu bundan ziyade.

Cenabı Hak fırsat vere, gayret vere, azim vere de inancımızı yaşaya-bilsek. İnanan insanlar, inancını yaşayan insanlar ne mutlu insanlar, ne bahtiyar insanlar.

Ya bizi dalalette bıraksaydı, ehli küfür, inanmayanlardan halk et­seydi. Onlarda onun kulu, onları da halk etti. Onları da dört madde­den halk etmiş bizi de dört maddeden halk etmiş. Onları da bir Hz. Adem’den halk etmiş, bizi de bir Hz. Adem’den halk etmiş.

Burada ne var ama?

Burada Cenabı Hakk’ın bir esrarı var ki bizim kalbimizde bir inanç halk etmiş. Bizim farkımız budur. Ama ne kadar farklıyız biz, çok farklıyız.

Onlar da belki hayvanlardan aşağı olur. Sa’yımızı yani gayretimizi ve irademizi doğru kullanırsak, Rabbimizi bilirsek eğer, Rabbimize ita­atimizi yaparsak, Rabbimizin ihsanıyla biz meleklerden üstün olacağız inşallah.

Rabbimizin birinci ihsanı bizi Müslüman halk etmiş.

Müslüman olmamızla inancımızı yaşarsak, muhakkak ikinci ihsanı da vardır. İkinci ihsanı ne?

Ruyetullah’a mazhar olmak. İnsanlar Ruyetullah’a mazhar olunca meleklerden o zaman üstün oluyor.

Şimdi Melekler sıfat nuruyla halk edilmiş ama sıfat nurunun dışına çıkamıyorlar. Ama insanlar bak esma nurundan geçip, sıfat nurundan geçip, Allah’ın zat nuruna ulaşıyorlar. Onun için insanlar meleklerden üstün oluyor.


Tasavvuf Sohbetleri 4


205


Bir de süfl î makama düşerse, “veye kûlül kâfi r u yâ leytenî kün-tü turâbâ5” her zaman İkindi namazlarının peşinden okuyoruz, bizim amelimiz Amme suresinin son ayetinde ne buyruluyor? O azabı gör­dükleri zaman onlar feryat edeceklermiş. “yarabbi sen bizi toprak halk edeydin dünya aleminde toprak olaydık da bu azabı görmeyeydik” di-yeceklermiş. Ama daha fayda etmeyecek ki, insanlar bir daha dünyaya gelmeyecek. Dünyaya bir defa geliyorlar, ikinci defa gelmeyecekler ki uğramış olduğu zararı bir daha ödesinler.

Cenabı Hak Kur’anı Kerimde “insanlar zarardadır6” buyuruyor. Bir de Cenabı Hak buyuruyor ki “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar7”. O zarar eden de bilmiyor. Ama bu zarar, Cenabı Hakkın “insanlar zarar­dadır” buyurmasında maddi zarardan bahsetmiyor. Bu manevi zarardır. İbadet yapmayanlar zarardadır. Allah’a itaat etmeyenler zarardadır.

Ne için geldi? Görevi nedir? Nereye gideceğini bilmeyenler zararda­dır. Onun için bak;

Kande gelir senin yolun ya kande varır menzilin,

Yani nerden geldi senin yolun? Nereye gidiyorsun? Niye geldin?

Kande gelir senin yolun ya kande varır menzilin,

Kanden gelip gideceğin anlamayan hayvan imiş.

İmamı Azam’ın bir sohbeti vardır. Bunda insanların çok büyük bir duygusu olması gerek.

İmamı Azam mübarek çok tevazulu ve çok ibadete düşkün bir kim­sedir. Kırk sene ömrü içerisinde yaz, kış, hiç bir gece asla ve asla geceleri uzanıp yatağa yatmamıştır. Sabahlara kadar bütün ibadet yapmış, na­mazla, ibadetle, okumakla, yazmakla geçirmiş.

Toplam elli üç de haccı vardır. Demek ki yani mükellef olup on beş yaşına girdikten hac farz olduktan sonra, hacca başlamış, hiç boş geçirmemiş, elli üç haccı var.

5  Nebe 78:40

6  Asr 103:2

7  İhya-yı Ulumiddin C.8 S.260


206


Gülden Bülbüllere


Zaten bugün bütün ulema İmamı Azam’ın görmüş olduğu hizme­tine hayret ediyorlar ki bu kadar bir ömür içerisinde bu kadar hizmeti nasıl görebilmiş, akla sığdıramıyorlar. Buradan da onun bir ehli keşif olduğu ve büyük insan olduğu meydana çıkıyor.

Bu mübareğin talebeleri çokmuş. Talebeleri de onu çok seviyorlar. Talebeleriyle bir yere giderken bir rafi zî rastlamış. Önceden beri bu rafi zîler (beşinci mezhep) var ya İmamı Azam’a çok garezleri vardır, yani sevmezler. O zamandan bu zamana kadar garezlerinde devam edi­yorlar. Rafi zî, İmamı Azam’a demiş ki

- Ya imam dur sana bir sualim var.

Durmuş mübarek, oradan da aff edersiniz bir siyah köpek geçiyor­muş. Demiş;

- Ya imam senin o sakalın kılları mı hayırlıdır, bu köpeğin kılları mı
daha hayırlıdır. Bana bir cevap ver.

Bunu böyle deyince orada artık ne kadar talebe varsa hücum edi­yorlar. Adamı parça, pörçük edecekler. İmamı Azam talebelerin onun üzerine yürüdüğünü görünce mübarek öyle şiddetli bir emir ve heye­canla;

- Durun hakkımı helal etmem size, elinizi sürmeyin, demiş.

Talebeler donmuş kalmışlar, el sürememişler. Mübarek düşünmüş tefekkür etmiş. Tabi başını, boynunu eğmiş, gözünü yummuş. Büyük­lerin tefekkürü böyledir. Başları böyle düşer sinelerine. Yumar gözleri­ni, belki de böyle el açar bu arada Allah’a da sığınırlar. Ondan sonra, bu tefekkürden ayıldıktan sonra cevap verirler. Ayılmış;

- Evet eğer ben Allah’a olan kulluk görevimi yaparsam, Allah benim
için cennet hazırlamış orada cennete koyacak. Benim sakalımın kılları
köpeğin kıllarından hayırlıdır ki köpek cennete gelmeyecek. Yok ben
Allah’a isyan edersem. Allah bana ceza verecek olursa benim için ceza
yeri cehennemdir, cehennemine koyacak. Köpeğin kılları benim kılla­
rımdan hayırlı olur ki, köpeğin azabı yok cehenneme gitmeyecek.

Mübarek böyle ifade edince rafızî düşünmüş, ayaklarına kapanmış.


Tasavvuf Sohbetleri 4


207


- Aman Ya imam sözünde Hak, dininde Hak. Bana imanı telkin et.

Demiş ve Müslüman olmuş. Cenabı Hak buyuruyor ki; “İnsanlar ulvidir8”. Ulvinin manası gökleri aşar, melekleri geçersiniz. “İnsanlar süfl idir9”. Süfl inin manası o kadar aşağıya düşersiniz ki hayvanlardan aşağıya olursunuz, buyuruyor.

Niye hayvanlardan aşağı?

Çünkü hayvanların azabı olmadığı için.

İşte insanların on beş yaşından sonra mükellefi yeti var. Eğer insan o zamandan sonra aklı ve iradesini doğru kullanıyorsa yükseliyor. Eğer tersine kullanıyorsa alçalıyor. Yükselmesinde bir seviyede durmuyor, ta ki yükseliyor, yükseliyor, yükseliyor. Salih babanın buyurduğu gibi;

Himmet-i evliyâ bize yâr iken

Şâh-ı Nakşibendî ser-hünkâr iken

Seyyid Tâhâ, Sıbgatullah var iken

“Kâbe kavseyn”e dek seyrânımız var

Ne demek? “Kabe kavseyn” kimin makamıdır?

Peygamber efendimizin makamı.

Cenabı Hak bunu Ayeti kerimeyle bildiriyor. İnsanlar için gidene oraya (o makama) kadar açıkmış.

Neyle gidiliyor oraya?

İlim ve amelle, ibadetle-itaatle.

Neyle gidiliyor oraya?

Şeriatla, tarikatla.

Neyle gidiliyor oraya?

Bir delille, bir mürşitle gidiliyor.

8  Tin 95:4

9  Tin 95:5


208


Gülden Bülbüllere


Bırak bu mâsivâ ile hevâyı

Pîr-i Sâmî gibi bul reh-nümâyı

Delîl eyle O zât-ı evliyâyı

Bu berzah âlemin geçmek dilersen

Bekâ gülşanına göçmek dilersen

İnsanlarda Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet vardır.

Şeriat Allahın emri, kitapla bildirilen.

Tarikat da Allahın emridir. Fakat Peygamber Efendimize tarikatı bir vasıtasız ilham ile bildirmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki “be­nim öyle zamanım olur ki arş, kürs, levh, kalem benim yanımda bir zerre kalır10”.

Hatta Peygamber Efendimiz miracı iki yapmıştır.

Hem cismi, hem ruhî.

Cismî miracında göklere çıkmıştır.

Ruhî miracında göklere çıkmamıştır. Ruhi miracında arşı alayı, se­maları, cennetleri, cehennemi hepsini kendi derununda seyretmiştir.

Murâdın teşrif mirâcdan vücûd-u âlemin gezdin

İnsanlar, kâmil insanlar, veliler de miraç yapıyorlar. Miraç yapma­salar veli olmazlar.

Cenabı Hak madem ki “biz velilerimizi yeşil kubbemizin altında gizlemişiz. Onları bizden başka kimse bilmez” Kudsi Hadisinde böyle buyuruyor. İşte bu veliler de miraç yapıyorlar. Fakat onlar cismî değil, ruhî miraç yapıyorlar. İşte Ruhî miraçla, Peygamber Efendimiz “öyle yükselirsiniz ki gökleri aşar, melekleri geçersiniz” buyuruyor.

Bu insanların ruhu nereden geldi?

Allahın zatından. Bu ruh Allahın zat nuruna ulaşıyorsa manevi mi­raç yapıyor. O zaman meleklerden çok üstün oluyor. Şeriat, tarikat yoldur varana, Hakikat, marifet ondan içeru.

10 Mevahid’ü Ledünniye


Tasavvuf Sohbetleri 4


209


Şeriatsız da olmuyor, tarikatsız da olmuyor.

Bir defa şeriatsız, tarikatlıyım demek zındıklıktır.

İnsan tarikatsız da şeriatla bir makama kadar gidebiliyor. Nimetine olan mesafenin yarısını kat edebiliyor. Nedir bu?

Cenabı Hak bir kudsi hadiste “kulum bana nafi le ibadetle yakla-şır11” buyuruyor.

Bu ilmiyle bilir, ameliyle yaklaşır. Ama sadece yaklaşır.

Bilen ve bilinen birleşmesi için arada bir vasıta lazım. Bir mürşide ihtiyaç vardır.

Öyle misaller veriyorlar ki her şey misallerle anlaşılır;

Madem ki var olup da, görülmeyen bir şey ne ile ifade edilir? Mi­sallerle.

Ama ne kadar misal verilirse verilsin yine verildiği gibi değildir.

Mesela Hz. Musa Kelimullah bunun imanında bir eksiklik mi vardı ki Turi Sina da bin bir kelama konuşmaya gitti. Her yerde hazır olan Allah’la konuşabilirdi. Turi Sina onun nimetine bir vasıta oldu.

Öyle şeriat, tarikat ondan sonra hakikat.

Mesela, Allah Aşkı deniliyor, fakat insan Allah aşkını elde etmesi için Allah aşkına duçar olması için ne yapması lazım? Allah aşkı çarşı­da satılmıyor, babadan anadan miras kalmıyor. İlimle, amelle de elde edilmiyor.

Bunun da bir erbabı var. Onu bulmak lazım, onu bilmek lazım.

Çünkü Cenabı Hak her maksada her nimete bir kapı tayin etmiştir. Her maksadın, her nimetin kapısını bilmek lazım.

Mesela bir insana bir kumaş lazım. Manava, bakkala gitse kumaşı bulamaz. Manifaturacı dükkanına gidecek, girecek ki kumaşı alabilsin. Manifaturacılarda da mesela bir kilo portakal veya yiyecek bir şey bu­lamaz.

11 Buhari Rikak 38


210


Gülden Bülbüllere


Kainatı aydınlatan bir güneş var. O güneş perdah olduğu zaman, bulutta değil, o en sıcak aylarda, sıcağın tesirinin fazla olduğu zaman­larda bu güneş herhangi bir çaputu yakmıyor. Fakat bir kristal var. Kris­tali çaputun üzerine tuttuğunda, kristalden geçen güneş çaputu yakı­yor. Kış aylarında en serin aylarda bile kristalden geçen güneş çaputu yakıyor.

İşte burada yanan çaputtan mana bir kulun, bir müridin varlığıdır.

O kristalden mana mürşittir, meşayihtir.

Güneşten mana da Allah aşkıdır.

Onun için mürşitsiz müşkül halledilmez, mürşide ihtiyaç vardır.

Bir mürit, bir insan kendi varlığından kurtulması için mürşide ih­tiyacı vardır.

İlim de varlıktır, amel de varlıktır. Allah emek zayi etmez, verir. “et-tevfi ki meassay”, “leyselil insani illa mâ seâ12” emri fermanları var. Yani bir insan say’ıyla (iradesiyle, çalışmasıyla, gayretiyle) her şeyi elde eder. Fakat say’ıyla elde etmiş olduğu bir nimet, onu perdeliyor efendim. Mesela;

Cenabı Hak buyuruyor “velekad kerremna beni âdeme13, biz insan­ları şerefl i kıldık, kerameti verdik”. Eğer insanlar kerametten de geç­mezse, keramet de onu perdeliyormuş, vuslatına setir oluyormuş.

O kerametten de geçmek için, ilimden de geçmek için, kendi varlı­ğından da, terki can, terki cisim olmak için bir mürşide ihtiyaç varmış. Mürşidi olmayan bir insan terk-i vücut, terk-i cisim olamıyor. Çünkü bir evliyaullahın velayetinde bir insan varlığını bitirmedikten sonra ha­kikatine ulaşamıyor.

Bir defa bir insan, hak talibi, hakkı talep eden bir kimse fenâfi şşeyh olacak.

Cenabı Hak “Kulum iste vereyim” diyor. Fakat insanlar için bu is­tekler çoktur. Çok maddi, manevi, dünya, ahiret istekleri vardır. Ama

12  Necm 53:39

13  İsra 17:70


Tasavvuf Sohbetleri 4


211


bunlar nefsani isteklerdir. Ruhun tek bir isteği vardır. Nedir ruhun isteği?

Allah’tan ayrılmış Allaha ulaşmak ister. Tek bir istek vardır.

Ancak ruhun bu isteğe ulaşması terk-i cisimle olacak, terk-i canla olacaktır.

Onun için buyuruyor ki;

Kıyamazsan başa cana ırak dur girme meydana

Bu meydanda nice başlar kesilir hiç soran olmaz

Hak ile hak olanlara, kendi özün bilenlere

Dost yolunda ölenlere kan bahası dinar olmaz

Bak şu Mansurun işine halkı toplamış başına

Enelhakkın feraşına düşenlere tımar olmaz.

Eğer aşık isen yâre, sakın aldanma ağyâre

Düş İbrahim gibi nâre, o gülşende yanar olmaz Bu kelamlara bak. Sonra bir kelam da vardır ki;

Başını top eyleyip gir vahdetin meydanına

İnsanlar vahdeti vücuttan bahsederler ama, vahdeti vücuda ulaşma­yan, vahdeti vücut olmayan insan nasıl bahseder ki?

Hayatî yerler oralar. Ama vahdeti vücuda ulaşmak için insan nasıl olacakmış?

Başını top eyleyip gir vahdetin meydanına

Bir defa başını kes, al eline, diyor.

Kıl gazâ-yı Kerbelâ gir kendi nefsin kanına

Burada Kerbelâdan mana; Kerbelâ vak’ası, bu çok feci bir vak’adır. Geçmişi mateme düşürmüştür, geleceği de bütün mateme düşürmüş­tür. Bütün Müslümanlara kıyamete kadar acı duyurmuştur. Geçen Müslümanlara da geçen Peygamberlere de acı duyurmuştur. Onun için çok feci bir kazadır. Ama bu kaza gibi olan;

Kıl gazâ-yı kerbela gir kendi nefsin kanına


212


Gülden Bülbüllere


Peygamber Efendimiz Cihad-ı Ekberi neye buyurdu?

Nefi s mücadelesine.

Öyleyse nefsini yenen Kerbela vakası gibi bir kazayla karşılaşmış diyor.

Kıl gazayı kerbelâ gir kendi nefsin kanına

Seyri kıl uşşak-ı Mevla nice kıyar canına Uşşak-ı Mevla ne? Allah’ı sevenler. Allah’ı sevenler diyor nasıl kıyıyor canlarına.

Terki can etmektir ancak aşkı sevdadan garaz Allah aşkına düşmekten maksat, garaz; Terk-i can olmak.

Terk-i ilim, terk-i amel, terk-i mal, terk-i aza değil, Terk-i can olmaktır.


 


 


Meşayihimize Makbul Olanı Güzel Ahlak Sahibi Olmamız

21.06.1992, İncek

(Sohbet öncesinde Salih Baba divanından 129 nolu beyiti,”Bir kimseye kim yâr ola tevfîk-i hidâyet”, bir ihvan tarafından gazel olarak okunmuştur.)

Ey zühd ile veren bana tebşîre-i cennet Biz münkir-i Mevlâ değiliz nâra ne minnet Âşık olanın maksûdu matlûbesi rü’yet Görün nice mahbûb-ı Hudâ var bu beşerde Sevdim seni seydâ-yı cihân hayır ve şerde

Yani âşıkların isteği, matlubu, maksudu Allah’ın cemalini görmek, Allah’ın cemalini müşahede etmektir. Rüyet bu demektir.

Bir yerde ki gül yoktur o gülşâneye varmam

Hem sohbet-i pîr olmadığı hâneye varmam

Aşk ehlinin ahvâlini pervâneye sormam

Yani bülbül nasıl ki gül olmayan bahçeye gitmezse ben de pîrimin sohbeti olmayan yere gitmem, diyor. Pervane kelebektir. Kendini ateşe atıyor yanıyor ya, aşk ehli de böyle kelebek yanar gibi yanmıştır.

Neyini yakmıştır?

Her şeyini.

Allah’tan başka gönlünde bir şey yokmuş. Veyahut da pîrinden baş­ka, rabıtasından başka gönlünde bir şey bırakmamıştır.

Görün nice mahbûb-ı Hudâ var bu beşerde


214


Gülden Bülbüllere


Allaha şükür velilerin sıfatı, velilerin makamı, velilerin büyüklüğü var. Cenabı Hak “Biz velilerimizi yeşil kubbemizin altına gizledik. On­ları bizden başka bilen yok1” buyurmuş.

Mahbub-ı Huda: Huda’nın güzelleri, sevgilileri. Mahbup: Sevgili, güzel. Allah’ın sevgilileri, güzelleri var.

Nerede?

Bu beşer, insanların içerisinde.

Sevdim seni seydâ-yı cihân hayır ve şerde

Bir güzele hayırda da şerde de gönül verdim ki hepsi ne gelirse on­dan gelir.

Burada hayır ve şer; hastalık-sağlık, varlık-yokluk, cefa-sefa, in­sanlardan görmüş olduğu itaat, insanlardan görmüş olduğu hürmet, iltifat.

Bunları nereden biliyor?

Oradan biliyor.

İşte tarikatı anlayan yaşayan öyle, mürit öyle, âşık öyledir.

Âşık olanın ciğeri yanar da pişer de

Bu da görünen, bilinen bir şey değildir, bilinse de görünmez.

Bilen kim?

Ciğeri yananlar bilir, ciğeri yanmayan bilmez. Ciğeri yanıyor, bili­yor ama görünmüyor. Öyle insanların kalbinde bir aşk, bir ateş vardır ki bilinmez, görünmez. Bunu bilmeyen de var, bilip de göremeyen de var. Öyle bir aşk ki bak kelamı kibarda ne dedi?

Biz münkir-i Mevlâ değiliz nâra ne minnet

Cehenneme de minneti yoktur, minnet duymuyor.

Niçin?

1 Eşrefoğlu Rumi Müzekkin Nufüs S.309


Tasavvuf Sohbetleri 4


215


Ehli aşkın ateşi cehennemin ateşinden daha şiddetliymiş. Hadiste Cenabı Hak cehenneme böyle bir emir vermiş, “ey cehennem sen de bana isyan edersen sana azap ederim.

- Ya Rabbi bana neyle azap edersin?

Ehli aşk ile sana azap ederim”.

Demek ki bu ehli aşkı anlayamıyoruz, bilemiyoruz, yaşayamıyoruz. Tabii yaşayan bilir, yaşamayan bilmez. Söz ile anlaşılmaz, söz ile bilin­mez. Daha çok kelamı kibarlarda da geçer;

Âh u zârım duysa râhibler çilîpâdan geçer

Berri bahri yandırır efgânım Allah aşkına

Ah u zarımı rahipler bilse kiliseyi terk ederler. Şimdi bu zamanımız­da kiliseler, ibadethaneler kalktı ama kiliselerde rahipler yetişiyorlardı.

Âh u zârım duysa râhibler çilîpâdan geçer

Berri bahri yandırır efgânım Allah aşkına

Ber-kara, bahr-deniz’dir. Denizi, karayı yakar yandırır diyor.

Hamdolsun ya hiç tanımasak, bilmesek hâlimiz ne olurdu? Buna da şükür. Allah, Cenabı Hak tam bilmemizi, tam inanmamızı nasip etsin. Kelamın başında ne buyuruyor?

Bir kimseye kim yâr ola tevfîk-i hidâyet

İrfân ile deryâ oluben kalbi coşar da

Allah’ın fazlu tevfi ki bir kuluna ulaşırsa, Allah onun kalbinden irfan verir. İrfan: kalp ilmi verir. Onun kalbi deryalar gibi coşar, taşar.

Gönlünde tulû’ eyler anın aşk u muhabbet

Tulu’ güneşin doğmasıdır. Güneş doğunca arzdan karanlığı gideri­yor. İnsanların kalbinden karanlığını ne götürür?

Allah aşkı.

Gönlünde tulû’ eyler anın aşk u muhabbet


216


Gülden Bülbüllere


Allah aşkı, Allah sevgisi onun kalbinde doğuyor. Allah bir kuluna zâtının sevgisini verirse o kulun kalbinde doğdurur. Doğdurunca onun kalbi karanlıktan kurtulur.

Gönlünde tulû’ eyler anın aşk u muhabbet

Görün nice mahbûb-ı Hudâ var bu beşerde

Ama Allah hidayet edecek, Allah hidayet etmiş. Nimetimizin nan­körü olmayalım da nimetimizin kıymetini bilelim. Yoksa Allah bize hidayet etmiş:

Allah bizi Müslüman halk etmiş, küfürde bırakmamış,

Allah bizi habibine ümmet etmiş,

Allah bizi varisine tanıtmış; varis-i enbiya olan velilerini sevdirmiş.

Bu zamanımızda Cenabı Hak tarikatı da bize nasip etmiş. Şeriatı bilmezken, şeriatı hâşâ hâşâ estağfurullah vahşilik sananlar var. Bunlar kim?

Bunlar Hıristiyan değil, bunlar Mecusi değil; bunlar İsevi, Musevi putperest değiller. Bugün bu memleketin evlatları, Müslümanların ev­latları zahir şeriatı vahşilik zannediyor. Hâşâ hâşâ estağfurullah, neymiş şeriat adam kesiyormuş diye, hırsızın kolunu kesiyormuş diye vahşilik sanıyorlar. Halbuki Cenabı Hak “kısasta hayat, kolaylık vardır2”, bu­yuruyor.

Bu hayat, kolaylık ne ama? Kısasa kısas olsaydı bu kadar olaylar, bu kadar ölümler olmazdı, mümkün değil. Anarşinin başlangıcında bir iki tane assaydılar bir iki tane kesseydiler bakalım daha kimse kı­pırdayabilir miydi? Niye? Çünkü korku yok, ölüm korkusu yok. Allah korkusu yok.

Allah’tan korkmayan, günahtan da korkmuyor, ölümden de kork­muyor. Ben öldürdüm, beni de öldürürler diye bir korku yok Allah’tan da korkmuyor. Ne yapıyor? Burada adam öldürülüyor götürüp o yanda

2 Bakara 2:178


Tasavvuf Sohbetleri 4


217


serbest bırakılıyor. Hapis de yatmıyor, ceza bile vermiyorlar. Bu kadar hırsızlıklar oluyor. Hele bir tane hırsızın elini kessinler bakın. Başka şeyle hırsızlığın önüne geçemezler. Bir tane hırsızın elini kessinler bakın hırsızlık daha oluyor mu?

Allah’a şükür elhamdülillah, çok şükür pîrlerimizin duası, pîrlerimizin sayesinde Allah bize ihsan etmiş, büyük ihsanda bulun­muş. Onun için Salih Baba;

Çok ihsân var bu ihsândan içeru

Buyurmuş.

Bu ihsanın çoğunluğu nerede?

Bu ihsanın çoğunluğu tarikattadır.

Allah bizi Müslüman halk etmiş, ihsan etmiş.

Allah bizi sevdiği habibine ümmet etmiş yine ihsan etmiş.

Çok ihsan; burada ihsanın çoğunluğu tarikattadır. Tarikattaki ni­metlerin sonu nihayeti yoktur. Tarikatın nimetleri sonsuzdur. Tarika­tın nimetleri de öyledir, amelle, parayla, pulla elde edilmez, himmettir. Niçin?

Haber verir hakîkat illerinden

Sana çok tuhfeler ihsân eder şeyh

Hakikat ellerinden seni haberdar eder diyor. Oradan sana çok he­diyeler verir. Bunlar hakikat illerinin hediyeleridir. Bunlar dünya hedi­yesi değil, bunlar insanların hediyesi değildir. Bunlar Allah tarafından, Cenabı Hak tarafından bir mürşit eliyle tarikatta doğan ihsanlardır. Onun için;

Çok ihsân var bu ihsândan içeru

Buyuruyorsa tabii ki bunun bir anlamı var. Niye öyle buyurmuş? Bunun anlamı işte;

Allah bizi Müslüman halk etmiş bir ihsan etmiş,

Habibine ümmet etmiş ikinci bir ihsan etmiş,


218


Gülden Bülbüllere


Tarikat üçüncü bir ihsan.

Bu tarikatın ihsanının da nihayeti yoktur, olamaz. Çünkü; Himmet-i evliyâ bize yâr iken Şâh-ı Nakşibendî ser-hünkâr iken Seyyid Tâhâ, Sıbgatullah var iken “Kâbe kavseyn”e dek seyrânımız var Bu tarikatın nimetinin sonu mu var? Sonu yok. Sonu ne?

Sonu “Kâbe kavseyn ev edna3”dır. İşte sonu Kâbe kavseyn makamı­dır. Buraya insanlar ulaşamaz, orası Peygamber Efendimizin makamı­dır. Ama oraya kadar yol kapalı değil, açık. Onun için tarikatın nimeti­nin sonu yoktur. Onun için buyurmuş ki;

Çok ihsân var bu ihsândan içeru

Bir de;

Sâlih ne yatarsın uyan dediler

Sıdk ile Allah’a dayan dediler

Bu yatma insanlardaki gafl ettir. Uyku yatması değil, gafl ettir. Mür­şidi tanımayan, tarikatı olmayanlar gafl ette kalıyorlar, uyuyorlar, uyku-dalar.

Allah bize ihsan etmiş, gafi llerden etmemiş. Mürşidi olan gafi l değil­dir, tarikatı olan gafi l değildir.

Zannetmeyin ki bir gafl et var ki nedir?

Günah-sevap, helal-haram bilmeyenler, kitap, sünnet tanımayanlar bunlar büsbütün zifi ri karanlıktalar.

Biri var ki zifi ri karanlık, biri var ki mesela biraz aydınlık. Aydınlık bir gece olur, çok zifi ri karanlık bir gece olur, bir de parçalı bulutlu,

3 Necm 53:9


Tasavvuf Sohbetleri 4


219


alacalı olur. Bunlar çok zifi ri karanlık da değil aydın da değil. Biz işte onlardanız.

Ama çalışalım ki karanlığa düşmeyelim, aydınlığa çıkalım. Zifi ri karanlıkta olanlar şeriattan mahrum olur. Aydınlıkta olanlar tarikatı da yaşamış hakikate geçmiş, gafl et küllerini tamamen atmış. Tamamen soyunmak, sıyrılmak şudur ki: Allah’ı insan hiç unutmazsa olur. Ayık odur işte.

Uyan gafl et meyinden kalk bu derdin çâresine bak

Kemendi boğazına tak ara bul kâmil insânı

Kement bağdır. Bu bağ ise; Cenabı Hak zaten bir ayet-i kerimesin­de buyuruyor ki: “Allah’ın ipine sarılın4” Hâlbuki burada zahir ulema bunu tevil ediyor, başka yorum yapıyor. Ama yapamazlar çünkü ne kadar yapsalar yapamazlar. Çünkü her ayetin karşısında hadis vardır, hadis onu açıklıyor. Her hadisin karşısında bir kelamı kibar vardır o da onu açıklıyor.

İşte Allah’ın ipine sarılın. Burada Allahın zahirde bir ipi yok ki her­kes buna sarılsın. Gökten aşağı ip atmamış ki herkes sarılsın.

Bu nedir?

Sevgidir, bu ip sevgidir, sevgi.

Cenabı Hak ne buyuruyor: “Beni sevin sevdiklerimi sevin”. Veya­hut da “Habibim seni seven beni sever, seni sevmeyen beni sevemez5”. Bir de “beni sevin sevdiklerimi sevin”, buyuruyor. Demek ki burada o ip sevgidir. Zahirde bir ip yok. Birbirinizi Allah için sevin, Allah için birbirinizi sevin.

Burada ancak Allah için sevilen kimdir?

Meşayihtir ve meşayih vasıtasıyla meşayihe sadık olan müritlerdir. Bu böyle olunca işte;

4  Al-i İmran 3:103

5  Al-i İmran 3:31


220


Gülden Bülbüllere


Uyan gafl et meyinden kalk bu derdin çâresine bak

Kemendi boğazına tak ara bul kâmil insânı

Bu da görülmemiştir.

Tarihler boyunca tarikat için birtakım yanlış söyleyenler, yalan söy­leyenler, tarikat sonradan icat edildi, diyenler olmuş. Hâlbuki tarikat Peygamber Efendimizin zamanında Peygamber Efendimiz tarafından tarikat telkin etmiştir. Onun zamanında tarikat vardır, yok değildir. Bizim hatmemizi o ashabıyla birlikte yapmıştır. Efendim, zikrimizi Sıddık-ı Ekber Efendimize mağarada telkin etmiştir. Onun için tari­kat evvelden vardır. İşte ta evvelden bu yana tarikatın başlangıcından (tarikatlar çok tabii) bu zamana kadar hiçbir tarikatta, hiçbir meşa-yihte, hiçbir meşayihin müridinde görülmemiştir ki bir iple kendisini bağlasın.

Bu kement niye zikredilmiş?

Kemendi boğazına tak ..

Bu da sevgi bağıdır. Ancak bu kement meşayihe sevgiyle bağlan­maktır.

Allah’a şükür işte Cenabı Hak bu nimetini bize ihsan etmiş, nime­tinin nankörü olmayalım. Nimetinin nankörü olursak elimizden alır. Nimetimizin kıymetini bilirsek artırır.

Nimetimizin kadrini, kıymetini bilmek için yaşantımız olacak. Ya­şantımız, almamız, vermemiz, ibadetimiz İslâm’a, kitaba, sünnete uya­cak. Daha sonra insanlara karşı çok iyi niyetli olmamız lazım. Onlara kötülük yapmayacağız, incitmeyeceğiz. Tarikatta terakki böyledir. Ta­rikatta terakki şudur ki: Mesela Cenabı Hak: “Her kim ki Allah için alçalırsa biz onu yükseltiriz6”. Burada demek ki terakki bu tevazudur.

Tevazu demek herkesi kendinden üstün görmektir, kendisini her­kesten aşağı görmektir.

6 Hikmet Goncaları Trc. (500 Hadis Şerif) 397


Tasavvuf Sohbetleri 4


221


Tarikatın büyük ameli bundan başkası değil, tevazudur.

Tevazu fetheder fettah babını

Öyle ki insan tevazu ehli olacak; tevazu ehli olmazsa yükselemez. Cenabı Hak: “Her kim ki Allah için alçalırsa biz onu yükseltiriz. Her kim ki tekebbür sahibi olursa onu da yoksul, hakir yaparız.”

  • Onun için tevazumuz olacak,
  • Kinimiz de olmayacak, kimseye kin etmeyeceğiz,
  • Bağışlayıcı olacağız efendim,
  • İnsanları seveceğiz, insanları sayacağız.
  • Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat göstereceğiz.

Zaten şeriat da bunu emrediyor, tarikat da bunu emrediyor.

Ama şeriatın zahirinde kalanlar bunu biliyor ama yapamıyor. Yani tarikatı olmayan bunu biliyor ama sözde kalıyor özüne geçemiyor, bun­ları tatbik edemiyor.

Ancak bunları tatbik eden ehli tasavvuftur, tarikattır.

Çünkü niçin?

Onda bir Allah aşkı tecelli etmiş ki o aşk ondaki tefrikayı kaldırmış. İnsanlarda tefrika var.

Tefrika ne?

Tefrika şudur: Sana iyilik eden, kötülük eden var. İyilik edeni se­viyorsun, kötülük edeni sevmiyorsun. İnsanlarda kusur görüyorsun, insanlarda iyiyi kötüyü seçiyorsun.

Bunlar nedir?

Mesela hayrı şerri…

Hayır, Şer ne?

Hayır, şer burada hayır ve şerri işlemek değildir. Sana gelen hastalık-sağlık, sana olan fakirlik-zenginlik veya başında bulunan fakiri-zengini başındaki hastayı-sağı veya karşındaki işte sana iyilik yapan sana kötü-


222


Gülden Bülbüllere


lük yapan, seni seven seni sevmeyen, seni metheden seni zemmeden. Bak bunlar nedir?

Bunlar işte tefrika tabii.

Ama bunu şeriat kaldıramıyor. Ancak ehli tarikat bu tefrikayı kal­dırır atar.

Niçin, neden kaldırıyor?

Ya dersin bir-durur Hallâk-ı âlem

Beğenmezsin fi lan oğlu fi lânı

Sen bu âlemleri halk eden Halik bir diyorsun ama niçin beğenmi­yorsun Ahmet böyle Mehmet böyle; şu şöyle, bu böyle diye niye di­yorsun? Halbuki onun birliğini, Allah’ın birliğini birlesen Allah halk etmiştir hepsini müsavi göreceksin.

Yaratılmışı hoş gör yaratandan ötürü

Demek ki insan aşka duçar olmazsa, Allah sevgisi bir insanın kalbin­de olmazsa tefrika kalkmaz. Bak ne buyurdu kelamında;

Sevdim seni seydâ-yı cihân hayır ve şerde

Sana öyle sevgimi verdim ki hayır da senden geliyor şer de senden geliyor.

Hasta da etsen sen veriyorsun yine severim,

Sağlık da versen senden geliyor yine severim,

Cefa da geliyorsa senden geliyor yine severim, sevdiğinden dolayı seni yine severim,

Sefa da gelse senden seni yine severim.

Celali Baba onun için buyurmuş ki;

Belâ-yı kazadan kurtulmaz başın

Gün-be-gûn yürekte artıyor cûşun

Celâli yâd ile görülmez işin

Bu dertli sinemin dermanı geldi


Tasavvuf Sohbetleri 4


223


Hizmet eden himmet alıyor, himmet alan hizmeti daha çok azim­li, hareketli oluyor. Hizmet himmeti cezp ediyor, himmet hizmet yaptırıyor.

Hizmet deyince burada sade senin şahsi hizmetlerin değil, amelin hizmetin değil. Bir de sen hizmet görüp himmet alırsın bir de sana makam mevki görev hizmeti verilir. Bu hizmeti başardınsa gördünse, ciddi ve samimi olman lazım, bu sefer hizmetin daha büyüğünü sana verirler. Onu da başardınsa daha büyüğünü verirler. Onu da başardınsa daha büyüğünü verirler.

Hizmet deyince sade zahirde şeyh efendimizin emirlerini tutmaktır. Tutup da yani ne? Dersimizi yaptık, hatmemizi okuduk işte teheccüd namazımızı kıldık zikrimizi yaptık. Bunlar da hizmet tabii, bunlarla te­rakki ediyor. Bir de sen bunlarla almış olduğun bir hizmet sana manevi bir terakkin oldukça o hizmet büyüyor. O hizmet de ciddi olunca daha da büyüyor.

Nasıl mesela?

Velayette bizim bu Nakşî tarikatı askeriyedir. Görevi askeriye, kıya­feti askeriye, eğitimi askeriye, makamı askeriye, rütbesi askeriye, hepsi askeriye.

Şimdi askeriye denilince er de bir asker, rütbeliler de asker, onbaşı da bir asker, çavuş da, uzman çavuş sonra astsubaylar da bir asker. Za­ten rütbeleri var onlar da asker. Subaylara geçince teğmen, üsteğmen, yüzbaşı bunlar da asker. Binbaşı, yarbay, albay bunlar da asker. Tuğ­general, tümgeneral, orgeneral bunlar da asker. Değil mi? Bunlar hep neyle terakki ediyor? Mesela bir yüzbaşı binbaşı olmak için başarılı olur hizmetinde, hizmetini görüyor ki terfi edebiliyor. Hizmetini görmese onu terfi ettirmezler.

Aynen bizim tarikatımız da böyle terfi olur (şeyh efendimizin soh­betleri bu), bizim tarikatımız da askeriye tarikatıdır. Askeriyede bir di­siplin var, askeriyede bir kuvvet var.


224


Gülden Bülbüllere


Zahirdeki askeriye gibi değil. Bu zahirdeki askeriyeye göre; o mane­viyat askeriye şöyledir ki:

Hazreti Ömer (r.a) Şam’a gidiyor. Medine’den çıktı kölesiyle. Bir devesi var, kendisi biniyor kölenin devesi yok. Köleye diyor ki;

- Biz yolcuyuz, arkadaşız. Artık burada kölelik, halifelik, ağalık kalk­
tı, kaldırdım ta ki Şam’a girinceye kadar.

Bineği bir tane deve sırayla binecek.

- Bir saat sen bineceksin bir saat ben, beş saat sen bineceksin beş
saat ben.

Böyle sırayla binerekten gidiyorlar. Şam’a gireceği zaman köleye sıra geliyor. Köle diyor ki;

-  Efendim Şam’a giriyoruz sahabeler de orada, yeni Müslümanlar Şam’ın halkı da var, hepsi sana karşı gelirler ben devede olur mu? Sen bin.

-  Yok, hayır, diyor. Sen de bir köle ben de bir köle. Allah’a karşı sen de bir köle ben de bir köle. Sıra sana geldi sen bineceksin, diyor.

Köle devede Şam’a giriyorlar. Şamlıların hepsi elini öpmek için de­venin yanına koşuyorlar köle feryat ediyor. Diyor ki;

- Yahu ben halife değilim, halife O.

Askeriye deyince erin giyimi başka, generalin giyimi başka; erin el­bisesi, yemesi başka değildir. Ancak burada bir görev var, bir de rütbe vardır. Yaşantıya gelince er de, mareşal de birdir. Maneviyatta böyle, zahir gibi değil.

Allah’a şükür işte biz de tarikata girince bir asker olduk, asker el­bisesi giydik, asker karavanası yiyoruz. Bir kıyafet taşıyoruz. Bu asker kıyafeti taşımakla bu askerliğin disiplinini muhafaza etmek lazımdır. Muhafaza edersen terakki edersin bir de edemezsen askerde divan-ı har­be veriyorlar asıyorlar, kesiyorlar.

Bu da nedir?


Tasavvuf Sohbetleri 4


225


Tarikata girer de tarikatı inkâr ederse onu maneviyatta divan-ı harbe verirler, asarlar. Yani onun imanı gider.

Tarikata giren şeriatsız olmayacak. Şeriatta eksiklik varsa tarikatta zaten onun yeri yok. Tarikat onu kabul etmez. Az bir eksiklik olsa tari­kat onu kabul etmez, etmiyor.

Ama girmiş de şeriatı namazını kılıyor, orucunu tutuyor, ibadetini yapıyor, ama dersini yapmıyor. Salât-ı evvabinle, teheccüdden başkala­rını yapıyor da bunu yapmıyor. Dersini yapmıyor, hatmelere gitmiyor, gelmiyor. O kimse dersini yapmasın, hatmeye gelmesin. Namazını kı­lıyorsa, ibadetini yapıyorsa, tarikatı da inkâr etmiyorsa onun kârı da yok zararı da yok. O tarikatta terakki de edemiyor fakat bir seviyede duruyor. Terakkisi de yok kaybı da yok.

Ama bir de var ki tarikatı inkâr ediyorsa geceleri kaim gündüz­leri saim olsun. Tarikata girdi veya girmedi. Veya girdi de tarikattan çıktı, ya da çıkmadı da inkâr etti. Başladı tarikatı, meşayihi zam­metmeye, o zaman onun ne kadar ameli olursa olsun, orucu namazı onu kurtarmaz.

Çünkü bak İslam’dan dönenlere mürtet deniliyor, mürtet. Bunlar Peygamber Efendimizin zamanında oldu değil mi? Onun gibi Müslü­man olanlar Peygamber Efendimiz dünyadan göçtükten sonra döndü­ler, mürtet oldular. Mürtet; pis, yani imansız oldular.

Ebu Bekir Sıddık Hazretlerinin hilafetinde Halit Bin Velid’in ku­mandasında bütün köyler, şehirler, kasabalar tarandı, tetkik edildi. O mürtet olanların hepsini tek tek kılıçtan geçirdiler. Hatta sahabeden Cebele bin Eyham’ın otuz bin kişi askeri vardı. Bir çöl beyi, Müslüman olmuş, çok da savaşlara katılmış. Hazreti Ömer Hazretlerinin hilafet zamanında Hazreti Ömer (r a) Hazretleri Hicaz’da Hac’da tavaf yapar­ken kölenin birisi Cebele bin Eyham’ın ayağına basmış. Sen benim aya­ğıma bastın diye vurmuş yumruğu köleye ağzındaki dişlerini kırmış. Bu da gitmiş Hazreti Ömer’e şikâyet etmiş. Hazreti Ömer demiş ki;


226


Gülden Bülbüllere


-  Kısasa kısas. Sen bu kölenin dişlerini kırdın o da senin dişlerini kıracak. O da demiş ki;

-  Sen beni bir köle ile bir mi tutuyorsun? Askerim var, gücüm kuv­vetim var, sonra bu kadar savaşlar yaptım. Hazreti Ömer de demiş ki;

-  Savaşı yaptınsa kendi amelin. Allah indinde sen de bir köle ben de bir köleyim. Allah’ın emri kısasa kısas. Senin dişlerin kırılacak.

Bakmış kurtulamıyor,

- On dakika müsaade et.

Demiş, bir mazeret göstererek izin istemiş. Ama izin almakla bera­ber otuz bin kişiyi alıyor, Rum’a dönüyor, sığınıyor, Hıristiyan oluyor. Hülefa-i Raşidin zamanında onunla savaşılmış. Rumlarla savaş olduğu müddetçe Rum komutanı onu cephe kumandanı yapıyor, çok da savaş-çıymış. Müslümanlara çok zayiat veriyor. Müslümanlar zaferleri onun tesiriyle çok çetin kazanmışlar. O mürtet işte.

İşte o şeriattan, İslamiyet’ten dönene mürtet deniliyor. Tarikattan dönene ise münkir deniliyor, aynı şey. Münkir, inkârcı demek. Tarikat­tan çıkar, inkar etmezse münkir olmaz ama tarikatta da hiçbir terakkisi olmaz.

Tarikattan maksat terakkidir.

Nakşibendî Efendimizin dört tane Seyfettin isminde müridi varmış. Belki müritleri çoktur ama Seyfettin ismindeki bu dört tanesi normal­de de ileride. Bunlar; Mahbub: Seyfettin, Makbul: Seyfettin, Makul: Seyfettin, Merdut: Seyfettin’miş.

Makbul Seyfettin zaten makbul olmuş. Evliyaullah’a makbul olan Resulullah’a da makbuldür, Allah’a da makbuldür. Yani Nakşibendî Efendimize makbul olan Allah’a da makbuldür, Resullullah’a da mak­buldür.

Mahbub olan da, sevilen de güzel zaten. Evliyaullahın güzel dediği Allah’ın indinde de, Resulullah’ın indinde de güzeldir.

Bir de makul. Makul de hoş görülmüş.


Tasavvuf Sohbetleri 4


227


Bir de Merdud, Merdud Seyfettin varmış. O Merdud Seyfettin ise; Nakşibendî Efendimizin zamanında davetler varmış. Artık maddiyatı olanlar Nakşibendî Efendimizin ashabını davet ediyorlarmış. O mer-dud Seyfettin de ticaretle çalışıyormuş. Fakat bu davetteki maksadı;

- Ben davet edeyim de bana dua etsin, malım artsın, on iki bin altın
sahibi olayım.

Niyeti buymuş. On iki bin altın sahibi olmak. Develeri var, işte adamları var. Tüccar, memleketten memlekete mal götürüyor, satı­yor. Oradan oraya götürüyor, ihracat ithalat neyse yapıyor. Bu bir gün Nakşibendî Efendimizi müritleriyle beraber davet etmiş. Çok bol ye­mekler, çok çeşitli leziz yemekler de yaptırmış. Nakşibendî Efendimizin zamanında da ziyafetlerde yemeklerin peşinden tatlı geliyormuş. Çeşitli çeşitli tatlı geliyormuş. O da tatlıyı yapmamış. Masrafı çok güzel, ye­mekler çok, çeşitli bol yapmış; tatlıyı yapmamış, tatlı yok. Şah-ı Nakşi­bendi Efendimiz latife ile demiş ki;

- Mevlana Seyfettin, hani tatlı da yokmuş, tatlıyı niye getirmedin?

Deyince hoşuna gitmemiş, bu kelam ağırına gitmiş. İçerinde bir iti­raz kaynamış.

- Ben bu kadar masraf ettim bir de tatlı yok dedi. Cemaatin ortasın­
da bunu bana nasıl söyler?

Bu itiraz büyümüş büyümüş sohbetinden kesilmiş. Sonra Nakşibendî efendimiz buna demiş ki;

- Senin maksadın on iki bin altın sahibi olmak, on iki bin altın
sahibi ol.

Olmuş ama Nakşibendi Efendimize de itirazı büyümüş büyümüş ve bu sefer de inkar etmiş.

Onun için biz de dikkat edelim. Allah bu nimeti bize nasip etmişse münkiri olmayalım, nimetimizin kıymetini bilelim.

Neyle bileceğiz bu nimetin kıymetini?


228


Gülden Bülbüllere


Amellerimize, hatmemize devam edeceğiz, günlük dersimizi yapa­cağız. Evvabin namazını, teheccüd namazını, yani o kitapta ne yazıl­mışsa onları tatbik edelim bizden ondan fazla bir şey istemiyorlar. Ama onları eksik bırakmayalım.

Bir de ihvanları sevelim, ihvanlarda kusur görmeyelim.

Gazabımızı yenelim. Gazap; bizde mademki bir muhabbet varsa bu muhabbetin zıddı gadaptır. Nasıl ki bir ateşe suyu serpersin sönerse; yanan bir ateşe veya yanan bir ışığa, muma üfl ersen sönerse, gadap da ne yapıyor? Muhabbeti söndürüyor.

Sonra bir de bizim ahlak-ı hamide sahibi olmamız lazım. Bütün amellerimizden daha da çok meşayihimizin hoşuna giden, meşayihimi-ze makbul olan amel; güzel ahlak sahibi olmamızdır.

Bunlar öyle ki bir mürit birisini incitirse onların hoşuna gitmez, onlar da incinirler. Hatta bak buyurmuşlar, büyüklerimizin emirleri, mübarek Şeyh Efendimiz “iki ihvan birbiriyle irdeleşirse bir tanesi ölür, bir tanesi yok olur”.

Ama bu kim, hangisidir?

Hangisi haksızsa o ölür.

Evet, ihvanları seveceksiniz. Meşayihimizin en çok hoşuna giden, ona sevilmemiz için, biz de ihvanları seveceğiz.

  • İhvanlar birbirini sevecek,
  • Birbirinde kusur görmeyecek,
  • Kimseyi incitmeyeceğiz,
  • Kimseden de incinmeyeceğiz.

Bir incitmemek var, bir de incinmemek var. Kimseyi incitmediği gibi kimseden de incinmeyecek. Çünkü niçin?

Birisinde olur, imtihan için olur, veyahut da her ne kadar gelmiş tarikata girmiş ama tarikatı anlayamamış, bilememiş sana eliyle diliy­le hoşuna gitmeyen bir söz yapmıştır, belki seni incitmiştir, kırmıştır.


Tasavvuf Sohbetleri 4


229


Sen ona kırılırsan eğer içinde ona bir kin olur. Bu kin de seni terakki ettirmez.

Bizim için en büyük gönlümüzü meşgul eden, bizde gönül kârıdır. Hep kârı, kemali gönlüne bağlamıştır, kalbe. Kalbinizden Allah’ı unut­mayın, Allah’ı zikredin. Allah sevgisi, Allah zikri, Resulullah sevgisini gönlünüzden eksik etmeyin.

Ama insanda kin olursa, kin olunca onu ne yapar?

Kin o muhabbeti, kalbi meşgul eder. Demek ki o zaman kimseden incinmemek için, kimseye kin de tutmacağız. Zaten Cenabı Hakk’ın, Allah’ın indinde en çok hoşuna giden de budur.

Duada bak: “Allahümme inneke afüvvün kerimün tuhibbul afve fağfü annî7” Bu çok makbul bir duadır. Bunun Türkçe meali şöyle: Ya Rabbi sen aff edicisin, aff etmeyi seversin; aff edenleri de seversin, beni de aff et.

Demek ki Cenabı Hak aff edici olduğu için aff edenleri de seviyor. Aff etmek için kimseden incinmeyeceğiz. Olur, adam seni diliyle eliyle belki incitmiş olur veya bir hakkına tecavüz etmiş olur. Bunları gönlün­den çıkaracaksın, aff edeceksin, bağışlayacaksın. Niçin?

İyiliğe iyilik insanların kârı. Her insan yapabilir. Birisinden iyilik gördüğünde; şu adam şurada şu iyiliği yaptı. Ben de onun iyiliği karşı­sında bir iyilik yapayım der.

Kötülüğe iyilik arifl erin kârı. Arif olmak için insan hakikate ulaşa­cak. Hakikate ulaşmak için tarikatı olacak. Tarikatı olmayan hakikate ulaşamıyor, hakikate ulaşamayan arif olamıyor. Bak şeriat, tarikat, ha­kikat, marifet var.

Arifl er var, arifl er marifete ulaşanlar, arifl er marifete ulaşanlar ki Te­veccühte okuyoruz ya:

“Ve İla Kutbul arifi n” Arifi n ne?

7 M. Özak İrşad C.3 S.468


230


Gülden Bülbüllere


“Sultani evliyayı vel aşıkin” kim bu?

“Ruhul hakikeyni necnül haseneyni ebi Muhammedin eş şeyh Ab-dülkadiril Ceyli”.

Demek o neymiş? Arifl erin kutbu, başı, sultanıl evliyaların da sul­tanı, “Kutbul arifi n sultanil evliyayı vel aşıkin” İşte böyle arifl er ki ayık olanlar. Arif kimmiş? ayıklar, ayık olanlar. Ayık kimmiş? Arifl er. Arifi n manası ayık.

Öyleyse burada kötülüğe iyilik arifl er kârı. Kötülüğe iyilik ettinse sen de arif oldun.


 


 


Evliyaullah Allahtan Gayrı Değil, Allaha Bir Aynadır

19.07.1993, Konya

Âteş-i aşkınla yandır Sâlih’i

Şarâb-ı lebinle kandır Sâlih’i

Taklîd’den tahkîke döndür Sâlih’ i

Afv eyle hizmette noksânımız var

Taklit burada ikidir. Yalnız taklit ki: Müridin taklidi insibahtır. Ama mürit olmayanın taklidi ise hicveder, alay eder. Onların hakkında Allah korusun şöyle bir şey buyrulmuştur.

Ârifi n Hak iledir Hak’tır özü

Anların kıblesidir şeyhin yüzü

Kavm-i Nemrûdîler istemez bizi

Yani buradaki kavmi Nemrut; tarikatı inkâr edenler, rabıtayı inkâr edenlerdir.

Tarikat haktır, rabıta haktır.

Ama burada yine yanlış anlaşılmasın arif ayık demektir.

Biz arif miyiz? Değiliz.

Gafi l miyiz? Değiliz.

İkisinin ortasındayız. Çalışalım ki arif tarafına geçelim, arif olabile­lim. Biz şimdi burada;

Arifi n Hak iledir Hak’tır özü

Anların Kıblesidir şeyhin yüzü

Kavm-i Nemrudiler istemez bizi


232


Gülden Bülbüllere


Biz hafi d-i Pir-i Tagi olmuşuz

Pir-i Sami’nin çırağı olmuşuz

Burada Hafi di yani Piri Tagi’nin torunuyuz, Pir-i Sami’nin de çera-ğıyız. Evet, maneviyatta bunlar babalarımız, dedelerimiz oluyor.

Şeyh Efendimiz, bir müridin meşayihi, maneviyatta babasıdır. Ba­tında babası meşayihidir.

Zahirde annesi, babası olduğu gibi tarikatta da bir müridin babası meşayihidir.

Niçin?

Bundaki esrar şudur ki: Bize babamız, annemiz dünyaya gelmemize vasıta olmuş. Allah halk etmiş ama anne, baba da vasıta olmuş.

Öyleyse anne baba nasıl bir vasıta olmuş?

Ulvi âlemden süfl i âleme indirmiş.

Gökte uçar iken indirdin meni

Vâdî-i vîrâna kondurdun meni

Vahşî hayvânlara döndürdün meni

Eyledin dilimi lâl kara bahtım

Bu kelamı kibar ayetin, hadisin mealidir. Cenabı Hak ayet-i keri­mede: “Sümmün bükmün ümyün fehüm la yerciun1” buyuruyor. Pey­gamber Efendimiz hadisinde:

“Allah’a, ahirete iman eden hayır konuşsun; hayır konuşamıyorsa sussun2.

Allah’a, ahirete iman eden vaaz nasihat dinlesin; dinleyemiyorsa ku­laklarını tıkasın.

Allah’a, ahirete iman eden gözlerini yasaklardan korusun; koruya-mıyorsa kapatsın.”

1  Bakara 2:18

2  Tirmizi Kıyamet 51


Tasavvuf Sohbetleri 4


233


Bak kelamı kibar da bunları ifade ediyor.

Gökte uçar iken indirdin meni

Vâdî-i vîrâna kondurdun meni

Vahşî hayvânlara döndürdün meni

Eyledin dilimi lâl kara bahtım

Demek ki bir insanın ameli ibadeti yoksa, günah sevap, hayır şer bilmiyorsa o vahşi hayvan sayılıyor, vahşi hayvandır.

Çünkü zaten Cenabı Hak: “Biz Kur’an’ı insanlara gönderdik, pey­gamberi insanlara gönderdik3”, buyuruyor. Kur’an’ı, peygamberi tanı­mayan insan sayılmıyor.

İşte bu kelamı kibarda da ki evvelki kelamı kibarda da,

Arifi n Hak iledir Hak’tır özü (Burada şüphede kalmayın)

Anların Kıblesidir şeyhin yüzü

Arif olanların iki kıblesi vardır. Birisi cesedinin kıblesi Beytullah’tır. Her ibadette oraya yönelecek, yönelmezse ibadet makbul olmaz.

Ama ruhunun kıblesi de Allah’ın zatıdır, behtidir.

Burada şeyh niye ifade ediliyor? Şeyhin yüzü niye?

Şeyhin yüzü mirattır, Allah’ı gösteren bir aynadır. Değil mi? Evliya-ullah mirattır. Evliyaullah Allah değil, Allah’tan da gayrı değil. Allah’a bir aynadır.

Ben Hazret-i şeyhim gibi mir’âtımı buldum

Mir’ât-ı musaff âyı görüp zâtımı buldum

Hem sûre-i İhlâs ile isbâtımı buldum

Bir böyle, bir de buyuruyor ki;

Gönül fehm edeli “lâ”dan “illâ”yı

Mecnûn-veş biz de bulduk Leylâ’yı

3 İsra 17:105


234


Gülden Bülbüllere


Nûr-ı cemâlinde seyr et Mevlâ’yı

Bir rûh-ı musaff â mir’âtımız var

Mirat burada aynadır. Musaff a silinmiş, parlatılmış bir ayna.

Bir ayna var ki kirlenmiş, tozlanmış, paslanmış, o göstermez. O an­cak kendi cismini gösterir.

Ama silinmiş bir ayna kendi cismini göstermez, karşısına geçen ci­simleri gösterir.

Onun için işte burada tarikatı anlamış, yaşayanın; şeriatı ve tarikatı olanın iki kıblesi vardır. Birisi Beytullah, cesedinin kıblesi. Her iba­dette oraya yönelecek. Fakat bir de ruhunun kıblesi vardır ki Allah’ın zatıdır.

Fakat Allah’ın zatına bak Allah’ın sıfatları var, esmaları var.

Esma; bin bir ismi var, bin bir isminin nuru var.

Sekiz sıfatı var, sekiz sıfatının nuru var.

Ama Zatı birdir.

Zaten sıfatları zatının âsârıdır,

Bu halkiyet de sıfatlarının âsârıdır.

Evet, ama Cenabı Hak mekândan münezzehtir. Kutsi hadisinde: “Ben yerlere, göklere sığmam ama mümin kulumun kalbine sığarım4” buyuruyor. Değil mi? “La yesevni arzı vela semai ve lakin yesevni kalbe abdiyel müminin”.

Ama mümin kulunun kalbi Allah’ı zikreder, zikreder ve bu esma nuruna ulaşır. Esmâ nûruna ulaşmak için Allah’ın bin bir isminin her­hangi bir ismiyle zikir yapacak. İnsan zikirsiz esma nuruna ulaşmaz, ulaşamaz.

Onun için bu tarikatlar ayrılmışlardır ki burada hepsinin Allah’ı zikirleri değişir. Birbirine uymaz, tutmaz. Ama bütün esmalar topla­nıyor, yani Allah’ın hep o bin isimlerinin nurundan insan geçiyor en

4 Alusi Ruh’ul Me’ani XX..101


Tasavvuf Sohbetleri 4


235


son Lafza-i Celal’in nuruna geliyor. Orada sondur. Çünkü bu bin isim Allah’ın sıfatlarının isimleridir, sade Allah’ın zatına mahsus olan Lafza-i Celal’dir. Orada sona eriyor.

İşte Nakşibendî Efendimizin emri de budur:

- Sair tarikatların nihayetteki kârlarını biz bidayete getirdik. Sair tarikatların nihayette ulaşacağı, elde edeceği bir kârı biz bidayette ve­riyoruz.

Burada işte insanlar bütün esma nurundan geçer. Hangi esmayı zikretmişse onun nuru tecelli eder, geçer ama en son Lafza-i Celal’de nihayet bulur.

Burada çünkü;

Tecelli sûri var,

Tecelli manevi var,

Tecelli zat var.

Bir de;

Esma nuru var,

Sıfat nuru var,

Zat nuru var.

Evet, onun için Lafza-i Celal’de sona erer.

Bir insanda, bir müritte Lafza-i Celal nuru tecelli ederse; bütün bu halı nasıl yere döşenmişse bütün bu eşya hepsi Allah, Lafza-i Celal Allah, böyle bir nur halinde, Allah ismiyle döşenmiş olur. Bu tecelli manevidir.

Bundan da mürit geçiyor. Allah’ın tecelli manevisinden, yani ismi, ondan da geçiyor. Bundan da geçip zat nuruna ulaşınca o da yok oluyor.

O zaman ne oluyor?

Bir derya, bir okyanus. Daha bir şey yok, kimse yok, kendisi yok, eşya yok.


236


Gülden Bülbüllere


Tarikatın en son nimeti de budur ki zat nuruna ulaşan için bütün her şey onda yok oluyor. Kendisi de yok oluyor.

İşte bunu Kırşehir’de yaşamış Âşık Paşa isminde bir zat “Küllü şeyin halikun illa veçheh5” emri fermanının manasını nazımla, makamla söy­lemiştir. Reşahat’te yazılıdır, okuyanlar rastlamıştır. Hemen hemen bir sayfa mısra doldurmuş. Mesela ne buyuruyor orada?

Orta yerden götürürler seni ben

Ol denizde garka vara can u ten

Orada demek ki insan canından geçiyor, teninden de geçiyor.

Ten ise ceset,

Can ise ruhtur.

Orta yerden kalkar. Yani orta yer şimdi görünen, bak bu insanlar, görünenler. Seni ben ise; hem kendi varlığı, hem bütün eşyanın varlığı yok olur.

Orta yerden götürürler seni ben

Ol denizde garka vara can u ten

Kendini kendi göre kendi bile

Bakısın edemezem gelmez dile

Çünkü dile getirenleri zahir şeriat mesul etmiştir, suçlamıştır. İşte Mansur’u asmıştır, Muhittin Arabî Hazretlerini yine asmışlar, daha işte Nesimi Hazretlerinin derisini yüzmüşler. Hepsine böyle şeyler yapmışlar.

Kendini kendi göre kendi bile

Bakısın edemezem gelmez dile

Aşk anındır âşık oldur maşuk ol

Ahir andan ana varır cümle yol

5 Kasas 28:88


Tasavvuf Sohbetleri 4


237


Hâlbuki burada aşk var, âşık var, maşuk var. Aşk bir kelime, maşuk bir kelime, âşık bir kelime değil mi bunlar? Burada;

Maşuk sevilen,

Aşık da seven,

Aşk da ikisinin arasında olan sevgi.

Aşk da onun, âşık da O, maşuk da O, hepi O.

Ahir andan ana varır cümle yol

Bu da Allah’ın “Kalû inna lillahi ve inna ileyhi râciûn, Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz6”, buyuruyor.

Ama Allah’tan insanlar bir vasıtayla gelmişler yine bir vasıtayla gi­derler. O vasıtayı bulmak lazım. O vasıtayı bulmazlarsa gidemezler. Bü­tün bu insanlar cismen Allah’tan gelmiştir ve hepsine de Cenabı Hak bir ruh üfl emiştir, o cesede indirmiştir, kondurmuştur.

Fakat bütün cismen gelmek var, cismen gitmek var; ruhen gelmek var, gitmek var. Cismen bütün insanlar zengini fakiri, ağası kölesi, âlimi cahili, sakatı sağlamı, inanan inanmayan, genci kocası; ölen hep cismen gidiyorlar.

Bunlar nereye gidiyorlar, Allah’a mı gidiyorlar?

Toprağa gidiyorlar. Bu ceset göğe çıkıyor mu? Ölen cesetler nereye koyuluyor? Toprağa koyuluyor.

Bu mudur Allah’a gitmek?

Hayır.

Ceset midir Allah’tan gelen?

Cenabı Hak “Biz Âdem’i topraktan halk ettik, kendi ruhumuzdan ruh üfl edik7” buyuruyor, değil mi?

Allah’tan gelen ne?

Allah’tan Ruh gelmiştir. Onun için de şöyle buyuruyor;

6  Bakara 2:156

7  Sad 38:72


238


Gülden Bülbüllere


Gökte uçar iken indirdin meni

Vâdî-i vîrâna kondurdun meni

Vahşî hayvânlara döndürdün meni

Eyledin dilimi lâl kara bahtım

Gökte ne uçuyormuş? Gökte ceset uçuyor muydu?

Allah cesedi bir damla kirli sudan halk ediyor.

Gökte mi uçuyor bu ceset? Neymiş gökte uçan?

Ruh.

Çünkü Cenabı Hak ilmi ezelide ruhları halk etmiş. Bu ruhlar arş-ı alada, çok âlemlerde pervaz etmişler, gezmişler, dolanmışlar, kalmışlar. En son bu dünyaya inmişler. Dünyaya cisimle inmişler.

Allah cesedi halk etmiş, ruhu da cesede indirmiş. Fakat bu ceset toprağa gidiyor. Toprağa gidenler hep Allah’a gitmezler. Ruhlar Allah’a gider ama şöyle gider: Allah’ın rahmetini kazanır gider, arş-ı alaya çıkar. Allah’ın gazabını kazanıp giderse yerlerin, zeminlerin altına iner.

Cenabı Hak: “İnsanlar ulvi, insanlar süfl i8”, buyuruyor. Yükselen insan ulvi oluyor. Öyle yükseliyor ki insanlar meleklerin üstüne çıkı­yor. İnsanlar süfl i, o kadar aşağıya düşüyor o kadar aşağıya düşüyor ki hayvanlardan aşağıya düşüyor. Niye böyle? Cenabı Hak: “Biz insanları halk ettik, insi cinni halk ettik bizi mabut bilsinler9”. İnsandan, cinden başka bir varlığa böyle bir emir yok. “Biz bir gizli hazineydik, aşikâr olmak için insanları halk ettik10” buyrulması ise tarikattır işte. Şeriat bildiriyor, tarikat da bulduruyor.

Demek ki o gizli hazine aşikâr olacaktır, olmaz değil, olacaktır. Ama aşikâr nasıl olur?

İnsanlara şeriat, tarikat, hakikat, marifet var.

8  Tin 95:4-5

9  Zariyat 51:56

10 Fususül Hikem Trc. C.1 S.43


Tasavvuf Sohbetleri 4


239


Hakikate ulaşamayan o gizli hazineyi bulmuş değildir. O gizli ha­zine aşikâr olmaz. O da işte, “Küllü şeyin hâlikun illa veçheh”, emri fermanı bu enfasta da tecelli ediyor. Enfasta tecelli etmese Cenabı Hak “mûtû kable entemûtû11” buyurmazdı.

Bu nedir? Cenabı Hakk’ın bize “ölmeden evvel ölün” diye bir emri var. Bu ölmeden evvel ölmek, insanın varlığından kurtulmasıdır. Var­lığından kurtulunca, kendi varlığı, eşyanın varlığı yok olunca neyi görecek? İnsan bir varlık sahibi. Kendi varlığıdır eşyayı gören, kendi varlığı yok olunca neyi görecek? Eşya da yok olur. O zaman demek ki “mûtû kable entemûtû” ölmeden evvel ölmek oymuş ki insan varlığın­dan kurtulsun. Varlığından kurtulunca o artık ebedi hakiki bir varlığa ulaşıyor.

Hakiki varlık kimdir? Allah’tır.

Bak Cenabı Hak “hüvel evvelû velâhiru vezzahiru velbâdın12” bu­yuruyor.

Evet, inandık ki;

Evvel de O,

Ahir de O,

Ezelidir, ebedidir ki onun evveli yine bilinmiyor. Cenabı Hakk’ın varlığı ne zamandan bilinmiyor. Ancak zatı bilir, insanlara bildirmemiş. Allah’ın zatına mahsus olan bir ilim vardır ki onu hiç kimseye ne insa­na, ne cinne, ne meleğe bildirmemiş.

Aslında bakın bütün mükevvenatın ilmi toplanıyor; insin, cinin, meleğin ilmi Peygamber Efendimizin ilminin yanında sıfır kalıyor. Bir derya ile bir katre gibi. Ama Peygamber Efendimizin bu kadar büyük bir ilmi Cenabı Hakk’ın ilminin yanında o da küçük kalıyor. Çünkü onun zatına mahsus bir ilmi var. İlmi ezeli deniliyor.

11  Ömer Dağıstani Fetvalar S.149

12  Hadid 57:3


240


Gülden Bülbüllere


Bu ilmi ezeli ne ki?

İlmi ezeli Cenabı Hakk’ın zatına mahsus olan bir ilim ki bunu bil­dirmemiş. Bize, insanlara veya hiçbir mahlûkata bildirmemiştir. Evet,

Evveldir,

Ahirdir,

Zahirdir,

Batındır.

“Evvel benim, ahir benim, zahir benim, batın benim12” buyuruyor. Cenabı Hakk’ın evveline inandık, ahirine inandık. Varlığına, birliğine inandık, batını göremiyoruz.

Ama burada Cenabı Hak zahir de benim, diyor. Bu zahir O ise görünmesi lazım. Ama onu görecek göz lazım, bu göz görmez. Bu göz maddedir, maddeyi görür. Bir insanın mana gözü vardır, manevi gözü vardır. Manevi gözü açılırsa işte manaları görür. Madde görünenler, mana görünmeyenlerdir. Cenabı Hak insanlara zaten bunu buyuruyor: “Biz insanda dört tane göz halk ettik, buyuruyor, ikisi başının gözü, iki­si kalbinin gözü13”. Dillerde bu kalp gözü, kalp gözü söyleniyor, batın, manevi göz söyleniyor. Demek bu var ki söyleniyor. Vardır amenna ve saddakna.

Cenabı Hak (Kur’an’a inanmak lazım), Kur’anı Kerim’de bir ayet-i kerimede buyuruyor ki: “Biz insanda dört tane göz halk ettik, iki tane değil. İkisi başında, ikisi kalbinde”. O kalp gözü açılırsa işte o zaman, zahir de benim diyor Cenabı Hak o zaman görünür.

Nasıl görünecek?

O bir cisimle mi görünür?

Vardır evet, Vacibu’l-vücuttur, vücudu vardır. Cenabı Hakk’ın zatı­na mahsus bir vücudu vardır. Ama onun vücudu nasıl olduğu düşünü­lemez. Hiç akla gelmez ve onun vücudunu dil de söyleyemez, akıl da almaz. Cenabı Hak vacibu’l-vücuttur.

13 Ahzab 33:4, Beled 90:8, Araf 7:203


Tasavvuf Sohbetleri 4


241


Ne zaman ki bir insan “La Mevcude İllallah” makamına dâhil olursa o zaman bilir ama bildiremez. Aslında La Mevcude İllallah bir zikirdir.

Lâ Mabude İllallah,

Lâ Maksude illallah,

Lâ Mevcude İllallah.

Mabudum Allah, Maksudum Allah, Mevcudat Allah (Allah’tan baş­ka mevcut yok).

Mevcudat Allah; ama mevcudat ayna olur. Mevcudat cisim yok ayna olur, ayna kimi gösterir?

Ayna cismini göstermez, ayna bir hakikati gösterir.

Hakikat ne?

Karşısına, aynaya düşen kim ise onu gösterir.

Evet, bu da öyledir.

İşte insanlar Allah’ın esma nuruna ulaşırlar ki, o isimlerden tecelli eder, isimlerden görünür.

Allah’ın sıfat nuruna ulaşırlar, sıfatlardan tecelli eder.

Fakat bir de Allah’ın zat nuru var ki isimsiz, cisimsiz tecelli eder. Mesela şimdi bu kara topraklarında bütün insan olsun, hayvan olsun (aff edersiniz), bitkiler olsun; cisim gösteren mesnuatı ta ki:, mahlûkat, cemâdat, nebâtat bunların hepsi bir cisim isim taşıyor. Bunları hepsi okyanusa dökülse okyanus bunları yutacak.

Hatta bir takvimin dalında yazılmıştı ki: Dünyada en yüksek tepe Everest tepesi varmış. O tepeyi okyanusa bıraktığın zaman okyanus onu yutar, bilmem ne kadar da aşağıda, derinde kalırmış. Onun ne kadar yukarısına su çıkarmış. Evet, o zaman bu bütün kara topraklarda olan hepsi okyanusa dökülse hepsini okyanus yutar. O zaman ne görünür? Sudan başka bir şey görünmez.

İşte Allah’ın rahmeti de tecelli ederse bunların hepsi ne olur?

Hepsi yok olur, hepsinden tecelli eder. Bütün eşyada görünen onun nuru olur, zatının nuru olur. İşte onun için burada;


242


Gülden Bülbüllere


Orta yerden götürürler seni ben

Ol denizde garka vara can u ten

Kendini kendi göre kendi bile

Bakısın edemezem gelmez dile

Aşk anındır âşık oldur maşuk ol

Ahir andan ana varır cümle yol

Âşık imdi varlığın ver yokluğa

Âşık sevendir. Ama sevilecek kim?

İşte sevileceği bilmek lazım. Allah’tan başka sevilecekler insanı alda­tıyor. Mecazdır bunlar, bunlar insanları aldatır.

Sevilecek Allah’tır.

Âşık imdi varlığın ver yokluğa

Yokluk içinde sana varlık doğa

Bu aşk da insanlarda çoğalır da tamamen onun kalbini doldurursa o ne olur?

Onun varlığı yok olur.

Aşk zaten yakıcı bir maddedir. Ateş cisimleri yaktığı gibi aşk da kalpte olan cisimleri yakar. Kalpteki cisimler görünmez ama bak Ce­nabı Hak niçin buyuruyor ki “kalbinizde neyi beslerseniz sizin mabu-dunuzdur”. Kalbinizde neyin sevgisi varsa o sizin kalbinizde bir puttur. Ama Allah aşkı da o putları siler.

En çok sevdiğimiz evlat var ya, onun sevgisi de bizim gönlümüzde bir puttur. Zaten zahirde bir emir var: Cenabı Hak “ve emvaliküm ve evladiküm fi tnetün; çok sevdiğiniz evlatlarınız sizin için fi tnedir14”, bu­yuruyor.

Fitnenin anlamı ne?

14 Enfal 8:28


Tasavvuf Sohbetleri 4


243


Fitnenin anlamı: Mehmet beyle Kasım bey dostlar, çok seviyorlar birbirini. Bir tanesi gelip birbirinin aralarını açmak için onun söyleme­diği sözü ona söylemek, ötekinin söylemediği sözü ötekine söylemekle, orada bir fi tnelik yapıp onları birbirinden koparması, ayırması değil mi? Fitnenin manası budur, anlamı budur.

Demek ki “ve emvaliküm ve evladiküm fi tnetün” buyuruyor ki yani evlat, mal, bunların sevgisi ne yapar? Allah’tan bizi ayırır, Allah ile bi­zim aramıza girer.

Ama bunları, hepsini ne atar insanların gönlünden?

Allah sevgisi.

İnsanların kalbinde Allah sevgisi olursa hepsini atar dışarı, hiçbir şey bırakmaz orada.

Ama tabii Allah sevgisi denilince bak rabıtamızda başparmak kalın­lığında feyzi ilahi kalbimize geliyor.

Bu ne feyzi?

Allah sevgisi.

Nereden geliyor?

Meşayihin iki kaşının arasından.

Onda bir galat olamaz, sakın bunda bir şüpheye de düşmeyin. Hem Cenabı Hakk’ın emri şudur ki: “kulum beni sev, sevdiklerimi sev, kulla­rıma sevdir”. Bakın işte bu emir rabıtayadır. Bu rabıtaya işarettir.

İşte demek ki Allah’ın sevdiklerini sevecek olursak Evliyaullah’ı sev­memizle o aramızda Allah sevgisine bir vasıta oluyor.

Rabıtayı da iki kaşının arasına niye yaptırıyorlar?

Oradan feyzi ilahi, Allah sevgisi başparmak kalınlığında çeşmeden su akar gibi kalbimizin üzerine akıyor, kalbimizi yıkayıp, temizliyor.

O neyi temizler? Hani bu kirlenmiş bir çaput değil ki temizlensin.

O nur halinde gelen Allah feyzi, Allah sevgisi gelince ne oluyor? Gönlünde daha başka bir sevgi kalmıyor, hepsini çıkarıyor.


244


Gülden Bülbüllere


Çünkü o Allah sevgisi bütün sevgilerin zıddıdır. Allah her şeyi zıddi-yetli çift halk etmiştir. Onun için bu kelam da şunu ifade eder.

Eğer âşık isen yara

Sakın aldanma ağyara

Eğer Allah’ı seviyorsan, Allah’tan başka bir sevgin olmasın. Allah sevgisinden başka bir sevgin kalbinde olursa, ağyar seni ayırır. Ağyar yardan ayırıyor. Allah’tan seni ayırır, diyor.

Eğer âşık isen yara

Sakın aldanma ağyara

Düş İbrahim gibi nara

O gülşende yanar olmaz

İbrahim aleyhisselam için Nemrut büyük bir ateş yaktırdı, attı ate­şin ortasına. Cenabı Hak ateşi ona gülistan etti15. Ama niye? Çün­kü Allah’tan başka hiç kimseden o yardım dilemedi. Hepsini çıkardı aradan. Allah’tan başka hiç kimseyi sevmiyordu, hepsi çıkmıştı gön­lünden. Cenabı Hak ateşe attırdı, ateş de onu yakmadı. Ateş de bir mahlûk tabii.

Ârifi n Hak iledir Hak’tır özü

Anların kıblesidir şeyhin yüzü

Kavm-i Nemrûdîler istemez bizi

Ben hafîd-i Pîr-i Tagî olmuşam

Pîr-i Sâmî’nin çırâğı olmuşam

Tarikatı inkâr eden, meşayihi inkâr eden küfre gider. Meşayihi inkâr küfürdür, tarikatı inkâr küfürdür. Onun için burada arifi n niye iki kıb­lesi oluyor? Arif ayık demek, ayıksa bunun iki kıblesi vardır. Arifi n iki kıblesi vardır.

Birisi cesedinin kıblesi Beytullah, her amelde oraya yönelir.

15 Enbiya 21:69


Tasavvuf Sohbetleri 4


245


Bir de ruhunun kıblesi vardır ki o secdesinin yönü Beytullah ama secdeyi Allah’a yapar; Beytullah’a yapmaz.

Ama bunu idrak etmek, anlamak, yapmak…

Niçin buyruluyor ki ihsan nasılmış?

Allah’ı görüyormuşsun gibi ibadet edeceksin.

Bunu biz yapabiliyor muyuz, mümkün mü bu? Yapamıyoruz. Hâlbuki Allah’ı görüyormuşsun gibi ibadet etmek değil de biz namaz­da her şey geliyor gönlümüze. Her şey gelince Allah ile o zaman araya giriyor. Bu gönlümüze gelenler bir araya giriyor.

Bu neye benzer?

Hani bir kâinatı aydınlatan bir güneşe, yeri zemini aydınlatan güne­şe bulut geldi mi güneşin ışığını keser. Kesmez mi? Keser. Bizim gönlü­müzü de ancak Allah’ın nuru aydınlatacak. Fakat bu Allah sevgisinden başka, Allah’tan başka gönlümüze gelenler hepsi ne oluyor? O güneşin önüne gelmiş bir bulut gibidir, Allah’ın sevgisini keser senin kalbinden bırakmaz.

İşte insanların, müridin cesedinin kıblesi vardır, Beytullah; ruhu­nun kıblesi de meşayihidir. Ama meşayihi bir aynadır ki, kelamı kibar­da buyruluyor;

Gönül fehm edeli “lâ”dan “illâ”yı

Burada gönül kalptir. Fehim anladı, neyi anladı?

“La” yok, “illa” var. Gönül “La” her şeyi kalbinden çıkardı, attı hiç­bir şey bırakmadı. Her şey kalpten atılınca, her şey çıkarsa o kalp si­linmiş bir aynadır. “İlla”, her şeyi kalbinden çıkardı attı “illa” var olan Allah onda, onun kalbinde tecelli etti.

Gönül fehm edeli “lâ”dan “illâ”yı

Mecnûn-veş biz de bulduk Leylâ’yı

Bu bir izahtır. “Mecnun gibi biz de bulduk Leyla’yı” bir izahtır. Çünkü Mecnun’un Leyla ile bir hadisesi var, olmuştur. Kelamı kibar­larda bu çok geçer. Kelamı kibarlarda geçenlerde hiç galat olmaz, ya-


246


Gülden Bülbüllere


lan olmaz. Mecnun bir Leyla’ya âşık olmuş. Mecnun nefsi için Leyla’yı sevmiş, bir kız, bu aşk-ı mecazdır. Ama nasıl âşık olmuş ona ki bütün yemesi de onun sevgisi olmuş, içmesi de onun sevgisi, uykusu da onun sevgisi olmuş. Yemiyor, içmiyor, uyumuyor.

Ne uyutmuyor onu? Leyla’nın sevgisi,

Ne yedirmiyor ona? Leyla’nın sevgisi,

Ne içirmiyor ona? Leyla’nın sevgisi.

Hepsi Leyla’dan başka bir şeyi yok. Daha zikri de olmuş Leyla, gı­dası da olmuş Leyla, hayatı da olmuş Leyla, bütün her şeyi Leyla. Ama bir Leyla’dan ona görünen o güzellik var ya Cenabı Hak bütün eşyadan ona göstermiş.

Aslında Leyla çok güzel bir kız değilmiş. Eğer çok güzel olsaydı ona o zamanın beyleri, ağaları, zenginleri talip olurlardı. Hiç kimse ona ta­lip olmamış. Mecnun ise çok fakir, işsiz, beceriksiz, böyle naçar, sefi l bi-risiymiş. Ona da fakir, sefi l, bir iş sanatı, mesleği yok, diye vermemişler. Ama burada demek ki Cenabı Hak Mecnun’a bir güzellik göstermiş, çirkin olduğu halde, güzel olmadığı halde Leyla’yı güzel göstermiş. O güzellik onun gönlünü almış ve onu yedirmemiş, içirmemiş, uyutma­mış. Böyle olunca onda bir sadakat olmuş. Sadakatinden dolayı Cenabı Hak ona merhamet etmiş. Yıllar boyu ağlayıp, sızlayıp, gezip dolanması Allah’ın merhametini cezp etmiş. Kuludur, Allah kuluna acır, ona Ce­nabı Hak ne yapmış?

Ona sade bir Leyla’nın yüzünden görünen o güzelliği Cenabı Hak bütün eşyadan göstermiş. Allah’ın sıfat nuruna o zaman ulaşmış.

Evet, efendiler bak Evliyaullah’ın zahiri var, batını var. Evliyaullah’ın zahiri bir müridin delilidir, önderidir. Yani bütün adabı, erkânı her şeyi ondan zahirinden öğrenecek. Zahirini kendisine örnek edecek. Bu ke­lam şunu ifade eder;

Bırak bu mâsivâ ile hevâyı

Pîr-i Sâmî gibi bul reh-nümâyı

Reh nüma: yol gösteren, doğru yolu gösterendir.


247

Tasavvuf Sohbetleri 4

Bırak bu mâsivâ ile hevâyı

Pîr-i Sâmî gibi bul reh-nümâyı

Delîl eyle O zât-ı evliyâyı

Bu berzah âlemin geçmek dilersen

Bekâ gülşanına göçmek dilersen

Bu bizim hayal rabıtamızdır. Rabıta-i hayal var ya, bu nedir?

İşte delil etmemiz. Yani onu kendimize önder yapıyoruz, delil edi­yoruz ve “reh nüma”, doğru yolu göstereni biz buluyoruz ve o yolda da doğru yolda da bize o delillik ediyor. Berzah âleminden kurtulmamız için delillik ediyor. Berzah âlemi dünyadır, beka gülşanı ise ahirettir.

Bırak bu mâsivâ ile hevâyı

Bu masiva da dünya arzuları, dünya istekleridir. Masiva silinecek, yok olup gidecek. Hava tutulur mu, görünür mü? Tutulmaz, görün­mez. Dünya arzuları, dünya istekleri hep havadır diyor, bunları bırak.

Sana doğru yolu gösterecek bir delil bul ve o göstereni de delil eyle. Onu delil eylersen berzah âleminden kurtulursun ve gülşan âlemini, ahiret âlemini kazanırsın.

Şundan anlaşılıyor ki; hani bir insan zifi ri bir karanlıkta kalmış, karanlıktan iyice sıkılmış ve karanlıktan çıkmak istiyor ama nereden çıkacağını bilemiyor. İşte o zaman da bir kimse gelse dese ki;

-  Oğlum sen bu karanlıkta çok bunaldın, sıkıldın. Çıkmak mı isti­yorsun?

-  Evet, efendim.

-  Tu t elimden seni çıkarayım.

Tutmaz mı? Tutar, çıkar ve kurtulur. Bir misali budur. İşte bu kelam bunu ifade ediyor.

Bırak bu mâsivâ ile hevâyı

Pîr-i Sâmî gibi bul reh-nümâyı

Delîl eyle O zât-ı evliyâyı


248


Gülden Bülbüllere


Bu berzah âlemin geçmek dilersen (karanlık âlemden çıkmak dilersen)

Bekâ gülşanına göçmek dilersen

Evliyaullah’ın iki nuru vardır, iki ciheti vardır.

Birisi rabıta nuru ki zahir görünüşü.

Bir de velayet nuru vardır ki o zahir görünmüş olduğu cesedinin içerisinde onda bir ceset daha vardır. O cesettir ruhun kıblesi. Yoksa Evliyaullahın cesedine yönelinmez. Ama ruhun kıblesi işte o cisimdir.

O cisim nasıl bir cisimdir?

O cisim şudur ki: Cenabı Hak bak buyuruyor ki (hadis-i kutsi) “biz velilerimizi yeşil kubbemizin altında gizledik. Onları bizden başka kimse bilmez16”, Demek ki velileri biz bilemeyiz. Ancak biz zahirini görüyoruz. Allah’a şükür bir inancımız var ki o mübarek cismi tecelli turu’dur.

Niçin?

İşte kutsi hadis: “ben yerlere, göklere sığmam mümin kulumun kal­bine sığarım”. Fakat aslında Cenabı Hak “veli kulumun kalbine sığa­rım” buyuruyor.

Mümin kulu Allah’ı zikrederse, onda esma nuru vardır. Allah’ın zat nuruna ulaşmak için esma nurundan geçmek var, sıfat nurundan geçmek var, zat nuruna ulaşıp geçmek var. Bu da ancak veliler esma nurundan geçmiş, sıfat nurundan geçmiş, zat nuruna ulaşmıştır. Fakat bir de velayet nuru vardır ki onun görünmeyen bir tarafı var. Şu kelam da onu ifade eder:

Çâr-anâsır perdesini zâtına kılmış nikâb

Çar anasır: dört anasır. Bu dört anasır ne?

Su, Ateş, Hava, Topraktır.

Ceset bunlardan halk edilmiş, ceset bunlarla yaşıyor.

16 Eşrefoğlu Rumi Müzekkin Nufüs S.309


Tasavvuf Sohbetleri 4


249


Çâr-anâsır perdesini zâtına kılmış nikâb

Akl- ı küll senden ibâret nefha-i âlî-cenâb

Sendedir sırr-ı emânet ey kulûb-ı âfi tâb

“Alleme’l-esmâ” ya mazhar olduğun bilmez miyem Bir de var ki mesela,

Bedensiz bir güzel gördüm efendim Bedensiz. Beden nerede? İnsanlarda, cesette bu beden; ceset, beden bir demek.

Bedensiz bir güzel gördüm efendim Cisimsiz, bedensiz bir güzel gördüm. Nerede görmüş?

İlikten damardan kandan içeru

Hepimizde de ilik, damar, kan var. Ama o güzel bizde yoktur. O gü­zeli Cenabı Hak “lekad halaknel insane fi ahsen-i takvim17” buyuruyor. “Güzellerin güzeli halk ettik biz insanı”.

Ama hangi insan?

Şeriatı, tarikatı, hakikati, marifeti olan insandır. Şeriatı olmayan insan bir defa hayvan sıfatında kalıyor. Şeriatı olan bir insan hayvan sıfatından geçiyor, kurtuluyor. Tarikatı olmayan beşeri sıfattan meleki sıfata geçemez.

İnsanlarda hayvani sıfat vardır, beşeri sıfat vardır, meleki sıfat vardır. Bu ceset üçünün de perdesidir, üçünü de perdelemiştir. Bu ceset hayva­ni sıfatta olanı da perdeliyor.

Cenabı Hak “Kur’an’ı biz insanlara gönderdik, peygamberi insanla­ra gönderdik18” buyuruyor. Ama Kur’an’ı, peygamberi tanımayan insan değildir ama yine insan görünüyor. Ama onun bir iç âlemi var.

17  Tin 95:4

18  Sebe 34:28


250


Gülden Bülbüllere


Bu ceset bozulacak, surettir yok olup gidecek. Ama mademki insan öldükten sonra dirilecek.

Nasıl dirilecek?

Yine bir cisimle kalkacak. O cismi insan bu dünya âleminde kendisi kazanıyor. Eğer Allah’ın göndermiş olduğu kitaba, göndermiş olduğu peygambere inanmazsa o bir hayvan sıfatı kazanmış oluyor. Hayvan sıfatıyla da kalkar ve o hayvan sıfatını da taşıyor. İtimat edin, inanın, vallahi billahi, eğer bugün bir kalp gözü açık biri olsa bu halkın yüzde doksanını hayvan görecek. Kalp gözü açılan belki bu onda dokuzunu da insan olarak görecek. Fakat onda biri var ki onu görmüş olsa bayılır.

Nasıl ki bak bunun misali nedir?

Zeliha’yı Yusuf aleyhisselam için kınadılar. Kölesiyle söylendiği için kınadılar. Zeliha onları ikna etmek için büyük bir evi varmış. Mısır’da hükümet erkânının ileri gelenlerinin hanımlarını evine davet ediyor. Yusuf aleyhisselamı da evin köşesine siyah bir perde asıyor, arkasına koyuyor ve göstermiyor. Gelip eve doluyorlar. Hizmetçileri, cariyeleri çok, bunlar da hizmet görüyorlar. Bütün gelenlere birer tabak içerisin­de birer tane bıçak, birer tane elma dağılıyor. Ama diyor ki;

-  Sakın ben kesin demedikten sonra kesmeyeceksiniz. Bütün dağılıyor elmalar hizmetçilere soruyor.

-  Tamam mı, herkesin elması verildi mi?

-  Verildi.

-  Hadi kesin.

Perde açılınca Yusuf aleyhisselamın yüzüne nasıl baktılarsa gözlerini ayıramadılar. İşleme geçmişler elmaları kesiyorlardı, o elmaları kesme­diler ellerini doğradılar. Cenabı Hak bunu bize Kur’an’da bildiriyor19. Ellerini doğradılar ve acısını da duymadılar. Ondaki olan güzellik on­ların gönlünü öyle aldı ki ellerini kestiklerini bilemediler ve acısını da duymadılar. O da yine onda beşeri olan bir güzellikti. Cenabı Hak za-19 Yusuf 12:31


Tasavvuf Sohbetleri 4


251


hirde, beşerde onun kadar güzel bir kimseyi halk etmemişti. Görenler bütün onu melek, beşer değil diyorlardı.

Demek ki şimdi burada Evliyaullah’ın hayali rabıtası, rabıta-i nakşi hayal var, rabıta-i nakşi cemal vardır.

Rabıta-i nakşı hayal zahir görünen tarafı. Bize lazım olan odur. Biz ancak onu hayal ederiz, onu düşünebiliriz.

Rabıta-i nakşı cemali biz göremeyiz. Bunu zamanımızda göstermez­ler. Ama niye göstermiyorlar?

Bir insan rabıta-i nakşı cemali görürse ne olur?

Maişetten dûr olur, yemekten, içmekten dûr olur, hareket yapa­maz. Bu zamanda şimdi onun için hâli gizlemişler, hâlinden haberdar etmezler. Onu da gizli geçirirler. Rabıta-i nakşı cemali gizli geçirirler, göstermeden geçirirler. Onun için gizlemişlerdir. Bu zamanımızda o taşınmaz, anlaşılmaz. Yaşayan da taşıyamaz, taşıyan da yaşayamaz ki anlaşılmaz, anlamayı bilmeyen de onu anlayamaz.

Ne olur buna?

Götürürler doktora, doktor bir şey anlamaz. Götürürler hocaya, hoca bir şey anlamaz. Ne olmuş derler? Deli olmuş, tımarhaneye gö­türürler. Ne yaparlar? Ona eziyetten başka bir şey yapamazlar. Bir çare bulamazlar.

Onun için burada Rabıta-i nakşı cemali biz göremeyiz, bizimki hayaldir. Ama insan hayalden nakşa geçiyor. Hayal ede ede nakşa ge­çiyor. Hayal demek unutmamak veya da gözünün önünden kaçırma­maktır.

Onun için burada her içtiğinizi, her aldığınızı, her verdiğinizi onun­la; kalktığınız zaman, oturduğunuz zaman, namaz kıldığınız zaman, yemek yediğiniz zaman, bir vasıtaya bindiğiniz zaman, şeyhiniz rabıta­nızla beraber, rabıtayı unutmayacağız, şeyh efendimizi unutmayacağız. Bize lazım olan budur.

Çünkü burada Nakşibendî Efendimizin emri böyle;


252


Gülden Bülbüllere


- Bizi taklit edin ki unutmayasınız. Bizi taklit etmezseniz unutur­sunuz. Bizi unutursanız bizden ayrı düşersiniz. Bizi unutmazsanız biz sizinle beraberiz.

Evet, Cenabı Hak Evliyaullah’a çok yetki vermiştir. Cenabı Hak kutsi hadisinde “biz velilerimizi yeşil kubbemizin altında gizledik, on­ları bizden başka kimse bilmez” buyuruyor. Biz nasıl bileceğiz?

Bilen vardır ama demez, dese de inandıramaz.

Salih Baba ne buyurmuş?

Arşı muazzam başıdır.. Demek bunu görmüş, görmese söyleyemez.

Arş-ı muazzam başıdır hem “Kâbe kavseyn” kaşıdır

Bu görmüş. Ama her kim dese ki şeyh efendimi gördüm vücudu dünyadan büyük, başı arş-ı ala’dan daha büyük, kim inanır, kim ina­nacak buna?

Kimse inanmaz. Kimse inanmaz deyince ama tabii ki inanan da olur. Hâşâ tarikatı gören inanır; görmeyen buna inanamaz. Yaşayan bi­lir, yaşamayan bilemez, bunu anlayamaz. Çünkü Peygamber Efendimiz miraçtan döndüğü zaman;

“Ya Rabbi ben bu miracı söyleyeyim mi?”

“Söyle, söyle habibim.”

“Kim inanır ya Rabbi?” Cenabı Hak;

“Ebubekir Sıddık’a anlat, inanır?20

Evet, rabıta-i nakşı hayal zahir görünen tarafıdır, Rabıta-i nakşı ce­mal ise görünmeyen bir tarafıdır. Onu biz göremeyiz, onlar kendileri gösterirlerse görürüz. Ama onu görmek için de bir tahammül lazım, sabır lazım.

Madem Evliyaullah da Cenabı Hakk’ın sıfatlarıyla sıfatlanmıştır, onda celal sıfatı da vardır, cemal sıfatı da vardır. O görünmese de mü­ritlerini celal sıfatıyla terbiye eder, cemal sıfatıyla terbiye eder.

20 Ebu Cafer Er Riyadün Nadrati 1/403 (322)


Tasavvuf Sohbetleri 4


253


Celal sıfatı terbiye edecek olursa o müridin çok belalı, çileli, meşak­katli günleri olur. Çok gönül meşakkatinden kurtulamaz.

Cemal sıfatıyla terbiye ederse o hiçbir darlık, sıkıntı görmez. Ama nasıl ki bir anne baba için her çocuk okşamayla hepsi bir olmaz. Birçok çocuk var ki ne kadar sevilse o kadar şımarır, şımarık olur.

Ona sevgini gizlesen, muhafaza etsen de, sevsen de gönlünden, ona sevdiğini bildirmesen, ona biraz sert davransan şımarık olmaz.

Ama bazı çocuk da var ki sevilse de şımarmaz. Bu da kabiliyet, halki-yet hesabıdır. Onun Cenabı Hak kabiliyetini nasıl halk etmişse öyledir.

İnsanlar da böyle; bazı insanlar var ki ona sen iyilik yaparsın, ok-şarsın, seversin, översin o ondan çok mahcubiyet duyar, bir nedamet duyar daha böyle şımarma değil de kendini daha o mahviyete, yokluğa düşürür.

Bazı insanlar da var ki sen onu sevdikçe, okşadıkça o şişer, kabarır, böyle.

Bu da işte Evliyaullah’ta iki sıfat vardır: cemal sıfatı, celal sıfatı. Mü­ridi hem celal sıfatı ile terbiye eder, hem cemal sıfatı ile terbiye eder. Terbiye eder ama ruhunu terbiye eder.

Eğer müride celal sıfatını göstermiş olsa ödü patlar, ölür. Cemal sıfatını göstermiş olsa mürit iradesini kaybeder, bayılır bir vecd âlemine girer daha da ayılamaz.

Bunlar olmuştur ki Reşahat’ta yazılı olan bir yerde vardır. Azizan hazretleri hatmi hacede Aliyir Ramitini okuyoruz, “Ve ila ruhul valihi fi muhabbeti mevlahül ganiyyül maruf bi hazreti Azizan Havace Aliyir Ramitini” işte bu zatı mübarek fakirmiş, ama çok fakirmiş. İcap edi­yormuş ki gelen misafi rine bir tas çorba koyamıyormuş. Bir gün iki tane böyle çok şahsiyetli, müridi veya müritlerinden hatırlı kimseler misafi r olarak gelmiş. Azizan hazretleri bu misafi rlerine böyle çok ilgi göstermiş, hürmet etmiş almış içeri. On sekiz yaşında bir genç, Deli Yusuf, sokaklarda hopluyor, geziyor. Böyle ameli bir şeyi de yok. Bu genç bakmış ki Azizan şeyh efendi bunlara çok iltifat ediyor. Aldı içeri girdi. Bu hemen gidiyor annesine. Diyor ki;


254


Gülden Bülbüllere


- Anne şeyh efendinin iki tane misafi ri geldi ve şeyh efendi onlara
çok hürmet ediyordu, iltifat ediyordu. Şeyh efendinin onlara ikram ede­
cek bir şeyi yoktur. Sen bir yemek pişir götüreyim, onlara ikram etsin.

Annesi de demiş ki;

-  Benim işim var, ben şimdi yapamam. Bırakmamış annesinin eline sarılmış, ayağına sarılmış.

-  İlla yapacaksın.

Ballı paça isminde bir yemek yaptırmış, götürmüş. O yemeği götür­düğü zaman Azizan hazretleri misafi rlere ikram edecek bir şeyi kalma­mış. Mübarek için çok üzüntü sıkıntı olmuş, kendini dışarı atmış.

Dışarı atınca o gençle o yemek elinde karşılaşmış. Demiş ki;

- Efendim tenezzül buyurun, kabul edin. Bunu validem gönderdi,
annem gönderdi misafi rlere ikram edesiniz.

Böyle edeple, tevazuyla, usulüyle vermiş. Bu çok hoşuna gitmiş. Bu yemeği almış, dönmüş içeri misafi rlere yedirmiş. Misafi rleri yolcu et­miş. Bu o kadar hoşuna gitmiş ki o genci sokaklarda aramış bulmuş.

- Gel oğlum, demiş buraya almış içeriye. Senin bu hizmetin tam
yerinde oldu, beni çok mesut etti memnun etti, sıkıntıdan kurtuldum.
Sen de benden ne istiyorsan iste.

O da demiş ki;

-  Senin gibi olmak istiyorum, demiş.

-  Yok oğlum onu sen taşıyamazsın, demiş, başka iste. Başka dünya­lığın, ahiretliğin ne istiyorsan iste, demiş.

Genç düşünmüş, düşünmüş.

-  Hiçbir şey istemiyorum senin gibi olmak istiyorum, demiş. İkinci bir sefer bunu ikaz etmiş. Demiş;

-  Oğlum ölürsün bak. Düşünmüş;

-  Ölürsem öleyim efendim, demiş, senin gibi olmak istiyorum.


Tasavvuf Sohbetleri 4


255


Bunun elinden tutmuş halvet hanesine almış buna bir nazar etmiş. Yani bir bakmış.

İşte bak demek ki Mevlana’nın sözü, mübareğin sözü hilaf değil.

Yek nazar eylese arif-i billâh

Aslı kemhareyi mücevher eyler

Arif-i billâh, Allah’tan ayık olanlar bir nazarlarıyla (nazar, bakıştır) kara taşı mücevher altın yapar.

Bu kara taştan mana on sekiz yaşında ameli olmayan deligöz sokak­larda hoplayıp zıplayan birisi.

Neymiş onun kalbi? Kara taşmış.

Ne yapmış orada? Mücevher altın yapmış.

Üçüncü bir seferde; işte ölürsem öleyim efendim senin gibi olmak istiyorum, demiş. O da mecbur ona bir nazar etmiş, Hak gözüyle bak­mış. Cenabı Hak işte “o veli kulumun gören gözü benim gözüm21”, buyuruyor. Ama bu her zaman olmaz tabii. Ona bir bakmış, bu bakışta o on sekiz yaşındaki gencin sinni (yaşı) doksan yaşındaki Azizan hazret­lerinin sinni gibi olmuş. Zahir ve batın ilmi, kemali, vücudu, şahsiyeti hep Azizan hazretleri gibi olmuş. Ama kırk gün ne yemiş, ne içmiş, ne konuşmuş. Kırk günden sonra ölmüş.

Demek ki buradan anlayacağız ki her şey tedricen küçükten büyü-yorsa insan alışıyor. İnsan çok korkulu bir şeyi, çok korkulu azametli hayvanı gördüğü zaman korkar. Ama onu göre göre, yavaş yavaş ona alışır, yanına da gider. Ta karşıdan gördüğü zaman korkarsa da, alışa alışa yanına da gider.

Bir de hiç görmediği bir şeyi, çok güzel bir şeyi gördüğü zaman onun da sevincinden o da ne yapar? Çok sevindiğinden, heyecandan ne olur? O da kendisinde bir sarhoşluk mestlik meydana gelir.

Peygamber (A.S) efendimizde de olmuş Cebrail’i ilk gördüğü za­man bayılmış. İkinci bir gelişinde bayılmamış ama bayılır gibi olmuş.

21 Buhari Rikak 38


256


Gülden Bülbüllere


Üçüncü gelişinde daha alışmış seninle benim gibi. Ama ilk gördüğü zaman bayılmış.

Yani bir insan da tabii velayete yavaş yavaş giderse eğer taşıyabilir. Birden veli olmak mümkün değil taşıyamaz.

Bir de şöyle bir misal verilirse. Bir insan çok fakir, bir de gönlünden de zenginlik arzu ediyor, fakirlikten çok çekmiş, iyice fakirlikten usan­mış, bıkmış. Zenginlik istiyor ama o birden bire ona bir hazine bulsa, piyangodan büyük bir para vursa aklını oynatır. Ama o çok fakirlik içerisinde kendi kazancıyla yavaş yavaş, küçük bir sermayeyi büyüte büyüte büyük bir zengin olursa ona bir şey olmaz. Bundan birkaç sene evvel Erzurum’da çarık diken bir göncü varmış. Ona piyangodan bü­yük bir para vurmuş, deli olmuş.

Meşayih de manevi bir çobandır. Zahirde nasıl ki bir koyunu ço­bana katmazsan o ne olur? Çıktı, vurdu kapıyı gitti, bir daha gelmedi. Bir daha elde edemezsin. Ama bir çoban olursa, çoban onu dolandırır, sapasağlam getirir.

Burada çoban ise meşayihtir, o sürü ise müritleridir. Allah ona o yetkiyi vermiştir. Her bir tehlikeden, her şeyden kurtarır. Zaten zahirde bir emir var; Cenabı Hak “öyle bir ağızla dua edin ki günah işlememiş olsun”, buyuruyor. Bu kimin ağzı?

Dua, Allah’tan dileyeceğiz. Cenabı Hak “kulum iste vereyim”, buyu­ruyor. Ama bu isteğimizi biz bilemiyoruz. Bu isteğimizi bize bildirecek meşayihtir. O olmasa biz isteğimizi bilemeyiz. Apartman isteriz, araba isteriz, fabrika isteriz. Bunlar aldatır bizi, bunlar ne ki, “ve emvaliküm ve evladiküm fi tnetün” buyurmuş. İsteğimizi bilemeyiz, ama Evliyaul-lah isteğini sana bildirir. O zaman istersin ve onun duası da seni her şeyden muhafaza eder.

Mademki Cenabı Hak “öyle bir ağızla dua edin ki günah işlememiş olsun”, buyurmuş, öyleyse biz Evliyaullah’ın duasına muhtacız. Onun duası bizi muhafaza eder. Her kötülükten, her şeyden, kazadan, bela­dan bilhassa imansızlıktan, amelsizlikten bizi muhafaza edecektir.


 

 

Seni Katre İken Umman Eder Şeyh

15.03.1995, Almanya

Himmet-i evliyâ bize yâr iken

Şâh-ı Nakşibendî ser-hünkâr iken

Seyyid Tâhâ, Sıbgatullah var iken

“Kâbe kavseyn”e dek seyrânımız var

Burada açıklanıyor, demek ki tarikata girenlerin hepsi anlayışta bir değil.

Ne kadar anlayabildiyse, ne kadar yaşayabildiyse o kadar ileri gider.

Çünkü tarikatın nimetinin nihayeti yoktur.

Tarikatta makamların, mevkilerin, nimetlerin nihayeti yoktur.

Tarikatta şu var ki bir insan hakikaten tarikatın son nimetine ulaşa­cak olursa tayy-i mekân, gayb-i rical makamına ulaşıyor. Tayy-i mekân gayb-i rical makamı haktır. Bu ne demek olur insan için? Kelamı kibar da buyrulmuş ama böylelerine buyrulmuş:

“Bir yerdesin her yerdesin” Onlara buyrulmuştur.

“Bir yerdesin her yerdesin, her yerdesin bir yerde değilsin.”

Ne demek?

Eğer Allah’ın birliğine bir insan dâhil olursa her yerdedir. Onlara zaman da yok mekân da yok. Onların işlemlerini, bin senede işleneme-yecek bir işlemi, onlar için bir sözdür. Ol demesidir. Bir anda işlerler, bir anda yaparlar. Ki şu kelamda açıklanıyor.

Olârın ruhlarının yok karârı

Dolaşırlar zemîni âsumânı


258


Gülden Bülbüllere


Olar bu âlemi devran ederler

Ararlar derde düşen nâ-tüvânı

İşte bu kelamlarda neler var, ne gibi anlamlar var?

Onların, velilerin ruhlarının kararı yoktur. Onlar cesetlerinde ha­yatta olduğu zaman cesetlerinde kapalı değiller. Onlar ispat-ı vücut ya­parlar. Yani burada oturduğu zaman onun ruhu gider yine bir cismiyle taa ırakta bir yerde, beş yerde, on yerde, elli yerde görünür, yüz yerde görünür. Bir bu var, bir de;

Olârın ruhlarının yok karârı

Öldükten sonra da bunlar kabirde kapalı değildir.

Hatta Reşahat’ta yazılısı var. Aliyir Ramitini Hazretleri silsilede oku­nuyor ya “Ve ila ruhi valihi fi muhabbeti Mevlahül ganiyyül maruf bi Hazreti Azizan Havace Aliyyir Ramitini”. Bu mübarek zat zamanında sahra sohbetine çıkarmış. Cemaat çok içerlere sığmıyor, sıcak oluyor. Bir açık hava sohbetinde büyük cemaate sohbet yaparken herkes gör­müş yüksekten bir akbaba isminde bir kuş gelmiş. O kuş tam cemaatin üzerine gelince doksan derece inmiş aşağı. Azizan Hazretlerinin tepesi­ne konacak kadar alçalmış ona böyle fasih açık olarak;

- Ya Ali merdan ol, demiş.

Bunu kuş demiş. Azizan Hazretleri de mübarek cesedi çok bere-ketliymiş. Öyle büzülmüş ki yumruk kadar kalmış. Velilerin hepsinin cisimleri çok değişik olur.

Yine Azizan Hazretlerinin müridinin bir tanesinde bir hâl tecelli et­miş. Böyle aşikâr uçuyor havada herkes görüyor. Şeyh efendi demiş ki;

- Oğlum bu sırrı ifşa etme, onu gösterme, demiş.

O yine yapıyor, bunun elinden almış daha uçamıyor. Gelmiş de­miş ki;

-  Benim uçmamı ver, demiş.

-  Vermem, sen taşıyamıyorsun, ifşa ettin, demiş.


Tasavvuf Sohbetleri 4


259


Bu sefer yalvarmış, istemiş, niyetini bozmuş. Demiş ki;

- Ben bunu ya vuracağım, ya da tehditle alacağım, ya da bunu ala­
cağım, demiş.

Bunu dolandırıyor. Bir gün mübarek Azizan Hazretleri büyük bir bağ içerisinde bahçesinde gezerken bakmış ki kimse yok yanında;

- İyi fırsat, demiş.

Bir gama almış gitmiş vuracak.

- Benim hâlimi ver.

Vermezse ona gamayı vuracak. Bakmış ki bir çoban o, Azizan Haz­retleri değil çoban şeklinde görmüş.

- Allah Allah, demiş.

Çıkmış uzaklaşmış ki bakmış yine o. Yine dönmüş onu çoban şek­linde görmüş. Sanki başı kıyafeti bir sürü otlatan çoban şeklinde. De­miş ki;

-  Bu beni oynatıyor, aldatıyor, demiş. Çekmiş gamayı, demiş ki;

-  Benim hâlimi ya vereceksin ya da seni şimdi vuracağım, demiş.

Göğsüne dayamış gamayı. O mübarek de bir bakınca bunun gama elinden düşmüş, yıkılmış, çırpınmaya başlamış. Sonra Gamayı almış eline onun boğazına koymuş. Ayılmış tekrar kendisine gelmiş. Müride demiş ki;

-  Sen beni vurmaya geldin ama şimdi ben seni keseyim mi? O da demiş ki;

-  Efendim eğer benim hâlimi vereceksen kesme, vermeyeceksen kes.

- Al veriyorum ama bir daha ifşa etmeyeceksin.

Vermiş.

İşte Azizan Hazretleri o kuşun o hareketine, sözüne karşı öyle küçül­müş. Hemen kuş çekmiş gitmiş. Oradaki bütün insanları cezbe almış,


260


Gülden Bülbüllere


hep kendilerinden geçmişler. Hiç ayık kimse kalmamış. Bir zamandan sonra ayılmışlar. Ayıldıktan sonra sormuşlar;

-  Efendim bu ne hikmettir? Sana çok yüksekten gelen o kuş niye senin tepene konacak kadar indi ve sana bu kelamı söyledi, sen de o kuşa karşı niye bu kadar küçüldün? Demiş ki;

-  O kuş değildi, o kuş benim mürşidim Mahmudu İnciriyyil Fag-nevi Hazretlerinin ruhuydu. Ben ona sordum ki efendim böyle acele nereye gidiyorsunuz? O da dedi ki;

-  Allah’ın dostlarından bir tanesi halet-i nezide can vermede.
Allah’tan diledi;

-  Ya Rabbi dostlarından bir tanesini gönder bana yardımcı olsun.

-  Ben de onun Allah’ın emriyle yardımına gidiyorum. Bu olmuş kitapta da yazılı. Demek ki;

Olârın ruhlarının yok karârı

Dolaşırlar zemîni âsumânı

Olar bu âlemi devran ederler

Ararlar derde düşen nâ-tüvânı

Evet, onların ruhları kabirde de kapalı değil.

Çünkü onlar âlem değişiyorlar ölmüyorlar.

Hatta Evliyaullah, keramet sahibi olan bir veli, aslında keramettir ama keramet de önemli değil. Büyük veliler için keramet önemli değil.

Hakikaten öyle, kabirde de kapalı değiller. Hatta öldükten sonra, mübarek Paşam Hazretleri buyurdu ki;

- Ben sizin dediğiniz insan isem beni öldükten sonra görürsünüz,
anlarsınız öldükten sonra ve öbür âlemde beni o zaman göreceksiniz,
öbür âlemde anlayacaksınız, bileceksiniz.

Şimdi hakikaten de tabii onun büyüklüğüdür. Yani şimdi şöyle ifa­de edeyim ki; onun zamanında öyle bir sıkı bir zamandı ki icabında bu Erim hükümetinin zamanında tamamen gizlendi. Bir sene kendi


Tasavvuf Sohbetleri 4


261


oğulları bile nerede olduğunu bilemediler. Çok sıkı zamanlarda hususi aranıyor.

Eğer onun zamanı aşikâr bir zaman olsaydı, belki ne bileyim nasıl ifade edeyim ki; insanların izdihamından onun yüzünü herkes göre­mezdi.

İşte demek ki çok ihsanın çoğunluğu da tarikata girdikten sonra oluyor. Bu dördüncü ihsan olmuş bize.

Birinci ihsan Allah bizi inananlardan halk etmiş,

İkinci ihsan seçmiş ve sevgili habibine ümmet etmiş.

Bak Peygamber Efendimize Cenabı Hak’ın en büyük ihsanı o ol­muş, ve onun için bütün mükevvenatı halk etmiş.

Allah’tan sonra Peygamber Efendimizdir. Peygamber Efendimiz olmasaydı; Allah seni beni de halk etmeyecekti, mükevvenatı halk etmeyecekti, melekleri halk etmeyecekti, o efl âkı, varlıkları halk et­meyecekti.

Bunların hepsi kimin için?

Peygamber Efendimizin nurundan Cenabı Hak bunları halk etmiş. Onun için Peygamber Efendimizin emirleri var:

“Evvel Allah benim nurumu halk etti,

Evvel Allah benim ruhumu halk etti,

Evvel Allah benim aklımı halk etti1”, buyuruyor.

Yani bütün inste, cinde, melekte olan akıllar hep onun aklından ayrılmıştır. Bütün ruhların hepsi Peygamber Efendimizin ruhundan geçmiştir. Onun için;

Üç kerre doğdum aneden

Kurtulmadım efsâneden

Usanmışam bu hâneden

1 Tirmizi Menakıt 1, Müsned 4. Bab S.66


262


Gülden Bülbüllere


Buyruluyor.

Bu üç kere doğuş nedir?

Bu üç kere doğuştan birincisi ilmi ezelide bizim ruhlarımızın halki-yeti. Bu ruhlar Peygamber Efendimizin nurundan halk edilmiş.

Ondan sonra ikinci bir doğuşumuz ne oluyor?

İkinci doğuşumuz bir cisimle ana rahminden dünyaya geliyoruz.

Üçüncü doğuşumuz ne?

Kabirden kalkacağız, yine bir cisimle kalkacağız.

Ama işte bizim için mühim olan oradan güzel kalkmak için, o son olarak kabirden kalktığımız o cisimdir.

Cenabı Hak ilmi ezelide bizi halk etmiş. Belâ dedirtmiş. Ruhlarımı­zı halk etmiş. Orada inanan inanmayan ayrılmış seçilmiş.

Fakat ikinci bir dünyaya gelişimiz ana rahminden geçiriyor. Evvel cismimizi halk ediyor, sonra ruhumuzu indiriyor.

Burada tekrar biz dünyadan da geçiyoruz, ölüyoruz.

Fakat o kabirden kalktığımız zaman, o cismi biz kendimiz kaza­nıyoruz. Eğer güzel ameller işledikse, güzel amellerimiz olursa güzel bir cisimle kalkacağız. Ameli Salih, Ameli kabih var. İnsanlar kabirden kalktığı zaman ellerine amel defteri verilecek. Bütün insanlık hep bir­den kalkacak.

İbrahim aleyhisselam Cenabı Hak’tan iki şey dilemiş. Allah ikisini de göstermiş ona aşikâr etmiş. Birisi demiş ki;

- Ya Rabbi, sen bu insanları yoktan var ettin ama bu dünyaya insan­
lar asıl asıl nesil nesil gelip geçiyorlar, demiş.

Gelir bir bir, gelir bir bir, kalır bir

- Fakat kıyamette bunların hepsi birden kalkacaklar. Bunlar nasıl
kalkacaklar? İnanıyorum kaldırırsın, kadirsin kaldırırsın ama bir alamet
göreyim ben nasıl kalkarlar, demiş.


Tasavvuf Sohbetleri 4


263


Cenabı Hak emrediyor; “dört tane büyük kuşun başını kes ya İbra­him”. Kesiyor.

“Bunların başlarının hepsini bir tepenin, dağın başına götür koy”. Koyuyor, her bir kuşun başı her bir dağın başında; bir dağın başında değil. Dört dağın başında dört tane kuşun başı var.

“Gövdelerini dibekte tüyünü yolmadan, etini kemiğini ayırmadan tüyüyle etiyle kemiğiyle döv”. Dövüyor, dört kuşun etini macun olu­yor. Başlar dağların başında, o dört kuşun eti gövdesi de macun olmuş önünde.

“Ya İbrahim o kuşlara isimleriyle seslen2”. İsimleriyle sesleniyor; işte horoz, kaz, hindi, tavuk böyle seslendiği zaman bakmış ki o etler birbi­rinden ayrılıyor. Hep macun olmuş etler birbirinden ayrıldılar; vücut bütünleşti, kemikleri, etleri, tüyleri takıldı, başlar dağlardan geldi takıl­dı ve kuşlar uçtu gittiler.

Bir bunu aşikar olarak istemiş ve Cenabı Hak da göstermiş. Allah’tan ikinci bir isteği de olmuş.

- Ya Rabbi, sen yemekten içmekten, gitmekten gelmekten münez­zehsin, inanıyorum ama dünya haneme bir teşrif etsen de seni orada görmek istiyorum, demiş.

Cenabı Allah buna “geleceğim o gün” diye gün ve saat tayin ediyor. O güne ve o saate İbrahim aleyhisselam çok hazırlıklar yapıyor. Böyle çok mıntıka temizliği yapılıyor, çok güzel yemekler hazırlanıyor, çok temiz elbiseler giyiyor, hazırlanıyorlar. Günü, saati tamam oluyor.

O beklenirken bakıyor ki çok ihtiyar biri geliyor. Böyle gözleri ça­pak bürümüş, ağzından salyalar akmış, başı berbat, üstü pis iğrenç bir vaziyette, beli bükülmüş elinde bir asa böyle dayana dayana inleye inle­ye geliyor. Yani hiç yüzüne bakılacak bir şeyi yok. O diyor ki;

“Ya İbrahim ben acım, benim karnımı doyur”. O da diyor ki;

2 Bakara 2:260


264


Gülden Bülbüllere


-  Baba, sen bu halinle buralarda görünme, al sana bir parça ekmek git öbür tarafta ye, diyor. Savıyor bunu. Gün de geçiyor, saati de geçi­yor. Misafi r gelmeyince tekrar Allah’a yalvarıyor.

-  Ya Rabbi, sen vaadinden hulf etmezsin, ama gelmedin, diyor.

“Ya İbrahim ben geldim de sen benim yüzüme bakmadın bir parça kuru ekmekle beni saldın”, diyor.

- Aman ya Rabbi estağfurullah nasıl olabilir? Diyor ki;

“Ya İbrahim ben gitmekten gelmekten, yemekten içmekten münez­zehim. Ben o size çok iğrenç görünen ihtiyar vardı ya, onun kalbindey-dim. Ona yedirsen bana yedirmiş olacaktın, ona içirmiş olsan bana içir-miş olacaktın”. Bu hadis-i kutside var, Cenabı Hak, “mümin kulumun yediği benimdir, mümin kulumun içtiği benimdir3”, buyuruyor.

Bu da bizim tarikatımızca şudur ki; bakın bizim tarikatımız riyazet tarikatı değildir. Riyazet tarikatı haktır. Riyazet tarikatında ne var? Ne-fi slerinin isteğini vermezler. Çok basit şeyler yerler, ölmeyecek kadar az yerler, haktır. Bu da nefi s açlıkla ıslah oluyor, terbiye oluyor.

Öyle bir şey ki; insanlarda nefi s var, ruh var. Yaratılış itibariyle ne-fi s köpek tabiiyetli, ruhsa koyun tabiiyetlidir. Şimdi köpek tavlanınca azgınlaşıyor, zayıf olunca sakinleşiyor. Koyun da tavlanınca ağırlaşıyor, zayıf olunca azgınlaşıyor, oraya buraya saldırıyor. Öyleyse burada in­sanlar yediğini hem nefsine yediriyor, hem ruhuna yediriyor.

Gafi l yerse nefsine yedirir, huzurla yerse ruhuna yedirir.

Bizde riyazet huzurdur.

“Yiyin, için israf etmeyin4”, yalnız lokmanız helal olsun ve gafi l ye­meyin, bu şarttır. Çünkü bir nimetin nuru vardır, zulmeti vardır. Eğer gafi l yerse o nimetin zulmünü gidermiş değildir ve bu da şudur: Cenabı Hak “beni yerken zikredin, beni içerken zikredin, beni alırken zikredin, verirken zikredin, yatarken zikredin, kalkarken zikredin5” buyuruyor.

3  İbni Arabi S.55-56

4  Araf 7:31

5  Al-i İmran 3:191


Tasavvuf Sohbetleri 4


265


Yapabiliyor muyuz?

Biz yapamıyoruz ama yapanlar var. Yapanlar için ne buyuruyor Ce­nabı Hak, “benim öyle kullarım var ki onların ticaretleri zikirlerine mani olmaz. Yerler beni zikrederler, içerler zikrederler, alırlar, verirler, yatarlar, kalkarlar, gezerler beni zikrederler6”, buyuruyor.

Mademki öyleyse huzurla, zikirle bir nimeti yedikse onda zulumat olmaz. Onun zulmetini giderir nuru kalır. O nur ise ruhun gıdasıdır, nefi s ondan gıda alamaz. Burada demek ki nefi s köpek tabiiyetlidir, o yedikçe azgınlaşıyor, onu aç bırakmak lazım. Aç bırakmak lazımsa ri­yazet tarikatları var, haktır. Onlar nefi sleri ölmeyecek kadar yerler, çok basit şeyler yerler. Onlar nefsin arzularını terk ederler.

Nefsin arzuları deyince bir meşru, bir de gayr-i meşru arzuları var. Gayr-i meşru olan nefsin arzularını Allah zaten yasaklamıştır. Ama meşru olan şeyleri de terk edecek ki o zaman nefsin arzularından geç­sin. Nefsin arzularından geçmezse bir insan aşka duçar olamaz.

Öyleyse bizim tarikatımızda bu böyle değildir. Bizim tarikatımızda buyuruyorlar ki;

- Oğlum ne yersen ye lokman helal olsun. Ye gafi l yeme, yediğin zaman huzurlu ye.

Bizde huzur rabıtadır.

Sen sofrada yediğin zaman o sofra şeyhin sofrası olsun. Sanki şey­hinle beraber yiyormuşsun gibi şeyhini unutma. Eğer şeyhin yediğini gördünse onun yemesine yemeni benzet. İçtiğini gördünse içtiğini iç­tiğine benzet. Her ne gibi hareketini gördünse bütün hareketlerini ona benzet. Bu insibahtır. Çünkü bakın;

Taklîd’den tahkîke döndür Sâlih’ i

Buyrulmuş, taklitten tahkike...

6 Nur 24:37


266


Gülden Bülbüllere


Âteş-i aşkınla yandır Sâlih’i

Şarâb-ı lebinle kandır Sâlih’i

Taklîd’den tahkîke döndür Sâlih’ i

Afv eyle hizmette noksânımız var

Bu taklitten tahkike dönmek var ama burada taklit ikidir. Bir taklit var ki hicvedenler alay edenler. Onlar şunlardır;

Ârifi n Hak iledir Hak’tır özü

Anların kıblesidir şeyhin yüzü

Kavm-i Nemrûdîler istemez bizi

Bakın dikkat edin Kavm-i Nemrudiler, diyor.

Anların kıblesidir şeyhin yüzü

Burada yanlış anlaşılmasın, talibin, müridin iki kıblesi vardır. Bir cisminin cesedinin kıblesi, bir de ruhunun kıblesi var.

Tarikata girmeyenler bu ruhun kıblesini bilemiyorlar, ruhun kıble­sini bulamıyorlar. Bu ayetle sabit, bir insan zahirde Mutesimbihablil-lah, batında Bihablillah olacak. Ayet bunlar.

Mutesimbihablillah; zahir emirleri harfi yen yerine getirecek, zahir­de bir eksikliği olmayacak. Yani bütün zahirdeki emirler, ameller kıb­leye yönelmektir. Kıbleye yönelmeden bir amel makbul oluyor mu? Olmaz.

Ama batında Bihablillah; müridin sadece hedefi Allah’ın zat-ı bahti’dir. Allah’ın zatından başka bir arzusu, isteği olmayacak. Allah’ın zatı varsa, sıfatı varsa; sıfat-ı subutiyesi varsa, sıfat-ı zâtıyesi varsa, başka isteği olmayacak.

Sıfat-ı subutiyesi sekiz, bu sıfatları insanlara da vermiş.

İnsanların da bir görmesi var, işitmesi var, iradesi var değil mi? İlmi var, bunlar var. Allahın sıfatları insanlara da vermiş ama Allah’ın sıfatı­na karşı insanlardaki sıfat okyanusa karşı bir damladır. Katre, yağmur katresi ile bir derya okyanus bir olabilir mi? Onun için bak;


Tasavvuf Sohbetleri 4


267


Seni katre iken ummân eder şeyh Buyurmuş. Bir de ne buyuruyor kelamı kibarda;

Seni hayvân iken insân eder şeyh

Gönüller şehrine mihmân eder şeyh

İçirip bir kadeh aşkın meyinden

Gedâ iken seni sultân eder şeyh

Haber verir hakîkat illerinden

Sana çok tuhfeler ihsân eder şeyh

Olursun “men aref” sırrından âgâh

Seni katre iken ummân eder şeyh

Evet, bu katre nedir?

Bizdeki işte cüzi irade, cüzi akıl, görmek, işitmek, konuşmaktır. Bunlar cüzidir. Bizde var ama küllisi Cenabı Hak’ta Allah’tadır. Bunlar bizdeki görmeler, işitmeler; sekiz sıfat, Allah’ın sıfatlarına karşı bir ok­yanusa karşı bir katredir.

Bütün bu yerdeki akan suların aslı deryadır. Bu sular deryadan geli­yor ve gökten yağan rahmetler, yağmurların seli, gölü meydana getiri­yor. Fakat bunlar deryayı çoğaltıyor mu? Bunlar deryadan ayrılıyor ama deryayı eksiltiyor mu?

Bunlar deryaya gidiyor deryayı bunlar çoğaltıyor mu? Çoğaltmaz.

Cenabı Hakk’ın sıfat-ı zatiyesi var.

En evvel Cenabı Hak vücut sahibi.

Vücut sahibi ise zatının nuru var.

Cenabı Hak zatı bir vacibü’l-vücut. Vücut sahibi, vücudu var ama onun vücudu akla gelmez, onun vücudu kıyas edilemez, dü­şünülemez.

Çünkü görülen bir şey düşünülebilir. Görülmeyen bir şey düşünü­lebilir mi?


268


Gülden Bülbüllere


Bilinen bir şey düşünülebilir, bilinmeyen bir şey düşünülebilir mi?

Bir de var ki; bilmiş ama göremiyor. O bildiğinden de misaller verir ama bildiğini bildiremez.

Onun için burada Cenabı Hakk’ın zatından bahis yoktur, sıfatla­rından vardır.

Bütün ilim, amel, hikmetler, kudretler, olaylar bütün Allah’ın görü­nen hep sıfatlarının asarıdır ama bu sekiz sıfat da zatının asarıdır.

Zatı birdir. Öyleyse Cenabı Hakk’ın zatı birse bir insan da esma nuruna geçerse, sıfat nuruna geçerse, zat nuruna geçerse ne olur? O zaman Salih Baba’nın emri;

Aynı da değil gayri de değil ol buna agâh

O zaman, o zahirde bir cisim taşır. Peygamber Efendimiz zahirde Allah mıydı? Değil hâşâ.

Ama Allah’tan gayrı mıydı? Değil hâşâ.

Delili de ne?

“Kâbe kavseyni ev ednâ7” İşte delili de budur. “Habibim sen bana iki kaşın yaklaştığı kadar yaklaştın”.

Yani bir kaşın biri Allah, bir kaşın biri Resulullah oluyor.

Fakat sadece bu ifade ile bilinmez. Zatı, sıfatı anlamak için; bak nasıl anlaşılır zat ile sıfat?

Kuvve-i kudsîden edip imdadı

Bize haber verdi zatı sıfatı

Ol zaman anladık sırr-ı Ahmed’i

“Küntü kenz” esrârın beyan eyledi

Bakın demek ki bu zat ile sıfatı insanlar kitap ve ilimle tarif edemez, bilemezler. Ancak hepsi sıfattan bahsederler, zattan edemezler. Zatı, sı­fatı o zaman birbirinden ayırırlar.

7 Necm 53:9


Tasavvuf Sohbetleri 4


269


Hâlbuki zat var sıfat var ama bunlar birbirinden ayrı değil.

Zattan mana Hazreti Allah,

Sıfattan mana Resulullah.

Zattan mana sende bir ruh var,

Sıfattan mana bir ceset.

Cesedin ayrı, ruhun ayrı mı senin cevap ver?

Değil; ama ruh ile cesedin bir anlaşması var. Bak ceset ruhtan alıyor iktidarını, fakat ceset ruhu bilemiyor, bilmiyor. Ama bilecek mi? Bile­cek. Ne zaman bilecek? Ne zaman ki;

Kuvve-i kudsîden edip imdadı

Bize haber verdi zatı sıfatı

Ol zaman anladık sırr-ı Ahmed’i

“Küntü kenz” esrârın beyan eyledi

Kuvve-i kutsi ne?

Yani kutsal manevi kuvvetiyle, manevi gücüyle, kutsal nefesleriyle bildirdi, diyor.

Neyi? Zatı, sıfatı bildirdi.

O zaman da zatı, sıfatı anlayınca, sırrı Ahmedi anlayabildik. Allah’ın Resulü olan sırrı Ahmedi anlayabildik. O da şudur ki;

Semada ismi Ahmet’tir

Bu âlemde Muhammet’tir

Ehaddan vahidiyettir

Ehad: Allah, vahidiyet yani Allah’ın zatından (muhabbetinden) var oldu.

Evvel Allah Resulullah’ı var etti ve onun varlığı ile mükevvenatı, seni beni var etti.

Onun için işte tarikatın esrarları nimetleri bunlardır. Bunlar söyle­nir ama yine söz ile anlaşılmaz;


270


Gülden Bülbüllere


Söz ile her kalbe doğmaz ledünni

Fakat tarikatta bunlar yaşanır yaşanmaz değil yaşanır ama görür gösteremez, bilir bildiremez.

Diyen bilmez bilen demez.

Ama ne zaman ki biz insanlar olarak yaşarsak, biliriz. Şeyh Şibli Hazretleri evlenmemiş. Sormuşlar, demişler;

- Niçin evlenmedin?

Bak şöyle bir ifade kullanıyor:

Dediler niçin evlenmedin sen

Dedim ki henüz baliğ olmadım ben

Veliliğe varınca baliğ olur

Velilik olmazsa o oğlancık olur

İnsanlarda üç türlü baliğ vardır.

Bir on beş yaşında mükellefi yeti vardır.

Bir de velilerin, nebilerin kırk yaşında baliğ olmaları var. Onlara nübüvvet kırk yaşında gelmiş. Velilere de kırk yaşında velayet verilmiş. Kırk yaşından evvel olmuyor, olmaz.

Bir de avamın on beş yaşında mükellef olduktan sonra kırk yaşına kadar gençlik yaşı var ve inancını yaşamadı. Genç ise bu dünya gençlere kancayı takmış, ihtiyarlardan kancasını çekiyor, alıyor, koparıyor. Çün­kü o da gençliğinin icabı gezmesi, tozması, yemesi, zevki sefası genç­liğinin icabıdır. Kırk yaşında bir ayılma oluyor. Nasıl ki kırk yaşında nebiler nebi oluyor, veliler veli oluyor her inanan da, avam da kırk ya­şında düzeldiyse düzeldi; düzelmediyse kırk yaşından sonra düzelse de kıymeti yok, kıymet ifade etmez. Çünkü gençliğini zayi ediyor. Demek ki bir on beş yaşında baliğ olmak var, bir de avamlar için kırk yaşında baliğ olmak var.

Fakat nebiler için buna manevi buluğ deniliyor. Onlar nebi olunca o zaman manevi buluğ olmasıyla, ruh ile cesedin evliliği oluyor.


Tasavvuf Sohbetleri 4


271


Yani ruhla cesedin anlayışıdır, birbirine muhalefeti kalkıyor orta­dan, mutabık oluyor. Yani o zaman ruh ceset ile anlaşabiliyor, o zamana kadar anlaşamıyorlardı.

Anlaşamamaları ne?

Ruhtan almış olduğu bir iktidar ile ruha bu ceset bu nefi s ihanet ediyor. O zaman o ihanetlik ortadan kalkar. Buna manevi buluğ denili­yor ki bu da nebilerde, velilerde olur. O zaman ceset ruhu anlıyor. Ruh da cesetle o zaman anlaşabiliyor. O zaman ne oluyor işte şu kelam onu ifade ediyor;

Bu berzah âlemin geç gör neler var

Eriş nûra ki sende kalmaya nâr

Olursun âlem-i ruhtan haberdar

Berzah âlemi bir defa dünyadır, bu cesettir, bir de insanlarda olan gafl ettir. Berzah demek karanlık demektir.

Eriş nûra ki sende kalmaya nâr Nurdan mana cennettir, nurdan mana Allah’ın rahmetidir. Nardan mana cehennemdir, Allah’ın gazabıdır. Ama

Olursun âlem-i ruhtan haberdar

O zaman ruh âleminden haberdar olursun ama haberdar edemez­sin, bilirsin bildiremezsin, görürsün gösteremezsin. İşte kelamı kibarda geçer;

Ayni de değil gayri de değil ol buna agâh

Bu Evliyaullah’a buyrulmuştur.

Evliyaullah Allah mıdır? Değil.

Allah’tan gayrı mı? Değil.

Fakat bunu idrak etmek çok çetindir. Bu ihvanlar arasında söyleni­yor ama bunu izah edemezlerse o zaman çapak alırken göz çıkarırlar. Bunlardan ruhtan böyle bahis yapmayın, ruhun esrarı anlaşılmaz ve


272


Gülden Bülbüllere


çözülmez ve ifade edilmez. Onun için nemize lazım bizim için Allah’ın emri var, nehyi var, şeriat var, tarikat var.

Şeriat nedir?

Şeriat Allah’ın emirleri; amellerimiz, orucumuz, namazımız. İşte helali haramı bunları seçmektir şeriat. Bu olmayınca şeriatı da yaşamış değildir. Şeriatı olmayınca tarikatı asla olmaz.

Tarikata gelince meşayihin bizim bir delilimiz olduğunu bileceğiz. Biz Allah’ın rahmetini onunla kazanacağız. Hatta Allah’ın cemalini bize gösterecek odur. Evet, öyle çünkü niçin olmasın Cenabı Hak “yerlere göklere sığmam ben mümin kulumun kalbine sığarım8”, buyuruyor. Ama sen de mümin, ben de mümin, bir veli Evliyaullah da mümin.

Mümin denilince; kâfi r, mümin bir defa ayrılıyor. Kâfi r inanmayan­lar, mümin de inananlar. Ama bu inananlar içinde mesela bir avam var, bir ulema var, bir de veliler var.

Âlimlerde bir esrar var ki avam bilmez. Niye? Çünkü onda ilim sıfa­tı var. Tabii o insanlardan ilmiyle seçilmiş.

Ama velilerde de bir esrar var ki âlimler onu bilmiyor.

Nebilerde bir esrar var, veliler bilmez.

Resulullah Efendimizde bir esrar var ki onu da öbür peygamber­ler bilememişler. Peygamber Efendimizdeki esrarı bilememişler. Onun için bütün peygamberler Cenabı Hak’tan Peygamber Efendimize üm­met olmayı dilemişler. Niye dilemesinler? Çünkü onlara da Peygamber Efendimiz şefaat ediyor. Büyük şefaat Peygamber Efendimizin şanıdır.

Mesela diyelim ki bir padişahtan bir emir çıkar. Bu emir nereye gider? Mülkî amirlere, mesela valilere verir. Valilerden kimlere bu emri verir? Kaza kaymakamlarına. O da kime verir? Yetkili kimselere verir. O emir en evvel valilere gelir.

Onun için burada Peygamber Efendimiz büyük şefaat kânı odur. Cenabı Hakk’ın öyle bir gadabı tecelli ettiği zaman hiç kimse Allah’tan

8 Alusi Ruh’ul Meani XX.101


Tasavvuf Sohbetleri 4


273


bir şey dileyemeyecek. Hep kendilerinden korkacaklar, peygamberler de kendilerinden korkacaklar, nefsî nefsî diyecekler. Ama o zamanda bir tek Allah’a karşı ricada bulunan, dileyen, murat sahibi olan, Pey­gamber Efendimiz olacak. Hiçbirisi korkularından havfl erinden bir dilekte bulunamayacaklar. Ama Peygamber Efendimiz birinci dileme­sinde Allah’ın gadabı hafi fl eyecek, şiddeti azalacak. O azalmada misal nasıl ki güneş doğunca en evvel ışığı yükseklere vuruyor. Sonra sonra aşağılara iniyor değil mi? İşte Allah’ın rahmetinin tecellisinde gadabının teskin olmasında en evvel peygamberler yararlanacak. Peygamberlerin üzerinden havf kalkacak. Ondan sonra onlar da ümmetlerini dileyebi­lecekler. Bu divan’da geçiyor.

Cemî-i enbiyâ cümle sana hep ümmet oldular

Hüviyyet bâbının miftâhı sensin yâ Resûlallah

Buyurmuş. Miftah: anahtar demek, bâb: kapı demek. Sen hüviyet kapısını açacaksın herkesin hüviyetini sen vereceksin, diyor.

Evet, efendiler Allah’a şükür. Bu işte “çok ihsan var bu ihsandan içeri”. Dört tanesini herkesçe malum. Sence bence herkesçe malum.

Niye malum olmasın birinci ihsan Allah bizi Müslüman halk etmiş.

İkinci ihsan habibine ümmet etmiş.

Ondan sonra üçüncü ihsan fesat ümmetten değil itaat ümmetten etmiş.

İtaat ümmetten de seçmiş; tasavvuf ehli, tarikat ehli velilerini sev­dirmiş bize. Sevdiren Allah, bildiren Allah; bu üçüncü ihsan oldu dör­düncü ihsan. Artık o çoğunluğu da tarikatın içerisinde tarikatı anlar yaşar, o ihsanların çoğunluğuna da ulaşır. O da işte buyuruyor ki;

Himmet-i evliyâ bize yâr iken

Şâh-ı Nakşibendî ser-hünkâr iken

Ser hünkâr demek: hünkâr eskiden ülke padişahlarına hünkârım demişler. Bu da tabii ki ülke padişahı değil manevi padişahlar. Manevi


274


Gülden Bülbüllere


padişahlar da velilerdir. Bunların içerisinde Şah-ı Nakşibendî Efendi­miz; çok ileri gitmiş, hepsinden çok ileri geçmiş ve onlara ser yani baş olmuştur.

Himmet-i evliyâ bize yâr iken

Şâh-ı Nakşibendî ser-hünkâr iken

Seyyid Tâhâ Sıbgatullah var iken

“Kâbe kavseyn”e dek seyrânımız var Oraya kadar yol açık gidebildiğin kadar git. Neyle gideceksin birader, neyle gideceksin Müslüman?

  • Kitap, Sünnet, İcma, Kıyas. Neyle gideceksin Müslüman?
  • Farz, Vacip, Sünnet, Müstehap. Neyle gideceksin Müslüman?
  • Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet. Neyle gideceksin Müslüman?
  • Muhabbet, İhlâs, Adap, Teslim.

Bunlarla gidecek. Bunların hepsinin bir makamı var götürüyor.

Ama bu şeriat, tarikat, hakikat, marifet denilince bunlar birbirleri­nin üzerinde.

Şeriatın üzerinde tarikat var,

Tarikatın üzerinde hakikat var,

Hakikatin üzerinde marifet var.

Mademki şeriatın üzerinde tarikat varsa, tarikata inanmak, girmek lazım.

Tarikatın üzerinde hakikat varsa, tarikatı anlayıp yaşamak lazım ki insan hakikate geçsin.


Tasavvuf Sohbetleri 4


275


Hakikatin üzerinde marifet varsa, hakikatten de ileri geçecek ki ma­rifete ulaşsın.

Mademki burada insan tarikatı anlamak yaşamakla hakikate geçi­yorsa, her hakikate geçen veli sınıfına geçmiştir. Avamlardan seçilmiştir, velayet sahibi olmuştur.

Velayet sahibi olan kimsede ne olur?

Allah’ın sıfatları onda tecelli eder.

Cenabı Hak kutsi hadisinde “o veli kulumun konuşan dili benim dilim, o veli kulumun gören gözü benim gözüm, o veli kulumun işiten kulağı benim kulağım9”, buyuruyor.Yani Cenabı Hak diyor ki “benim­le görür, benimle işitir, benimle konuşur, benimle yürür, benimle uza­nır, düşünen aklı da benim aklım”.

Zahirde ulema buna ne diyorlar?

Aklı cüz, aklı kül; cüzi irade, külli irade.

Onun için velilerde cüzi irade yoktur, külli iradededir.

Yani katre iken deryaya karışmış, o gücünü deryadan alıyor. Veya bir ufak kaynar sular var, çıkıyor deryaya karışıyor. Deryaya karışmasa eğer bir nehir vapuru taşıyamaz, bir nehirde vapur çalışmaz. Ancak bü­yük nehirler var fertleri boğuyor ama vapuru batırmayan daha büyük olan deryadır.

Ama bir nehir deryaya karışırsa deryada yok oluyor mu?

Evet, vücudu görünmüyor ama deryanın içerisinde. İcabında derya­dan almış olduğu gücüyle vapuru taşıyor. Veya bir büyük deryaya git­mek için, deryadan güç almak için deryaya giden nehri kara toprakları eylemez. Nehrin yatağı deryadır, deryayı bulana kadar gidecek.

Burada deryadan mana: Cenabı Hakk’ın rahmetidir.

Nehirden mana: Resulullah’ın şefaatidir.

9 Buhari Rikak 38


276


Gülden Bülbüllere


Ama nehri de bulmak için yine nehirden küçük ırmaklar var. Bu ırmakların hepsi de nehri bulamıyor. Nehri bulmayan da deryaya gi­demiyor. Çok ırmaklar var ki mesela nehre gidemiyorlar, gitmiyor. Ama gidenler de var. Mesela memleketimizde Fırat, Dicle gibi kaç tane nehirler var ama bunların karşısında çok daha büyük sular da var ki onlar deryadan yoksun kalıyorlar çünkü nehri bulamıyorlar ki deryaya gitsinler.

Bir ufak su, bir küçük parmağım kadar çıkan bir su eğer büyük suya karışıyorsa, büyük su da daha büyük suya karışıyorsa deryayı buluyor. Bir büyük su da olsa, nehri bulamazsa eğer deryayı bulamaz.

Bu büyük sudan mana: zahir ilim sahipleri.

En ufacık sudan mana: bir meşayihe inanmış, teslim olmuş, bir mü­rittir. İşte onun için bak;

Seni hayvân iken insân eder şeyh

Bu ne demektir?

Mevlana’nın;

- Ne olursan ol, yine gel, demesidir.
Bu da ne demektir?
Nakşibendî Efendimizin;

-  Bizim tarikatımız günahkârlar tarikatı, günahını bilenler, eline
alanlar gelsin. Günahını bilmeyenleri biz istemiyoruz, demiş.

Onun için bu ne demek?

Hakikaten bunu kimse bilemiyor. Bu da Allah’ın lütfü ihsanı değil mi canım, bildiren Allah değil mi?

Mesela bizim bu çok yakın zamanımızda buraya gelmeden evvel Bursa’ya beş günlüğüne gittim. Bursa’da büyük bir caminin altında vak­fın şubesini kurmuşlar, orayı da kiralamışlar. Orada sohbetimiz beş gün boyunca oldu, doluyor, sadece Bursa değil etraftan da geliyorlar. Orada Hacı Salih Efendi isminde büyük bir âlim var. Tasavvufa evvelden kar­şıydı ama şimdi biraz yumuşamış ama zahirde bilinmiş bir âlim. Önce-


Tasavvuf Sohbetleri 4


277


leri tarikatı, rabıtayı inkâr ediyor rabıtaya karşı çıkıyormuş. Ama şimdi kabullenmiş. O kendisi bundan kaç sene evvel sohbetimize Bursa’da geldi. Hikmet-i ilahi ben de o zaman ilk olarak onu tanıdım, evvelden duymuştum, tanımamıştım. O geldi sohbette takdim ettiler, söyledi­ler görüşmemiştik hep Evliyaullah’ın kerametinden sohbet zuhur etti. Dinledi hiç ses yok, ondan sonra yumuşamış. O rabıtayı daha inkar etmiyor. Ondan sonra her gidişimizde geliyor. Hatta evine de davet ediyor, zamanımız olmuyor ki gidemiyoruz. Bu son bir daha Bursa’ya gittik onu da dinledi, çok memnun oldu. Dedi;

- İhyâ-ı ıbâd ettin bizi, bir şüphem var danışacağım, bir iki dakika
gelseniz gizli konuşacağım.

Peki, olur dedik çıktık. Ayak üzeri bir odaya girdik şunu sordu bana:

- Bu sizin ihvanlarda, tarikata girenlerde, daha kaza namazı ödeni-
yormuş bu doğru mu? Kaza namazı kılınmıyormuş, doğru mu?

Dedim yalan değil, yanlış. Kılınmıyor diye bir şey yoktur. Bizim ta­rikatımızda bizim büyüklerimiz kaza namazı kılmaya şart koşmuyorlar. Kılana da yok kılma demiyorlar. Dedi ki;

- O nasıl olur, dedi.

Boy abdesti (tövbe güslü) alınca, “innemel amâlu binniyât10”, ni­yeti sağlam olursa kaza namazı da ödenir. O tabii ayet okudu. Hocam dedim; kılma diye bir emir yoktur bu yanlış ama kılın diye bir emir de yoktur.

Bir insanın bir insana borcu yığılmış, stok olmuş ödeyemiyor. Ver­giler var yığılıyor, ödeyemiyor icraya kaldırıyorlar değil mi? Veya bir kimseye şahsa borcu olsa yani diyelim ki bir evde oturuyor kira verecek vermemiş de yığılmış.

- Hadi ben yığıntılardan vazgeçtim bundan sonrasını öde.

10 Hikmet Goncaları Trc. (500 Hadis Şerif) 101


278


Gülden Bülbüllere


Denilse bu bir kolaylık değil mi, bu hadis-i şerif değil mi? “uzaklaş­tırmayın yaklaştırın, çetinleştirmeyin kolaylaştırın11”, diye emir var.

Çünkü bir adam gelmiş kırk yaşına veya elli yaşına namaz kılmamış. Kaza namazını kıl da gel, deyince kaçacak gelmeyecek. Ama kılma da denilmiyor, kıl da denilmiyor.

Yani burada iki şey var efendim mesela zahir var batın var. Zahir; ulemanınki batın da meşayihinki. Yani bugün bir batın memuru veli­lerdir, zahir memurları da ulemadır.

Şimdi bir hoca vaizinde diyor ki kazası olan nafi le namaz kılamaz. Bir insan hocanın vaizini dinlemiş. Bu taraftan da diyor ki senin kaza namazını kılma, artık kılma denilmiyor da. Kitapta yazılı emir ne? Salât-ı evvabin namazı, teheccüd namazını kılacaksın, deniliyor. Şimdi bizde bu var, kitapta da yazılıdır. Kaza namazını kılın demiyoruz, kıl­mayın da demiyoruz. Burada muhayyer bırakılmıştır.

Burada ihvan şimdi teheccüd namazı var, bir de evvabin namazı var, bunları kılacak ve kitapta yazılı değil mi? Şimdi hocanın vaizini dinle­miş. Diyor ki; kazası olan nafi le namaz kılamaz. Hocanın sözü onun için geçerli ise kılsın kılma demiyoruz değil mi? Yok bu taraftan bizim büyüklerimizin sözü geçerli ise orada zaten kaza namazını yazmamışlar, yazılmamış o zaman daha niye kılıyor. Evet, işte bu kelamda;

Seni hayvân iken insân eder şeyh

Bu hayvan kim efendiler?

Bu hayvan işte elli yaşına, altmış yaşına kadar gelmiş namaz kıl­mamış. Bu hayvandır hayvan sıfatındadır. İnanaraktan tarikata gelip giriyorsa işte o hayvanlıktan kurtuluyor. O, bir boy abdesti almakla, bir meşayihe inanmakla onun üzerine ikrar vermekle ahd-i misak tazeleni­yor. Onda daha hiçbir şey kalmıyor, hep dökülüp gidiyor. Buna inanı­yorsa güzel, buna inanmıyorsa gitsin kaza da kılsın başka ne yapıyorsa yapsın. Yapma denilen bir şey yoktur. İşte bu budur.

11 Sahih-i Buhari İlim 12


Tasavvuf Sohbetleri 4


279


Seni hayvân iken insân eder şeyh

Gönüller şehrine mihmân eder şeyh

Bu da hadis-i şerifte de var. İşte bu hocalar ağızlarından çıkanı ku­lakları işitmiyor. Peygamber (SAV) efendimizin haber verdiğine göre Cenabı Hak ne buyuruyor? “kulum bana itaat ede ede cennete yaklaşır, (itaat yolu cennet yolu, isyan yolu cehennem yolu), bir karış kalır ki cennete girsin. Fakat biz onun delaletini nasip etmişsek o orada cennete giremez bir günah işler oradan kayar gider cehenneme düşer”. Bir de buyuruyor ki “kulum bana isyan ede ede cehenneme yaklaşır, bir karış kalır ki cehenneme düşsün, hoşumuza giden bir amel işlerse hidayetini murat etmişsek o da cehenneme düşmeden kayar gider cennete girer12”. Bunları bize bildiriyor.

Bu da nedir?

Allah dört şeyi dört şeyin içinde gizlemiştir.

Bir defa insanlar içerisinde velilerini gizlemiş. Zaten kutsi hadisinde de Cenabı Hak, “biz velilerimizi yeşil kubbemizin altında gizledik, on­ları bizden başka kimse bilmez13”, buyuruyor.

Veliler insanlardan seçilenlerdir. Ama zahirde seçkinlik biliniyor mu?

Batın seçkinlik görünmez.

Mesela zahirde insanlar seçiliyor. İnsanlardan parlamentolar seçili­yor, meclise gidiyor. Parlamentolardan bakanlar seçiliyor, başbakan se­çiliyor, cumhur reisi seçiliyor değil mi? Bunlar insanlardan seçiliyor.

Aynen tarikatta da böyle bir seçkinlik vardır. Şeriatta, tarikatta bir seçkinlik vardır. Şeriatı yaşayanlar mesela âlim olanlar ilmiyle, amel edenler amelleri ile avamdan seçiliyor. Tarikatı yaşayanlar da onlardan seçiliyor. Bugün ilimde müsavi olan iki âlim amelde de müsavi olsa bi­rinin tarikatı var birinin yoksa o tarikatı olan ondan seçkindir. Ondan

12  Buhari Edep 69

13  Eşrefoğlu Rumi Müzekkin Nufüs S 309


280


Gülden Bülbüllere


çok ilerlemiştir. O tarikatı olanın zülcenaheyn çift kanatlı, öbürü tek kanatlıdır.

Bakın İmam-ı Azamın talebeleri var. İçtihatta İmamı Ebu Yusuf, İmamı Muhammet’i almış. Fakat sair bütün talebelerinin içinde İmam-ı Ebu Yusuf’u çok severmiş. Hapisteyken ölümü öncesinde İmam Ebu Yusuf mahremiymiş ona hep kerametini göstermiş. Demiş ki;

- Ya Yusuf ben öleceğim fakat benim ölmem bir şey değil, ölüm
haktır. Fakat bu rafızîler benim hakkımda kötü düşünüyorlar, bana iha­
net etmek istiyorlar. Bu ihanet bana değil İslam’a. Ben öldükten sonra
kabre konulduktan, sonra kimse görmeden git akşamdan beni kabirden
çıkar, evine getir.

Böyle söylemiş mübarek. Ölmüş kabre koymuşlar. İmam-ı Ebu Yu­suf gitmiş, kabirden çıkarmış tabuta koymuş evine getirmiş. O çıktıktan sonra rafıziler bir siyah köpeği öldürmüş, götürmüş kabre koymuşlar, sabahtan da iddia etmişler. Güya onların bilginlerinin keşifl eri açılmış;

- İşte sizin imamınız (hâşâ hâşâ) öldükten sonra köpek şekline
girdi.

Diye iddiada bulunmuşlar. İddia ile kabri açmışlar ki orada hakika­ten siyah köpek var. Bütün Müslümanlar böyle duyunca çok yasa bat­mışlar. Bu nasıl olur, niye böyle oldu? diye üzülmüşler. Harun Reşit de üç gün içerde ağlamış ve hiç kimseyi kabul etmemiş. Ebu Yusuf bunu duyunca gitmiş demiş ki

-  Ben halife ile görüşeceğim. Demişler ki;

-  Halife kimseyi kabul etmiyor.

Zaten İmam-ı Azamı kadı tayin etti, o da kadılığı almadı onun için hapsetmişti ve mübarek hapishanede öldü. Sonra Ebu Yusuf’a verdi kadılığı.

-  Deyin ki Ebu Yusuf seninle görüşmek istiyor. Demiş ki;

-  Gelsin. Onu almış.

-  Ya halife niçin ağlıyorsun?, demiş .


Tasavvuf Sohbetleri 4


281


-  Niye ağlamayım, nedir bu felaket başımıza geldi.

-  Korkma bu rafızîlerin bir oyunudur. İmam-ı Azam, hocam benim evimde. Bana emir verdi, kimse görmeden çıkarttım tabutuyla evimde duruyor.

-  Öyle mi? Öyle demiş.

Ondan sonra sevinmiş. o üzüntüsü gitmiş. Bir emir vermiş silahlı muazzam bir ordu hazırlatmış. Bütün bu Rafızîleri, Bağdat’ta etrafta olanları bir sahraya toparlamış, İmam-ı Azamı getirmiş tabutuyla bir sehpanın üzerine koymuş. Bunları hep ikişer ikişer oradan geçirmiş.

- Görün bu İmam-ı Azam mı? Görün, görün.
Hepsi görmüşler.

- Hani İmam-ı Azam köpek şekline girmişti, siz bu iftirayı niye
yaptınız?

Askere emir vermiş ve kılıcı onlara sıyırmış.

Evet, İmam-ı Azam Ebu Yusuf’u çok seviyormuş. Sen bunu çok seviyorsun diye öbür talebeler de hasetleniyorlar, kıskanıyorlarmış.

Bir gün İmam-ı Azam bunu neden çok sevdiğini onlara bildirmek için talebelerden evvel gelmiş mektebe. Orada her talebenin oturma şiltesi varmış. O her talebenin şiltesinin altına bir dosya dalı, kağıdı ko­yuyor. Ondan sonra çıkıyor mübarek, talebeler geliyorlar. Gelen oturu­yor yerine bir şey yok. İmam-ı Ebu Yusuf oturunca mübarek bir tavana bakıyor, bir tabana bakıyor. Birkaç defa böyle yapınca;

-Niye öyle yapıyorsun? diye öbür talebeler soruyorlar. Diyor ki;

-Ya tavan alçalmış, ya da bu taban yükselmiş.

Gülüyorlar, alaya alıyorlar. O arada İmam-ı Azam geliyor.

-  Ya hocam senin çok sevdiğin Yusuf’a bak.

-  Ne olmuş ki, diyor. Diyorlar ki;

-  Tavana bakıyor, tabana bakıyor. Sorduk niye böyle yapıyorsun. Diyor ki; ya tavan alçalmış ya taban yükselmiş.


282


Gülden Bülbüllere


-  Öyle mi? diyor, mübarek.

-  Doğrudur, demiş.

-  Hele şiltelerinizi kaldırın, demiş.

Kaldırmışlar ki hepsinin şiltesinin altında bir dosya dalı.

Her bir kimse ehl-i irfân olamaz

Kırk yerden yarılmış kıl olmayınca

Dosya dalının yüksekliğini zahir anlayabilir mi?

Ancak maneviyat sahibi anlar.

Evet, âlimlerde bir esrar var ki avam bilmez,

Velilerde bir esrar var âlimler bilmez,

Nebilerde bir esrar var veliler bilmez,

Peygamber Efendimizdeki sırrı da nebiler bilmezler.

Bütün nebiler ruhî miraç yapmışlardır. Peygamber Efendimiz cismî miraç da yapmış ve ruhî miraç da. Cismî miraçta yükselmiş ortada, ama ruhî miraçta sınır yoktur.

Ancak insanlar ruhî miraçta Allah’ın nurlarına, esma nuruna yükse­lir, sıfat nuruna yükselir, zat nuruna yükselir.

Tabii ki nebiler de zat nuruna yükselmiştir ama onlarda müsavi de­ğiller. Bak peygamberlerin de kitap sahipleri var, kitap sahibi olmayan­lar var. Ama hepsi peygamberdir. Bunlara da vahiy olmuş, ilham olmuş. Bunun zahirde anlamı şudur: İbrahim aleyhisselama suhuf olarak on suhuf inmiş, çok rüya görürmüş. Cenabı Hakk’ın bütün emirleri ona uyku ile uyanıklık anında tecelli edermiş, bildirilirmiş. Nebilerden se­kiz peygambere vahiy kitap inmiştir. Yüz dört kitabın dört kitabı zaten kimlere indiği biliniyor.


 

 

Gelen Gün Geçen Günün Devamıdır

18.07.1997, Erzincan

Bir Leyla’nın Mecnunuyum canan ilinin canıdır

Bütün canlar canan ilinden gelmiş, ama bu geliş değildir. Gelip, gidip, bir daha geliyor. Yani dünyaya geldikten sonra bir daha gidiyor, bir daha geliyor.

Bu da iradesinden geçiyor iradesine geliyor. Cüzi iradeden külli ira­deye geçiyor. Ama kendini adam etmiş ki, kurban etmiş ki, külli irade­ye geçiyor, sonra tekrar cüzi iradeye dönüyor.

Niye böyle külli iradeye geçmiş, niye cüzi iradeye dönmüş?

Bu kutsal emri İlahi insanlara hizmet görmek için Allah’ın emridir. İnsan hakikatını vermek için külli iradeye geçiyor, tekrar cüzi iradeye dönüyor. Tarikatta çok hizmetle vecd âleminden geçememişler, irade­lerine dönememişler. Dönmeyince orada kalmışlar. Ama dönenler hiz­met görmüştür.

Şimdi orada kâmil var, mükemmil var. Kamil yetişendir. Yetişen de­mek ulaşan, ulaşan demek kavuşan.

Neye? Allah’a; Allah’a ulaşan, Allah’a yaklaşan, Allah’a kavuşan.

Ama mükemmil; o da yetişen ama kıymet verendir. Alacağını almış, göreceğini görmüş bütün hizmetini marifetini almış geri dönüyor.

Geri nereye? İradesine dönüyor.

O zaman ne oluyor? Bir tarafı külli irade, bir tarafı cüzi irade. İşte o insan Allah’tan alır kula verir, kulu alır Allah’a götürür. Oradan döne­meyenler, gelemeyenler, bu görevi, hizmeti yapamamışlar.

Abdurrahman Cami Hazretleri ki onun kadar büyük bir âlim gel­memiş. Hatta beş yüz sene içerisinde, beş asır boyunca yeryüzüne böy­le tek bir alim gelmemiş. Hace-i Ahrar Hazretleri zamanında beraber yaşamışlar, maceraları var. Şimdi bir su, dere akarmış. O dere muhiti


284


Gülden Bülbüllere


görüyormuş ve kayıksız da karşıya geçemiyorlarmış. Suyun bu tarafın­da Abdurrahman Cami Hazretlerinin bölgesi, diğer tarafı da Hace-i Ahrar Hazretlerinin bölgesiymiş. Abdurrahman Cami Hazretlerinin bölgesinden, diğer tarafa Hace-i Ahrar Hazretlerinden ders almaya gi­diyorlarmış.

-  Nereden geldin?

-  Karşıdan.

-  Karşıda Abdurrahman Cami duruyor da sen buraya niye geldin? Diye sorarmış. Derlermiş ki;

-  Efendim biz gidiyoruz, ders vermiyor. Kendisinden ayık değil hiç kimseye ders vermiyor. Onlara Demiş ki;

- Şöhret kapısını kapatmış, varlık kapısını açmış.
Bir kelamında diyor ki:

-  Eğer bizim muradımız mürit toplamak olsaydı dünyada hiçbir
meşayihe mürit bırakmazdık, kaptırmazdık; hepsini toplardık.

Abdurrahman Cami Hazretleri ki o kadar ilmiyle beraber ders ver­mezmiş. Peki Niye? İradesinde değil, insanlarla irtibat sağlayamıyor. Hep Hak ile irtibatlı.

Ama meşayih kâmil-mükemmil olursa; onun Hak ile de irtibatı var halk ile de irtibatı var. Halktan da irtibatı kesilmez, Hak’tan da irtibatı kesilmez.

İşte böyle Hak ile irtibat edenlerin çokları ne yapmışlar? Halka dö-nememişler. Onlar tebliğ yapamamışlar, görev yapamamışlar, hizmet yapamamışlar.

Abdurrahman Cami Hazretlerinin zamanında zahir ulema tarikata çok karşıymışlar ve zahir ulemanın batın ulemayla bir çatışması oluyor­muş. Zahir ulema batın ulemaya hiç yer vermiyor, hep biziz diyorlar. “el ulama varis-i enbiya1” fermanına onlar sahip oluyorlar, velilere sahip

1 Camiu’s Sağir 1/384


Tasavvuf Sohbetleri 4


285


ettirmiyorlar. Fakat ne zaman ki Abdurrahman Cami Hazretleri tarika­ta girince hep dilleri boğazlarına kaçmış. Ne demişler?

- Ya insaf edelim artık. Beş asır boyunca arzın üzerine tek gelen bir âlim Abdurrahman Cami Hazretleri, o da hocalığı bırakıp da dervişliğe gittiyse, dervişliği kabulleştiyse, dervişlik hocalıktan üstündür.

Bunu takdir etmişler. Velilerin hocalardan daha üstün olduğunu, kıymetini takdir etmişler.

Herkes bir can sahibi, herkes canan ilinden gelmiş. Ama herkes Ley­la ile Mecnun gibi olamıyor. Leyla ile Mecnun olmak için ikinci bir gidiş geliş lazım. Niye Leyla ile Mecnun olamıyor?

Mecnun zahirdeki iradesiyle öyle bağlandı ki Leyla’yı çok sevdi. Arz üzerinde, dünya üzerinde artık daha Leyla kadar onun sevdiği bir kim­se yok. Haşa estağfurullah, Allah’ı da biliyor fakat Allah’ı da bu kadar sevmiyor. Ama Leyla’nın sevgisi onu Allah’a ulaştırmış.

Nedir bu? Öyle inanmak lazım ki her şeyi güzel gösteren Allah’tır. Çirkinleri de çirkin gösteren Allah’tır. Öyleyse Allah’ın Celal sıfatı var. Görünen Celal sıfatı tecellide nedir? Orada muhalefetler, çirkinlikler görünür, kötü şeyler zuhur eder, kötü şeyler görünür. Ama Cemal sı­fatı tecelli ederse bütün güzellikler meydana gelir. Bak kelamı kibarda “cümle hüsnün anesi” dendi, bütün güzelliğin anası.

Aşk u muhabbet hânesi âlem anın dîvânesi

Âlem deyince, bir meşayihin âlemde, yeryüzünde çok sayılmayacak kadar sevenleri var, hep onun divanesi olmuş. Sevmişler ki divanesi ol­muşlar.

Bu “aşk u muhabbet hanesi” nin burada iki anlamı var.

Bir; dergâhında ihvanların, Müslümanların toplanıp da orada mu­habbet etmeleri, zikir yapmaları, sevişmeleridir. Bu Allah’ın emri değil mi? Allah, Cenabı Hak “Allah için bir araya gelin, Allah için birbirinizi sevin, Allah için konuşun2”, buyuruyor. İşte “aşk u muhabbet hanesi”, o dergâhıdır.

2 Ahmet bin Hanbelin Musnedinde


286


Gülden Bülbüllere


Bir de Evliyaullah’ın gönlüdür.

Onun gönlü bütün ne yapmış? Allah’ın sevgisini cezp etmiş. Bu sefer de kabiliyetine göre, istidadına göre, anlayışına göre, isteğine göre bu nimeti Allah’ı sevenlere dağıtıyor. Yoksa bu feyiz, muhabbet herkes­te müsavi değil, bir değil. Bak buyuruyorlar ki;

- Bir müridin kalbine en az bir parmağım kalınlığında feyiz geliyor­dur. Gelmese mürit olmaz, sevmez, sevemez, diyorlar.

Zaten rabıtanın tarifi nde: Başparmağım kalınlığında feyzi İlahi me-şayihin, şeyh efendimin iki kaşının arasından kalbime akıyor.

Ne bu? Allah’ın nuru, Allah sevgisi.

Nur olarak da görünür. Yalnız nur olarak görünmez de sevgi olarak bilinir. Ama bak başparmağım kalınlığında sevgiyle sanki bir nehir gibi, Nil, Fırat nehirleri gibi oluyor. Ne kadar büyük nehirler Nil, Şat, Fırat. Ne demiş Celalî Baba Hazretleri?

Seherlerde esen yelden

Zebansız söyleyen dilden Zebansız konuşan, ağızsız konuşan dil. Ağızsız konuşur mu? Konuşur kardeşim, bak bu da konuşur, aha şu da konuşur…

Seherlerde esen yelden

Zebansız söyleyen dilden

Şat Fırat ü nehr-i Nil’den

Gelen dalgadan almışam

Ne diyor?

Benim ilmim büyük nehirler gibi, Fırat gibi, Şat (büyük gemilerle geçilen Şattü’-l Arap var, Basra körfezine dökülüyor) gibi nehirler be­nim üzerime gelir, onlardan kaynaklanıyor, onlardan alıyorum, diyor.

Her eşya Allah’ı zikreder.

Onun için kelamı kibarda ne buyruluyor?


287

Tasavvuf Sohbetleri 4

Kâmile her eşyâ olmuş bir evrâd

...

Bilinmez âlemin sırrı nihândır

Tabii bu âlem deyince âlem sade gördüklerimiz midir?

Sırda görünmeyenler var, bilinmeyenler var. Öyle inanacağız ki gör­düklerimizden çok görünmeyenler var, bildiklerimizden çok bilinme­yenler var.

Bilinmez âlemin sırrı nihândır

Hâlbuki en büyük sır, en büyük bilinmeyen noktalar, en büyük noksanlık sende, insanda.

Çünkü insan da bir âlemdir. İnsan küçük bir âlem ama hem de bü­yük bir âlem. Âlem denilince bu dünyaya bir âlem denilmiş. Ama insan bu dünyadan da büyük. Fakat küçük de bir cisim sayılıyor.

Onun için Evliyaullah’ın bir tanesi ne diyor?

Onların kelamları anlaşılmaz, anlayanlara haktır, anlamayanlara da galat geliyor, yalan geliyor veyahut da hâşâ estağfurullah hata kusur görürler. Ama bak ne diyor?

- Zahirde dünya harmanında ben bir taneyim.

Zahir ne? Görünen. Bizim de zahirimiz var, batınımız var, canım yok mu? Ama biz batını elde edemediğimiz müddetçe zahirimizde çok güçsüz zayıf küçük bir cisimiz.

- Zahirde dünya harmanında ben bir taneyim.

Harman ne, tane ne? Tabii köylüler, rençperler bilirler; çiftçiler bi­lirler. Eğer anızdan adam açar on teneke buğdayı toprağa serper. Zama­nı gelince yüz teneke biçer, yüz teneke buğday çıkarır. O yüz tenekede milyarlarca buğday tanesi var. Değil mi? Dünya harmanında, dünyayı harmana benzetiyor, bütün insanları buğday taneleri yapıyor.

- Zahirde dünya harmanında ben bir taneyim (cismiyle beraber).
Ama manada bu dünya benim harmanımda bir tane.


288


Gülden Bülbüllere


Buna göre insanın büyüklüğünü, küçüklüğünü anlayın. Bu Hak bir Evliyaullah’ın kelamı, söylenmiş. Ona göre insanın büyüklüğü, küçük­lüğünü anlayın. İdrak edilmez ama bilin, anlayın.

Öyleyse insan veli olursa, velayet sahibi olursa, hakikaten insan dünyadan büyüktür. Niçin?

Çünkü evliyaullah büyük âlem oluyor da onun için. Kalp âlemi açı­lıyor da onun için.

Kalp âlemi açılan da ne oluyor?

Kalp âlemi açılanın Allah buyuruyor ki: “Ben yerlere, göklere, hiç­bir yere sığmam ama mümin kulumun kalbine sığarım3”, demek veli­nin gönlünün ne kadar büyüklüğünün olduğu biliniyor mu? Büyük, ne kadar büyütürsen o kadar büyük. İnsanlar hem büyük varlık hem küçük varlık.

İşte en büyük sır da insanlarda. Onun için insanlarda sır makamı da vardır. Sır makamı açılmadıktan sonra insanlarda sırlar var, işte bu sırlar bilinmez. Sade bunlar söylenmeyle bilinmez, söylenmeyle anlaşılmaz. Bunlar hâldir, yaşayan bilir. Hâle de geçmek için hâl sahibini bilecek­sin, hâl sahibinden alacaksın. Hatta hâl sahibinden alamazsın, makam sahibinden alacaksın. Makam sahibi velidir, hâl sahibi bir mürittir. Mü­ritte olan görüntüler, makamlar, nimetler çok çeşitli çeşitli, onun için büyük sır insanlarda ise;

Bilinmez âlemin sırrı nihândır,   buyrulmuş

Dört şâhın hükmüyle döner cihândır

Kim bu? Sen bir cihansın, büyük cihan. İşte dünya bir cihan, dün­yaya cihan denilmiş. Cihan şahı, cihan padişahı denilmiş, cihan padi­şahları denilmiş.

Sen de bir cihansın ama bilinmiyorsun, cihan olduğunu bilmiyor­sun bilemiyorsun, göremiyorsun ama olabilirsin. Olursunsa o zaman görebilirsin, o zaman bilirsin. Fakat yine bildiremezsin yine göstere­mezsin. Sen görürsün gösteremezsin, bilirsin bildiremezsin.

3 Ebu Nuaym Hilye X.15 C.6 S.40


Tasavvuf Sohbetleri 4


289


İnsanlardaki esrar bunlardır, sırlar bunlardır. Daha çok var ama bü­yük sırlar bunlardır. Nedir?

İnsanlarda altı tane kutsal makam var. İnsanlardaki kıymet kutsiyet Cenabı Hak “lekad halaknel insane fi ahsen-i takvim4” buyuruyor. “Biz insanı kıymetli halk ettik”. İnsanlarda kıymetli makamlar var. O da nedir?

1-  Kalp,

2-  Ruh,

3-  Sır,

4-  Hafi ,

5-  Ahfa,

6-  Kalp gözü.

Nerededir bunlar?

Kalp zaten vücutta belli, merkezi belli; cismi de var. Ufak da olsa kalbin bir et parçası cismi var. Yine kalbin de esrarı, çok büyük sırları var. Zahirde herkesin bileceği, tıbbın bize bildirdiği ne var? Güvercin yumurtasından büyük bir et parçası. Sol memenin dört parmak aşağı­sında kalp. Kalbin makamı bu.

Aynı onun paralel karşısında sağ memenin dört parmak aşağısında ruhun makamı var. Ruhun cismi yok; makamı var. Evet, nasıl ki “nur ayandır nurun olmaz gölgesi” var ya nurun cismi olmaz da gölgesi olur. Gölge, cismi olan bir şeyde olur, cismi olmayan bir şeyin gölgesi olmaz. Evet, ruhun makamı var.

Bunlar eşit paralel, sol memenin dört parmak yukarısında sırrın ma­kamı var.

Sağ memenin dört parmak yukarısında, onun (sırrın) karşısında ha­fi nin makamı var. Hafi yani havf makamı, bir anlamı da budur.

Bu havf nedir? Bu havf bütün insanlarda az çok vardır. Ama avam­daki havf ne olur? Havfi diyecek havfl er değil, dünyada avamın havfi

4 Tin 95:4


290


Gülden Bülbüllere


ne olur? Hastalıktan korkar, yokluktan korkar, dövüleceğinden sövüle-ceğinden işte bunlardan korkar.

Ama havasın havfi bu değildir. Havasın havfi Allah korkusudur. Bu Allah korkusuna nihayet yok, sonu yok. Evet, yoksa onun bir makamı var.

Kalbin bir makamı var. Kalp makamı herkeste var. Makamı da var cismi de var. Fakat herkesin kalbi de bir değil. Aslında bizim kalbimize işte düşünceler gelir. Bütün arzular, düşünceler oraya geliyor. O da çok maharetli bir şey. Sen bir defa var ki on sene, on beş sene içerisinde gez­miş dolanmış olduğun yerleri hepsini bir anda kalbinden geçiriyorsun. Ama gördüğün şeyleri geçirirsin; görmediğini geçiremezsin. Fakat esas kalbi açılanların kalbi yanında bu bir zerredir. Çünkü kalbi açılan bir kübradır.

Kübra; büyük koca. Zerre; bir toz.

İşte onun için “zahirde dünya harmanında ben bir taneyim”, demiş. “Ama manada (zahirde cismi ile manada ruhu ile) dünya benim harma­nımda bir tanedir”, buyurmuş.

İşte bu kalp, ruh, sır. Sır ne? Bu sol memenin üzerinde bu sır maka­mı açılırsa bütün gizliler, aşikâr olur sana. Onun için;

Gizli sırlar olur ayan, buyuruyorlar.

Geceler uykudan uyan

Gizli sırlar olur ayan

Mahrum kalmaz Allah diyen

Yalvar kul Allah’a yalvar

Hafi ne? Havf işte, Allah havfi . Allah ne buyuruyor? “Ela inne ev-liyaallahu la havfun aleyhim velâhüm yahzenûn5”. Velilerde havf ol­mayacağını, üzülmeyeceklerini Allah bize bildiriyor. Onların havfi var ama bütün veli olmayan bir milyon insanın havfi ni toplasan onların havfi nin yanında zerre olur, zerre kalır.

5 Yunus 10:62


Tasavvuf Sohbetleri 4


291


Ne bunlardaki havf, bunlardaki havf ne içinmiş?

Bunlardaki havf için hadis-i şerifte de buyuruyor ki “in muhtisina ala hataran azim”. Çünkü rumuzlu ayetleri hadisler çeviriyor. Bu hadislerin rumuzlarını kelamı kibarlar çeviriyor. Onun için muhakkak her ayetin karşısında hadis vardır, bir, iki, üç, beş, daha da çok. Ama her hadisin karşısında kelamı kibar var. Kelamı kibar da senin benim anlayacağım değil ki. Kelamı kibardaki anlamı ancak külli iradeye geçenler anlar. Cüzi iradede olan kelamı kibarı anlamaz, anlayamaz. Çünkü kelamı kibar akılla değil, bilgi ile değil, satırda değil. Allah’tan senin gönlüne doğuyor, doğduruyor, gayr-i ihtiyari geliyor. Kelamı kibar bunlar.

Onun için onlardaki havf neyin havfi ?

Üzerlerine verilen, tevdi edilen vazifenin görevin havfi .

Ulaşmış oldukları bir makamın havfi .

Biz sade kendimizden korkarız ama evliyaullah kendisi için değildir o havfi . Onun havfi ; varsa yüz bin müridi, o yüz bin müridinin havfi ni çeker. Ondaki havf budur.

Bak bildiriyor, “Ela inne evliyaallahu la havfün aleyhim velâhüm yahzenun” ki bu işte “in muhtisina ala hataran azim”.

Onlar bu havfi niye çekiyorlar? Yani kusur işlerler, hata işlerler, günahkâr olurlar, azap görürler, makamlarından aşağı düşerler, diye mi? Onlardaki havf bu değildir.

Onlardaki havf onların terakkisi için oluyor, terakkileri için oluyor. Ulema diyor ki;

- Burada eğer onlardaki havf onları aşağı düşürseydi, onları zarara uğratsaydı, mastarı “fi hatarın” inişe, “fi ” aşağı olurdu. Ama “Ala hata-rın” yükseltir denmiş.

Evet, işte efendi gardaşım bu büyük sır bizdedir. Tabii biz onu an­layamayız. Zaman zaman ne kadarını anladıksa bizim için yararlı, o kadar kârımız olur. Onun için;

Bilinmez âlemin sırrı nihândır

Dört şâhın hükmüyle döner cihândır


292


Gülden Bülbüllere


Ârif olanlara özge seyrândır

Kâmile her eşyâ olmuş bir evrâd

Evet, bu âlemlerin sırrı bilinmez. Âlemde de dünyada da görünenler var görünmeyenler var; bilinenler var bilinmeyenler var. Bilinenlerde de sır var görünenlerde de. Bak bir kelamı kibar var.

Zerre kadar aklı olan arıdan hisse kapar

Yok olunca yüksek bir macun yapar

Bizim zerre kadar da aklımız yoktur, arı gibi koku alamıyoruz. Niye? Bu kadar sen; arı bu mayayı nasıl yapıyor, getirmiş olduğu çiçekleri nasıl bala çeviriyor, bak bulamıyoruz, tespit edemiyoruz.

Neyse bu dört şahtan murat nedir?

Bilinmez âlemin sırrı nihansa, dört şahın hükmüyle dönen cihansa, sen de cihansın. Ama büyük cihansın, ama küçük cihansın. Bu dört şahla senin küçük cihanlığın büyük cihana dönecek. Bu da nedir?

Kitap sünnet, icma, kıyas.

Farz, vacip, sünnet, müstehap.

Şeriat, tarikat, hakikat, marifet.

Bu dört şah; herkesin bileceği anlayacağı ve buna ulaşacağı zahirdeki anlamı.

Ama bunun anlamı tarikattaki bu değildir. Tarikattaki anlamı dört şahtan murat sen de bir âlemsin, sende de bu sırlar var. Bu sırları neyle açılacak, neyle elde edilecek? Dört şahın hükmüyle;

Muhabbet, ihlâs, adap, teslim.

Şimdi zahirde farz, vacip, sünnet, müstehap veya kitap, sünnet, icma, kıyas ne yapıyor?

İnsanı hayvan sıfattan beşerî sıfata geçiriyor. Eğer bir insan edille-i şeriyyeyi yaşamazsa farzı, vacibi, sünneti, müstehabı veyahut da işte kitap, sünnet, icma, kıyası bunları yaşamazsa insan, insan sayılmıyor. İnsan değildir o. İnsan olmak için bunları yaşayacak. Bunları yaşamazsa insan değil, çünkü farz Allah’ın emridir. Allah’ın emri ise inananlaradır.


Tasavvuf Sohbetleri 4


293


Kitap inananlara inmiş, inanmayanlar zaten kitaba inanmıyorlar. Sün­net yine inanana, Peygamber inananların Peygamberi; inanmayanların peygamberi değil ki.

İşte zahirde insan hayvani sıfattan beşeri sıfata geçmek için edille-i şeriye tamam olacak. Beşeri sıfata geçer ama beşeri sıfat yine noksan sıfat. Beşeri sıfattan melekî sıfata geçmek için tarikatı tamam olacak. Tarikatın şartlarını toparlayacak, elde edecek. Sade bilmek değil yaşa­yacak. Tarikatın şartları ne? Demek ki burada;

Dört şâhın hükmüyle döner cihândır

Evvela edille-i şeriyeyle hayvani sıfattan beşeri sıfata geçecek; olmaz­sa geçemiyor. Beşeri sıfattan geçmek için dört şart. Bu da nedir?

Muhabbet, ihlâs, adap, teslim. O da nedir?

Muhabbet ne?

Meşayihe olan sevgi.

İhlâs ne?

Meşayihi büyük görmek.

Âdâp ne?

Meşayihi nerelerde olursa olsun, nerede olursa olsun, meşayih ne kadar ırakta olursa olsun o beni görüyor. Iraklık bende onda değil. Irak­lık irade sahibindedir. İradeden kurtulan kimsede ıraklık olmaz.

Bir yerdesin her yerdesin;

Her yerdesin bir yerde değilsin .

Bak bu rumuzlu bir kelam. Bir’den mana ne?

Allah’ın birliğine ulaştıysan her yerdesin sen.

Eğer her yerde olursan Allah’ın birliğine ulaşamazsın. O zaman her yerde olursan bir yerde olamazsın, orada, burada, her yerde sen geze-mezsin ama gönlün her yerde. Her yerdeysen bir yerde değilsin.

Ne zaman ki bir yere bağlandın. Bir yer ne? Bir Allah’ı, tek olan Allah’ı gönlünde yaşatıyorsan, onunla yaşıyorsan sen bir yerdesin. O zaman sen her yerdesin. Allah sana her yeri musahhar eder.


294


Gülden Bülbüllere


Onun için veliler zamandan, mekândan kurtulmuşlar. Onlar için zaman mekân olmaz. Zaman, mekân bizlerde. Onun için onlarda işlem de olmaz. Onlarda emirdir; kün, kün emri onlarda. Kün emrine karşı dağlar yerinden oynar gider. Niçin Mevlana Hazretleri buyurmuş ki; “Himmetü’r-rical tahlatü’l-cibal”

Ne buyuruyor? Erlerin..

Er ne?

Er ki nefsini yenen, güçlü olan.

Erlerin himmeti dağları pamuk gibi yerinden kaldırır, savurur. Bir de ne buyrulmuş;

Yek nazar eylese arifi billah

Asl-ı kemhareyi mücevher eyler

Asl-ı kemhare ne?

Kara taş. Kara taşı mücevher altın yapar.

Kim?

Arifi billah, Allah’tan ayık olanlar; yek nazar; bir bakışta kara taşı mücevher, altın yapar.

İşte dört şahtan murat; zahirde edille-i şeriyeye tâbi olunacak ki hayvani sıfattan kurtulabilelim. Tarikatta bu dört şahtan murat; mu­habbet, ihlâs, adap, teslim. Bunlar olacak ki beşeri sıfattan melekî sıfata geçebilelim. Ne oluyor o zaman?

Dört şâhın hükmüyle döner cihândır

O zaman arif oluyor.

Ârif olanlara özge seyrândır

O arifl erin ayrı bir seyri var. O eşyada isim olarak, cisim olarak on­ların ayrı bir seyri var.

Nedir onlardaki seyir?

Onlardaki seyri söylemeyle biz ifade edemeyiz ama;

Kâmile her eşyâ olmuş bir evrâd


Tasavvuf Sohbetleri 4


295


Kamile bütün isim, cisim taşıyan her eşya ne olmuş?

Kamiller için zikir olmuş.

Öyledir niye olmasın. Cenabı Hak buyuruyor ki “sizin o cansız gör­düğünüz taşlar da beni zikreder”. Bu Kur’an’da ayetle sabit, “sizin cansız gördüğünüz taşlar da beni zikreder”. Öyleyse bu eşya zikirdir, kâmiller için her eşya zikirdir, tevhittir, “La ilahe illallah”. Zaten;

La’yı iskat eyleyenler daim illa hu çeker

“La” ne?

“La” yani her şeyi iskat, çıkarttı, her şeyi gönlünden çıkarttı.

Her şey yok olsa kim kalır?

İsim cisim taşıyan hiçbir şey yokken bütün mükevvenatta kim vardı?

Allah vardı.

Bunlar hep yok olunca kim kalacak?

Allah kalacak.

Bütün “Lâ” her şeyi iskat yapmak lazım gönülden, atmak lazım ki o gönlün sahibi Allah’tır, orada Allah kalır. Onlar için bütün eşya tevhit­tir, bütün eşya zikirdir.

Peki buna ulaşır mıyız?

Amennâ hepimiz ulaşırız.

Ulaşamaz mıyız?

Ulaşamayız, ulaşırız.

Allah’ın fazlu tevfi ki olacak, kulun da sa’yı olacak.

Ama Allah’ın kula büyük fazlu tevkifi nedir?

Şeyhim benim sultân imiş

Hak’tan bize ihsân imiş Allah’ın fazlu tevfi ki de bu. Zaten öyle;

Bir kimseye kim yâr ola tevfîk-i hidâyet

İrfân ile deryâ oluben kalbi coşar da


296


Gülden Bülbüllere


Ne coşar kalbinde?

Allah sevgisi, deryalar gibi coşar.

Bir kimseye kim yâr ola tevfîk-i hidâyet

Allah’ın fazlu tevkifi ulaşırsa bir insana ne olur?

Onun kalbinde irfan ilmi doğar. İrfan ilmi satırdan alınan bir ilim değil, hocadan öğrenilen bir ilim değil.

İrfân ile deryâ oluben kalbi coşar da

Gönlünde tulû’ eyler... burası mühim

Gönlünde tulû’ eyler anın aşk u muhabbet

Görün nice mahbûb-ı Hudâ var bu beşerde

Sevdim seni seydâ-yı cihân hayır ve şerde

Ama biz hayırda, şerde sevemiyoruz ki. ”Ve bil kaderi hayrihi ve şerrihi”nin sözündeyiz, özüne geçemiyoruz. Onun özüne geçeceğiz ki o zaman hayırda, şerde sevmiş olalım.

Âşık olanın ciğeri yanar da pişer de

Bu hayırda, şerde sevmek; bir defa zahirde de hayrı, şerri her şeyi Allah’tan bilmek. Hayır gelirse şükretmek, şer gelirse sabretmek. Şerri işlemezsin de şer sana gelirse şerre karşı sabretmek. Hayırla karşılaşırsa ona da şükretmek. Bu bütün herkesin görevidir.

Ama tasavvuf ehlinde böyle değildir. Tasavvuf ehlinde o hayrı, şerri mürşidinden bilecek. Şeyhinden bilecek.

Sevdim seni seydâ-yı cihân hayır ve şerde

Cihanın seydası, cihanın seyyidi, bütün meşayihler cihanda seyda-dırlar. Seydanın bir anlamı da seyitlerdir, seyittendirler. Bunlar seyit; evladı Resüldür, zaten Evliyaullah’ın ekserisi, çoğu evladı resuldür. Giz­li, bilinmez, şecereleri kaybolmuştur, batmıştır, bilinmez.

Mesela Allah’a sığınırım varlığından, mübarek Paşam öyle buyurdu: Dedemin şeceresi varmış elinde seyit olduğuna dair çok sağlam bir şe­cere varmış. Tarikata girince o şecereyi kaybetmiş. Niye kaybetmiş?


Tasavvuf Sohbetleri 4


297


Çünkü insanların kalbinde asalet varlığı da olur. İnsanlar varlığın­dan kurtulması için sade ilim varlığı değil, amel varlığı değil, zenginlik değil mahareti var, makam mevki bunlar değil, insan asaletinden de ben hacının oğluyum, ben hocanın oğluyum ben seyitlerdenim bun­lardan da kurtulacak.

Sen öyleyse seyitlerden ol. Peygamber efendimiz ne buyurmuş? “Benim evladım peşimden gelen, sulbümden gelen değil6”. Bu hususta kitabî olan bir şey var. Sadettin Kaşgari Hazretleri o mübarek otuz iki tane halife irşat etmiş. Nakşî halifelerindendir, Nakşibendî Efendimi­zin halifesinin halifesi. Onun zamanında bir de halveti tarikatında Nü-reddin Ket Hüda isminde bir meşayih varmış. Onun muhitinde onun zamanında cehri zikirler yaparlarmış. Mübarek Sadettin Kaşgari Haz­retleri hastalanmış. O şeyh de duymuş;

- Gidelim hasta ziyaretine, demiş.

Gelmiş ziyaretine geçmiş olsun demiş, görüşmüşler. Orada bu gelen şeyh demiş ki;

- Efendim müsaade eder misiniz biz kendi usulümüzce burada bir
zikir yapalım.

Onlar cehri yapıyorlar, cehri zikirlerde hem ses var, hem hareket var. Bu demiş “yapın yapın”. Onun da hizmet gören çok âlim Mevlana Alaaddin diye bir müridi var. Halifeleri otuz iki tane ama ilk mamur olan, halife makamına ilk çıkarttığı halife.

O meşayih de bir müridiyle gelmiş. Müsaade almışlar zikre başla­mışlar. Zikre onlar irade ile başladıkları için zikir yapmışlar, oturarak yapmışlar, ayakta yapmışlar neyse güçleri, kuvvetleri bitene kadar yap­mışlar, iyice takatten düştükten sonra bitirmişler.

Zamandan sonra ayılmışlar, daha sonra;

- Efendim siz evladı resuldenmişsiniz, bu nesebinizi izhar edeceğini­
ze niye hafi tutuyorsunuz?

6 İmam-ı Şarani El-Envaru’l Kutsiye I.99


298


Gülden Bülbüllere


Sadettin Kaşgari hazretlerine diyor. Yani izhar aşikâr edeceksiniz ki herkes size evladı resuld

İmam-ı Azam mübarek talebe okuturmuş. Sokakta çocuklar pence­renin önünden o yana bu yana geçiyorlarmış. O da çocuklar bu yana geçtikçe kalkıyormuş, o yana geçtikçe kalkıyormuş. Hoca ders veriyor­muş, ama ders yapamıyormuş. Sormuşlar;

- Hocam niye bu kadar sen dersin önünden kalkıyorsunuz, de­
mişler.

Demiş ki;

- Oğlum bu çocukların içinde evladı resul var. O bu yana o yana
geçiyor, ona sebep kalkıyorum, demiş.

İşte Sadettin Kaşgari hazretlerine demiş ki

- Siz bu nesebinizi izhar edecekken evladı resulden olduğunuzu niye
gizli tutuyorsunuz?

O da ne demiş?

- Babamdan bana bir şecere kaldı. Fakat ben tarikata girdikten son­
ra o benim gönlüme geliyordu. Bana varlık oluyordu, ben de onu bir
duvarın deliğine soktum, çamurla kapattım kaybettim. Sen sordun ben
de söyledim, sorana söylüyorum, demiş.

O da ona sormuş;

- Sen bizim evladı resulden olduğumuzu nerden biliyorsun?
O da karşılıklı soruyor. Demiş ki;

- Bu zikirden sonra bir manâ âlemine geçtik, o zaman Hazreti Re-
sulullah ile görüştüm. O bana dedi ki Sadettin bizim evladımızdır, iki
tane de bize ulaştırmıştır.

Fakat Resulullah otuz iki tane demiş, şeyh iki anlamış, kulakları da ağır işitiyor. İki tane de bize ulaştırdı deyince, mübarek demiş;

- “La”, hayır hazret fazla söyleyecekti.


Tasavvuf Sohbetleri 4


299


Yanındaki mürit demiş ki;

-  Efendim Risaletpenah efendimiz otuz iki dedi ben de işittim ama bizim şeyh efendimizin kulakları ağır işitiyordu o iki anladı, demiş.

-  Saddakna sen doğru söylüyorsun otuz iki tane.

Şimdi o otuz iki tane halifenin en önde olanı, en ileride irşat olanı Mevlana Alaaddin’in bundan haberi yok. Gönlüne geliyor, diyor ki;

- Acaba bu otuz ikinin içinde ben var mıyım?

Mübarek şeyh efendisine yüzüne bakmış, tebessüm ederek buna mübarek;

- Varsın, diyor.

Şimdi bundan da eğer bir şey anlayacak olursak, o şeyh bir beyhut-luk (kendinden geçmişlik) alemi, iştirah âleminde Resulullah efendi­mizi görmüş. Nurunu görmüş, kendisini görmüş, sıfatını görmüş ama Resulullah Efendimizin sıfatına geçememiş. Görmek başka, geçmek başka. Görmek olur, sevgi ile olur. Ama bu sevgi o kadar büyüyecek ki çoğalacak ki kendi o sevgi karşısında yok olacak.

Sevgi şudur ki:

Seven sevdiğinin karşısında yok olacak.

Sevilen sevende var olacak.

Bunu da işte Allah idrak versin, Allah bildirsin. En büyük sır, esrar bizdedir; ama o esrarı çözmek lazım, o esrarı bilmek lazım.

O esrarı nasıl çözeceğiz, o esrarı nasıl bileceğiz?

İlim ile amel ile keramet ile olmaz o. Ama bunlarsız da olmaz.

İlim de olacak amel de olacak. Fakat tasavvuf; ilmin dörtte bir payı ve bir payının da dörtte birini istiyor.

Mesela, ilim, amel, ihlas değil mi? İlim lazım, amel lazım, bir de ihlâs lazım. İşte tasavvufu olmazsa bir insanın ilmi olur, ameli olur ama ihlâsı olmaz. İhlâsı olmayan ilim, ihlâsı olmayan amel zayi olabilir, bo­şuna gidebilir.

O bir dalı da ne?


300


Gülden Bülbüllere


İlim dörttür, dörde ayrılıyor:

Tefsir ilmi; Kur’anı Kerim’in tefsiri yani.

Hadis ilmi,

Kelam ilmi,

Bir de fıkıh ilmi.

Fıkıh ilminin bir dalını istiyor tasavvuf, olacak, diyor.

O bir dalı da ne?

Her Müslüman’ın üzerine farz-ı ayın olan nedir?

Dini ilmihalini bilmek.

Yani onun üzerine verilen vazife olarak namaz, oruç ve almış olduğu kulluk görevi nedir?

Günahlar, sevaplar, helaller, haramlar, bunları bilmek. Bunların te­ferruatını bilemez ki. Lazım olanları bilecek. Bir dalı için de “sen fıkıh âlimi ol da fıkıhtan vaaz et”, değil, “ibadetini sıhhatli yap”.

Demek bir insan ibadetini sıhhatli yapmayı bilecek. Bilmeden ya­parsa o ibadet sıhhatli değildir, sağlıklı değildir. Bilerek yaparsa sağlık­lıdır, sıhhatlidir, bunu istiyor.

Çünkü bakın şeriat, tarikat, hakikat, marifet var. Şeriat birinci ba­samak. Birinci basamağa basmadan sen ikinci basamağa geçemezsin. Tarikat ikinci basamak. Hakikat üçüncü basamak. Marifet dördüncü basamak. Allah şeriatı, tarikatı, hakikati, marifeti insanlara halk etmiş. Ama o şeriatı, tarikatı, hakikati bilmek de Allah’ın ayrı bir ihsanıdır. Bilmek Allah’ın ihsanıdır ama yaşamak da bunun sa’yıdır. Eğer yaşa­mazsa Allah’ın ihsanını zayi’ etmiş olur.

Allah ne buyuruyor? “Ben kuluma vermiş olduğum nimetin kulum kıymetini bilirse onun nimetini arttırırım, yükseltirim, büyütürüm; kıymetini bilmezse elinden alırım7”. Öyleyse bu tasavvuf da Allah’ın bir ihsanıdır.

7 İbrahim 14:7


Tasavvuf Sohbetleri 4


301


Şeyhim benim sultân imiş

Hak’tan bize ihsân imiş

Cân derdine dermân imiş

Ama bunun ihsan olduğunu bilir de bunun kıymetini bilirse Allah büyütecek, bilmezse elinden alacak.

Tarikata girmekle hepsi hakikate ulaşamazlar.

İnsanların tarikata girmekten maksat tarikatı anlamak, yaşamak, hakikate ulaşmak.

Hakikate ulaşırsa insan küçük varlık iken büyük varlık olur. Kendi­sindeki sırlar da aşikâr olur.

(Allaaaah)

Allah doyursun, Allah cemalinden kandırsın, tecelli zatından kan­dırsın, zatının nurundan kandırsın, Habibinin nurundan kandırsın, velayet nurundan kandırsın.

Bunları daha da iyi anlayacak olursak; velayet nuru esma nurudur. Habibinin nuru sıfat nurudur. Allah’ın isimleri var ya, bin bir ismi. Allah’ın sıfatları var ya, sekiz sıfatı. Ama zatı tekdir.

(Canım kurban olsun)

Ben de sana kurban olayım, ben de size kurban olayım.

Evet, efendiler bunlar bizim hakkımızdır, hak edersek hakkımızdır; hak etmediysek hakkımız değil. Sıfat nuru, zat nuru, Allah’ın nurla­rı ancak Allah’ın kulları bu nurlara ulaşıyorlar. Allah’ın nurları aşikâr olsun diye, bu nurlar bilinsin diye, bu nurlar aşikâr olsun diye, Allah insanları halk etmiş. İnsanlarda bu nurlar tecelli eder. Hiçbir varlıkta tecelli etmez. Hepsi yok olup gidecek insanlar yok olmayacak. İnsanlar yalnız âlem değiştiriyorlar.

Ne olur âlem değiştiren insanlar? Burada işte kâinatı aydınlatan gü­neşin altında yaşıyoruz. Gecesi gündüzü, sefası cefası bu kadar nimetler görüyor yaşıyor. Ama ahirette bunları hep kaybedecek. Bunlardan daha çok iyisini elde edecek. Bunlardan hiçbirini elde edemezse mahrum kalacak.


302


Gülden Bülbüllere


Ahiret hayatı dünya hayatından çok lükstür.

Ahiret hayatı dünya hayatından çok aşağıdır.

Dünyada çok aşağı, çok sıkıntılı, çok bunaltı, çok darlık, sefi llik çe­ken hastalık olsun, yokluk olsun, ne kadar olursa olsun ahiret hayatını kazanamazsa, daha da darlık, daha da sıkıntılı, daha da perişan olur.

Ama eğer ahireti kazanırsa; dünyada Paris Paris derler. Paris’in ne olduğunu bilmiyor ya. Paris’teki hayat ahiretteki hayatın zerresi kadar demek değildir.

Ama insan ahirette külfetten kurtulur. Dünyada külfet var.

Külfet ne demek?

Bilen için; hazır bir şeyi, şuradaki hazır bir şeyi, önüne almak külfet­tir. Ne kadar zengin olursa olsun, ne kadar varlıklı olursa olsun, bir şeyi düşünmek, bir şeyi hazırlayıp, yiyecek, giyecek, getirmek külfettir.

Külfet bu dünyada var. Ahirette böyle bir külfet yok ki. Ahirette her şey mevcut, hiçbir şey düşünülmüyor. Hiçbir işlem yok, hepsi ha­zırlanmış.

Ama âşıklar için bunlar da bir şey demek değil. Âşıklar ne yapacak bunları.

Ne demiş âşık?

Ne edeceğim cennetin süsünü püsünü, zevkini sefasını ne edece­ğim? Ne buyurmuş?

Sensin benim canım canı

Sensiz kararım yokturur

Sensiz hiçbir kararım yoktur.

Sensin benim canım canı

Sensiz kararım yokturur

Cennette sen olmazsan

Vallah nazarım yokturur


Tasavvuf Sohbetleri 4


303


Yemin ediyor cenneti istemem diye. Sen olmazsan cennete de gir­mek istemem, diyor.

Kim diyor bunu?

Âşık diyor, Allah’a âşık olan diyor.

Cennete âşık olan zaten cenneti istiyor, cenneti kazanmak istiyor. Ama cenneti hiç istemeyen, cennet hiç gönlüne, aklına gelmiyor. Acaba Allah’ın rızasını kazanacağım mı? Allah’ın cemalini göreceğim mi?

İşte âşıklar böyle.

Sensin benim canım canı

Sensiz kararım yokturur

Cennette sen olmazsan

Vallah nazarım yokturur Bizim elimizde mevcut olan Divan’da Salih Baba ne buyuruyor?

Cemâlin şem’ine müştâk olanlar

Yani cemalindeki bu Şem: ışık manasına, nur manasına. Zaten gü­neş ışığı da şems’tir.

Cemâlin şem’ine müştâk olanlar

Müştak yani cemalin şem’ine âşık, müştak olanlar, nurunu görmek isteyenler.

Cemâlin şem’ine müştâk olanlar

N’eder cennetteki ebrârı leylî

Yani cennetin varlığını süsünü başını, altınını incisini istemez.

Ama de ki biz âşık mıyız?

Âşığız.

Âşık değil miyiz?

Eğer hakiki âşıklara karşı âşık değiliz ama hiç Allah’ı sevmeyenlere karşı da…

Allah’ı seven kim, sevmeyen kim?


304


Gülden Bülbüllere


Allah’ı insanlar severler. Cennet için severler, cehennemden kurtul­sun diye severler. Allah’ın emirlerini tutsun ki cenneti kazansın. Cehen­nem azabından kurtulmak için yasaklardan kaçsın ki kurtulsun.

Fakat âşıklar böyle değil.

Ne cehennemin korkusu var onlarda ne de cennetin arzusu var.

Ebu’l-Hasen Harkani Hazretlerinin kitabını basmışlar. Bir yerinde Rabia Adeviye validemiz yazılmış. Rabia Adeviye’ye sormuşlar

- Cennet için amel etmek, işlemek mi efdal? Cehennemden korka-
raktan amel işlemek mi efdal?

Hâlbuki ikisi de hak. O da diyor ki;

- Ne o, ne de o. Allah rızası için işlemek daha efdaldir, diyor.
Elhamdulillah ya Rabbi çok şükür. Çok şükür bin şükür ya Rabbi.

  • Zamanımızın şerrinden fi tnesinden bizi muhafaza et ya Rabbi.
  • Fesat ümmetten etme ya Rabbi.
  • Rızan olan amelleri işlemeyi nasip eyle ya Rabbi.
  • Rızan olan nimetlere mazhar kıl ya Rabbi.

Biz bilemeyiz rızası olan nimetler, ameller nelerdir.

Niye bilemeyiz?

Çünkü Allah dört şeyi dört şeyin içerisinde gizlemiş. İnsanları ha­kikaten Allah’ın nimetine ulaştıracak, Allah’ın nimetine yaklaştıracak dört şey var, bunları da gizlemiş.

Bir defa velilerini kullarının içerisinde gizlemiş. Onlar olmasa biz kurtulamayız. Bir defa Allah “ve kûnû maassadıkîn, sadıklarımla olun8”, diye bir emri var. Herkese, her Müslümana, inananlaradır bu emir “sadıklarımla olun”.

Sadıklar kimler?

Allah’a vermiş olduğu vaadinin üzerinde duranlar, sözünün üzerin­de duranlar.

8 Tevbe 9:119


Tasavvuf Sohbetleri 4


305


Allah’a bizim nasıl bir sözümüz var?

“Elestü bi Rabbüküm” fermanında “Belâ” dedik, “Belâ”mız var. Eğer o “belâ”’yı bozduksak vaadimizin üzerinde durmuyoruz. O ahit bozuluyor.

Ama Allah büyük, Allah âlim, Allah kadir, Allah kulunu varlığı için halk etmiş, bilinmesi için halk etmiş, zikredilmesi için halk etmiş. Bu kadar nimetleri dünyada ahirette kulu için halk etmiş. Allah öyle bu­yuruyor, “bu sayısız nimeti ben kulum için halk ettim, kulu ben zatım için halk ettim”. Ama bütün bu kadar dünyada ahirette akla gelen gel­meyen bilinen bilinmeyen hepsini kulum için halk ettim; ama kulu benim için halk ettim.

Onun için bilmek lazım. İşte bildiysek seçildik.

Seçildik ama bu bilgi nasıl bir bilgi?

İlmel yakîn var,

Aynel yakîn var,

Hakkal yakîn var.

İlmel yakîn avamlar bizler. Ama bu cemaat içinde belki aynel yakîn vardır, bu bilinmez. İşte ilmel yakîn bilmiş buraya gelmişsiniz, toplan­mışsınız. Bu ilmel yakîndir. Bir de aynel yakîn var.

Allah’ı ilmel yakîn, aynel yakîn, hakkal yakîn bilmek var.

Peygamber Efendimizi de ilmel yakîn, aynel yakîn, hakkal yakîn bilmek var.

Varis-i enbiya olan “ve kûnû maassadıkîn, sadıklarımla olun” buyur­du ya. Sadıklar velilerdir. Bunları da ilmel yakîn, aynel yakîn, hakkal yakîn bilmek var.

Ama umumiyetle ister ilmel yakîn bilsin, ister aynel yakîn bilsin, ister hakkal yakîn bilsin, yalnız ilmel yakîn, aynel yakîn, hakkal yakîn ile bir ubudiyet oluyor.

İlmel yakînla aynel yakîn nasıl değişiyor?

İlmel yakîn mesafe var uzak. Ama aynel yakîn kurbiyet yaklaşıyor.


306


Gülden Bülbüllere


Hakkal yakînda kurbiyet kalkıyor, ıraklık yakınlık kalmıyor birle­şiyor.

“Sadıklarımla ol”, bu emirdir.

Ama burada tebşir var, müjde var bu da ne?

Bu da: “herkes sevdiği ile beraber olacak9” buyuruyor. Bu da bir müjde, herkes sevdiği ile beraber olacak.

İşte onun için bizim bir vaadimiz var, sözümüz var. “Elestü bi Rabbüküm”’de “Bela” demişiz. O “bela”yı bozduksa; eğer zaten boz­mamış olsak Allah tövbe ayetini göndermezdi. Tövbeyi ihtar etmezdi bize.

Ulema ne diyor? Diyor ki; tövbe ayetinde hem işaret var, hem be­şaret var. İşaret emir; “kulum tövbe et10” diye Cenabı Hak emrediyor. Beşaret ise; müjde, “tövbeni kabul edeceğim8”.

Ama bu tövbe iki: tövbe-yi sadık var, tövbe-yi kazip var.

Tövbeyi kazip: tövbe ediyor yapmayacağım diyor yine yapıyor. Bu tövbe insanı kurtarmaz.

Ama tövbe-i sadık: yapmayacağım der daha da yapmaz. Tövbe-yi sadık budur.

İşte onun için Cenabı Hak tekrar ikinci bir tövbe ayetini bu töv­bemizi bozduğumuz için göndermiş bize. Ahdi misakımızı ta ki ezelde vermiş olduğumuz sözümüzden cayıyoruz. Allah tekrardan bozduğu­muz için bir daha ikinci bir ahit bize dünya âleminde tazeliyor. Eğer yine bozmadıksa kurtulduk tamam; yok eğer bozduksa yine yandık.

(Soru: Sahabe-yi kiram da ilmel yakîn, aynel yakîn hakkal yakîn olmuş mu?)

Her şey onlardan bize kalıyor.

Gelen gün geçen günün devamıdır.

Geçen gün gelen günün de ispatıdır.

9 Rıyâzus Salihin S.282 5. Bab

10 Mümin 40:60


Tasavvuf Sohbetleri 4


307


Onun için onlardan kaldı bize. Şimdi orada sahabe ne demek?

Sahabe denince Hazret-i Resulullah’ın yüzünü görenler (kabul ede­rek) hep sahabe. Bir defa da gördüyse sahabe. Ama inananlar, inanma­yanlar değil. Mesela o cehennem ile ihtar edilenler var, zahirde on kişi de cehennemle ihtar edildi.

Fakat on kişi tebşir edildi ama daha on kişiden ileri olan var. Aşikar olan on kişi aşere-i mübeşşere var; fakat bunlardan da daha seçkin olan var. Hangisi?

Dört halife, on kişiden seçkin olan dört halife.

Dört halifeden de daha seçkin olan kim?

Sıddık-ı Ekber Efendimiz tek kalıyor, tek’e düşüyor.

Evet, sahabe Hazreti Resulullah’ın yüzünü görüp de inanan ama bunlar da tabii ensar var. Ensar da sahabe. Ensar’dan daha seçkin olan muhacirun. Muhacirundan daha seçkin olan bu işte aşere-i mübeşşere. Onlardan daha seçkin olan dört halife. Daha da seçkin olan Sıddık-ı Ekber Efendimiz tek’e düşüyor.

Zaten Hazreti Resulullah’ın yârları dört halife onlar da gelmişler yanına ama onlar bir defa geldiyse Sıddık-ı Ekber Efendimiz on defa. Yani Sıddık Efendimiz Peygamber Efendimizle saatlerini geçirdiği za­manlar diğerlerinden çok. Tabii seçkin olan fakat onlar da Resulullah Efendimizin dört yâri, halifesi fakat onların hepsinin birbirinden farklı tarafl arı var. Biz hiçbirini farklı görmeyeceğiz. Hiçbirini birinden farklı görmeyeceğiz. Fakat kendi aralarında birbirinden farklılıkları var. Ne­dir? Sıddık-ı Ekber için ne buyurmuşlar?

Sıdkımız Sıddıkiden

Adlimiz Farukiden

Hayâmız Zennuriden

Sahavetimiz Âliden Burada bir de diyor ki Salih Baba’nın tasavvufi kelamı; Bizim sadakatimiz Sıddık-ı Ekber Efendimizden bize intikal etmiş.


308


Gülden Bülbüllere


Adaletimiz Hazreti Ömer Efendimizden intikal etmiş, ondan gel­miş alınmış.

Hayâmız Osman-ı Zinnureyn Hazretlerinden gelmiş.

Sahavetimiz Hazreti Ali’den.

Şimdi burada bizim anlamadığımız bir şey var. Hakikaten bura­da Allah onları övmüştür. Sıddık-ı Ekber Efendimizin neyini övmüş? Onun sadakatini övmüş, meleklere methetmiş. Hazreti Ömer’in de adaletini övmüş ve de Habibine bildirmiş. Hazreti Osman Zinnureyn Hazretlerinin de hayâsını meleklere övmüş. Fakat Salih Baba ne buyu­ruyor?

Melâikler alır talîm senin hikmet kitâbından

Kime demiş bunu? Şeyhine demiş şeyhine.

Melâikler alır talîm senin hikmet kitâbından

İşte bu demek ki Hazreti Osman’ın hayâsı bize intikal etmişse Haz-reti Osman’ın hayâsına melekler gıpta ediyorlarmış. Onlarda bu hayâ yokmuş. Hazreti Osman’ın hayâsı meleklerde yokmuş.

Hazreti Ali Efendimizin sahavetini övmüş. Hazreti Ali Efendimiz zaten fakir. İki kuruşu bir arada bulamamış. Fatımatü’z-zehra valide­mize bir nar almış, hastaymış. Onun için almış olduklarını nar yolda gelirken başka bir hastaya rastlamış ona vermiş. Daha da parası yok ki alsın. Ama hastaya götürürlerken Fatımatü’z-zehra validemiz iyileşmiş onda ağrı sızı kalmamış.

Ama niye onun sahaveti böyle methediliyormuş? Onun sahaveti fazlaymış. Cenabı Hak “Habibim Ali’ye söyle ki sahavetlik olur da bu kadar olmaz”, demiş. Belki bunu akıllar alır almaz, kabul eder etmez. Olur, efendim olur, olur.

Hele merhamet-i İlahi, Allah’ın merhameti bir kulda tecelli ederse kâfi re de acır, mümine de acır. İşte o Hasan-ı Harkanî’nin kitabında çok şeyler var, hiç akıllar alacak bir şey değil.

Allah’ın sıfatları onlarda tecelli ediyor. Merhamet sıfatı da onlarda tecelli ediyor. Veliysen o zaman sade Müslümanlara değil kâfi rlere de acıyorsun.


Tasavvuf Sohbetleri 4


309


Nereden geliyor?

Hadiste, Allah’a yalvarmıyor muydu? “Ya Rabbi sen bunlara tanıt. Sen kendini bunlara tanıt bunlar bilmiyorlar, bildir. Bunlara da hidayet et”. Hep yalvardığı buydu.

Hazreti Ali ne yapmış işte. Bir kâfi r, bir kızla evlensin diye başını ona vermiş, koymuş önüne.

- Al benim başımı kes de muradına nail ol, demiş.

Kâfi re boynunu koymuş. Hadise şöyle olmuş: Bir kafi r pehlivan bir kıza çok aşık olmuş. Kızın tarafı da şart koşmuşlar. Demişler ki

- Ebu Talibin oğlu Ali’nin başını getirirsen biz sana kızı veririz, de­
mişler.

O adamda öyle bir aşk var ki; işte Niyazi Mısrî’nin divanında ge­çiyor.

Bir gülün harı vardır yar demem

Kansız didelere ahu zar demem

İşte diyor ki öyle bir hale gelmiş ki vücuduna hangi el dokunsa beş parmağı kana dokunur. Vücudunu kana batırır gibi beş parmağı kana bulanır. İşte gözünden kanlar akıyor.

Kansız didelere ahu zar demem

Dide ne?

Göz, Gözyaşları.

Gözyaşları kansız olursa eğer ah u zar olmuyormuş.

Ama bu kimde olur?

Aşk-ı mecazda da olmuş, Leyla’da, Ferhat’ta. Allah’ın kulları, Allah onlara acımış sonunda mecazını hakikate çevirmiş.

Şimdi de o kâfi r pehlivan o aşkıyla Hazreti Ali Efendimizi kesmek üzere giderken;

- Emelime ya nail olurum ya da ölürüm,

diye onun gözlerinden kanlı yaşı Allah çıkartmış.


310


Gülden Bülbüllere


Sonra Kur’anı Kerim’de bir hakikat var. Zeliha’nın hadisesi mey­danda. Ne yaptı Zeliha’yı? Yusuf aleyhisselamın sevgisinden Bütün ha­nımlıktan, sultanlıktan vazgeçirdi. Yerin altına girdi, yemiyor içmiyor, güneş, dünya ışığı görmüyor orada ağlıyor. Ağlaya ağlaya gözleri de kör oldu. Yedi senenin içinde çok ihtiyar oldu, beli büküldü, yüzleri kırıştı. Neydi?

Yusuf aleyhisselamın sevgisi.

Ama Allah yine onu eski haline, gençliğine getirdi, yine Yusuf aley-hisselam ile evlendi. Tabii çocukları bile oldu. Yusuf aleyhisselamın oğ­lunun ismi Efrahim’dir.

Ondan sonra, o kafi r pehlivan Medine-i Münevvere’ye gelmiş yak­laşmış, böyle bir ah u eninle giderken Hazreti Ali Efendimize rast geli­yor. Kâfi re tamamen acıyor halini görünce.

-  Nedir sende bu ah u enin, feryadın nedir, demiş. Kafi r demiş ki;

-  Benim feryadım bir âşıklığım var, vermiyorlar. Ben de Ebu Talib’i bilmiyorum. Ebu Talib’in oğlu Ali’nin başını istediler. Onun için ya öleceğim ya da…

İşte o zaman başını boynunu vermiş.

- Senin aradığın benim, kes de götür muradına nail ol, demiş.

Allah o anda gönlünü döndürmüş onun aşk-ı mecazını aşk-ı haki­kate çevirmiş. O da orada demiş ki;

-  Bir kız için de böyle bir merde kıyılır mı?

-  Ya Ali ben caydım, kızdan da döndüm, hepsinden de döndüm. Ben Müslüman olacağım. Beni dostluğa, arkadaşlığa kabul ediyor musun?

Sahavet işte o zaman vahiy geliyor. Hazreti Ali’ye Resulullah bildi­riyor, “Habibim Ali’ye söyle ki sahavetlik olur ama bu kadar da olmaz. Niye kâfi rin muradı olacak diye başını veriyor”. Bu macera olmuş. Eğer kelamı kibara bakacak olursak haktır. İşte Zeliha’nın hadisesine bakıla­cak olursa, Mecnun’un Leyla’nın hadisesine, Ferhat’ın Şirin’in hadisesi­ne bakılacak olursa sonunda aşkı mecazı hakikate çevrilmiş.


 


 


Doğuştan Kabire Kadar İlim Tahsil Ediniz

Ağustos 1997, Çankırı

U

zaktan yakından gelenler cümleten hoş sefa geldiniz. Allah sefanızı, sürurunuzu artırsın. Allah aşkınızı, muhabbetinizi artırsın. Allah sonunuzu, ahir akıbetinizi hayır getirsin.

Ne yapalım Allah’ın dertleri işte çok. Derdi olmayan yok, be­nimki beter. Her hasta der ki fazlasından haberi olmadığı için be­nim hastalığım fazla. Eğer sabredebiliyorsa fazla demez. Hastalığın fazlası büyük olsun küçük olsun ne olursa olsun sabredemezse eğer fazladır.

Ama sabır hesabına gelince insanlar sabırda müsavi değiller. Bakar­sın kimisinin sabrı az, kimisinin sabrı büyük geniş, kimisinin sabrı dar küçük. Ama her şey küçükten büyüyor. Yani insan küçüğüne sabreder­se o sabrı da büyür, gelişir. İnsanlarımız için sabırdan büyük bir kâr da yoktur.

Mademki insanlar dünyaya bir kâr için gelmişler, zarar için gelme­mişler. Ama Cenabı Hakk’ın emri, “insanlar hüsranda, vel asrı innel in-sane lefi hüsr1” buyuruyor. Demek ki insanlar kâr için gelmişler Cenabı Hak zarar işleyin demiyor, zararı men ediyor.

Fakat şimdi derseniz ki zarar ediyorsak niye bize zarar veriyor?

Ama hangi zarar onu bilmek lazım.

Zarar: ahiret zararı.

Kâr: ahiret kârı.

1 Asr 103:1-2


312


Gülden Bülbüllere


Dünya zararları ahiret kârına sebep oluyor, kazandırıyor. Çünkü biz Kur’an’ın Müslüman’ıyız, hadisin Müslüman’ıyız, işte Cenabı Hak böyle buyuruyor “biz kullarımızı havf (korku) ile imtihan ederiz2”.

Ama tabii havf de çoktur. Herkesin bir taraftan havfi olur. Bak bun­lar afat-ı araziye, afat-ı semaviye, hastalık, fakirlik veya onu istemeyen­ler olabilir. Döverler, çalarlar, öldürürler diye de olabilir.

Devletin bir baskısı var. Şimdi biz devletin korkusunu çekiyoruz. Hâlbuki, Allah biliyor, bu insanlar bu kadar ayrılmışlar, bölünmüş­ler, parça parça olmuşlar. Bunları hakikaten araştırsan (yalan söyleyen Allah’ın düşmanıdır) ancak milletimize devletimize memleketimize bağlı biziz, seven biziz, sayan biziz, ama İslamiyet’e de bağlıyız. Ama diyorlar ki; gâvur olma, Müslüman da olma, milletini, memleketini de sev, devletini de sev, ama Müslüman da olma.

İşte bak “biz kullarımızı havfl e imtihan ederiz”, havf denilince her türlü havf var. Mesela deprem afat-ı arazîdir. Toprakta bile hastalık olu­yor. Toprakta hastalık olmasa niye yetiştirdiklerini hasta yetiştiriyor. Mesela afat-ı semaviye bu kadar dolular yağıyor, seller gidiyor.

İşte çok çeşitli çeşitli imtihanlar da Cenabı Hak “kullarımı havf ile imtihan ederim, mallarını, canlarını, ürünlerini, ürünlerinin azalmasıy­la da imtihan ederim, sabrederlerse bize dönüp gelecekler, bizim onlara ikramımız olacak”. Allah böyle buyuruyor. Öyleyse şimdi bir emre göre “insanlar zarardadır”, buyuruyor. Bu zararı biz inanmış olarak “maddi zarar” kabul etmeyeceğiz. Çünkü maddi zararlar da kârdır.

Mademki Cenabı Hak “mallarının eksilmesiyle imtihan ederim”, buyuruyor. Mal ne ile eksilir efendiler? Soruyorum ben size.

Zarar ile eksilir.

Mal neyle çoğalır?

Kârla çoğalır.

2 Bakara 2:155


Tasavvuf Sohbetleri 4


313


Demek ki şu halde açık dünya zararları bizi ahiret kârı sahibi ediyor. Onun için Allah zarara uğratmasın, maddi zarar dokunsun. Biz maddi zarara da dayanamayız, ama gelince dayanacağız. Biz istemeyelim de Allah’tan gelene sabredeceğiz. Ona da sabredeceğiz. Hani atasözleri var ya, kıymetlidir, derler ki; “kâr zarar kardeştir”. Bir adam kâr da eder, zarar da eder. Senin kârın öbürünün zararıyla bir olmaz ki kardeş olsun. Kâr da senin, zarar da senin.

Bu da nedir?

Kâr da geliyor Allah’tan, zarar da geliyor Allah’tan. İkisi bir yerden geliyor, onun için kardeşlik budur. Sana zararı veren başka, kârı veren başka değil. Burada kâr-zarar deyince hastalık gibi hepsi de zararın içe­risine girebilir. İşte sağlık sıhhat, afi yet varlık, makam mevki bunlar hep kârın içerisine girer.

İnsanları Allah halk etmiş, bu dünyaya imtihan için göndermiş. Fakat Allah bu insanları zararla imtihan ediyor, kâr ile de imtihan ediyor.

Zararın imtihanı sabırdır.

Kârın imtihanı da Allah’a karşı şımarmamak.

Ben bu kârı yaptım, ben yapıyorum, ben iyi biliyorum dememek. Bu benim işim değil de bunu Allah verdi bana demek lazım.

Evet, biz dünyaya imtihana geldiysek Allah bizi kâr ile zarar ile de imtihan eder. Hastalıkla sağlıkla imtihan eder. Varlıkla yoklukla imti­han eder. Refah ile sefa ile imtihan eder. Zaten;

İmtihân-ı yârdır cevr ile sitem

Müsâvîdir bizde hem medh ile zem

Şiddet-i berzahdan bizlere ne gam

Şah-ı Huban gibi sultânımız var Burayı iyi anlayın. Şah-ı Huban ne?


314


Gülden Bülbüllere


Huban, güzel manasına geliyor. Hub: güzel. Güzelin yanında her çirkinler bütün çirkinliğini gösterir. Ama her güzelin yanında çirkinli­ğini gösterirler. O zaman insan güzeli koyar da çirkinlere meyil yapar mı? Güzeli koyar da çirkine bakar mı? Güzeli koyar da çirkine gider mi? Güzeli koyar da çirkini alır mı? Almaz. Onun için bu kelamda;

İmtihân-ı yârdır cevr ile sitem

Yardan mana Allah.

Allah’tan başka insanlara doğru bir yâr yoktur, bir sadık yoktur. Bü­tün Allah’tan başka neye yâr demişlerse onlar hep aldanmışlardır ve aldanıyorlar, boşa çıkar önleri. Yani insanların içerisinde çok kimseler var ki, bir kelam daha var;

Niceleri yâr der gönlü binâda

Niceleri yâr der gönlü zinâda

Nicesinin gönlü bey’ ü şirâ’da

Bu yâr kimdir bilemedim ne çâre

Çoğu kimseler yâr diye sahip olmuşlar apartmanlar yapıyorlar, on­lardan yardım gelecekmiş gibi lüks binalar yapıyorlar.

Niceleri var ki aff edersiniz çoğu da bu zamanımızda gönlü zinada yürümüş gidiyor. Sokaklar dolusu gönlü zinada. O da ona yâr diye sa­hip çıkmış. Bunlar da kıyametin alametleridir. Peygamber Efendimizin hadisinde buyuruyor ki; “dünyanın sonunda bina ile zina çok olacak3”. Bu da görülüyor zaten. Bu kelamda;

Niceleri yâr der gönlü binâda Yâr diye sahip olmuşlar. Binalar yapıyorlar.

Niceleri yâr der gönlü zinâda Şehvetinin peşinde, kadın kız peşinde aff edersiniz.

Nicesinin gönlü bey’ ü şirâ’da

3 Buhari İlim 71


Tasavvuf Sohbetleri 4


315


Nicesi de var ki gönülleri daima gece gündüz alavereler alışveriş ya­pıyorlar hiç doymuyorlar. İbadet saatlerinde, istirahat saatlerinde hep ihtiyaçlarıyla onun üzerineler.

Ama diyor bunların hangisi yârdir? Bunlara hep yâr diye sahip çıkı­yoruz ama hangisi yârdir? Bilemeyiz.

Fakat tabii daha çok kelamları var ama sonunda der ki;

Duydum ki yârimin yeri Kâf imiş İşte bunu anlayan bu cemaattir.

Duydum ki yârimin yeri Kâf imiş

Ama Kaf ne? Kaf’ı da anlayın. Bak Cenabı Hak buyuruyor ki “biz velilerimizi yeşil kubbemizin (Kaf kubbe manasına) altında gizledik, onları bizden başka kimse bilmez4”. Öyleyse;

Duydum ki yârimin yeri Kâf imiş

Dillerde söylenen kuru lâf imiş

Onlarınki hep kuru lafta kalmış. Başka bir kelamla bunu anlayacak olursak;

Arada söylenir bunca kîl ü kâl

Çokları özsüzdür çıkmaz bir meâl

Söyleyip dinlemek büyük bir vebâl

Hep insanlar malayani konuşuyorlar, işte ticaretten konuşuyorlar veya gıybet ediyorlar efendim yalan söylüyorlar. Bunlar ne?

Arada söylenir bunca kîl ü kâl

Çokları özsüzdür çıkmaz bir meâl

Özsüz yani manalı kelam konuşmazlar. Manalı kelam hangisidir? Ancak manalı kelam şudur ki;

Sen gidersin bunda kalır rûz-ı yâr

Söyle bir söz senden kalsın yadigâr

4 Eşrefoğlu Rumi Müzekkin Nufüs S.309


316


Gülden Bülbüllere


Senin söylediğin söz kaybolmazsa, onu bütün dillerde konuşurlarsa ve ondan da yararlanırlarsa bu işte senin manalı sözün odur.

Cenabı Hak habibi hürmetine ehli dünya etmesin, böyle nefse şey­tana uydurmasın.

Evet, biz bu dünyaya imtihan için geldiysek Allah bizi imtihan eder. İmtihan işte varlıkla imtihan eder, yoklukla imtihan eder. Bunları Ce­nabı Allah peygamberlerinde denemiş ondan sonra da insanlara akset­miş. Çünkü “eşeddü’l-bela alel enbiyaiküm sümme evliyaiküm sümme emsaliküm5” fermanı vardır. Bu varsa evvel Cenabı Hak peygamberleri denemiş, imtihan etmiş. Ama peygamberleri varlıkla da imtihan etmiş zenginlikle de imtihan etmiş; fakirlikle de imtihan etmiş. Zillet ki; yani kavminden veya kimisi ailesinden, kimisi oğlundan imtihan etmiş. Me­sela Nuh aleyhisselam oğlundan çok huzursuz olmuş. Lut aleyhisselam da hanımından çok huzursuz olmuş.

Hanımından huzursuzlukları çok nebilerde, velilerde olmuş işte.

Bir de hastalıkla imtihan etmiş, fakirlikle imtihan etmiş, zenginlikle imtihan etmiş.

Cenabı Hak peygamberleri böyle imtihan etmiş, belanın şiddetli­sini, büyüğünü onlara vermiş. Ondan sonra velileri imtihan ediyor ki velilerinki peygamberlerinkinden biraz daha hafi f. Yani peygamberlerin zilletini veliler taşıyamazmış. Velilerin zilletini de biz taşıyamayız.

Bir velinin zilletini yüz bin tane avam, yüz bin tane normal insan taşıyamaz.

Ama nedir onlardaki zillet?

Biz onların zilletini anlayamayız. Ama anlayamayız diye Kur’an’a inanmayalım mı? Cenabı Hak ne buyuruyor? “Ela inne evliyaallahu lâ havfun aleyhim velâhüm yahzenûn6”,. Yani velilerde havf olmayacağını

5  Hikmet Goncaları Trc. (500 Hadis Şerif) 21

6  Yunus 10:62


Tasavvuf Sohbetleri 4


317


Cenabı Hak bize bildiriyor. Bir de “Biz kulumuzu havf ile imtihan ede­riz” buyuruyor, ama Allah havfi n büyüğünü onlara vermiş.

Ama onlardaki havf, nasıl bir havf?

Bizim anladığımız bir havf değildir. Çünkü onların havfi tekrar hadis-i şerifte açıklanıyor ki onlara verilen havf, onları herhangi bir za­rara veyahut da bir tehlikeye veyahut da kötülüğe atmaz. Onun havfi ni çekmiyorlar.

Onlar ulaşmış oldukları bir makamın, üzerlerine alınmış oldukları vazifenin havfi ni çekerler.

Sen ben sade biz kendimizden korkarız, kendimize bir zarar gel­mesin, işte kendimiz sıhhatli olalım, varlıklı olalım diye korkarız ama veliler öyle değildir.

Veliler bütün müridinin varlığını ister, bütün müridinin yoklu­ğundan korkar; bütün müridinin sağlığını ister, bütün müridinin hastalığından korkar. Veliler böyledir, velileri biz sıradan adam gibi görmeyelim.

İşte biz imtihan için dünyaya geldiysek havf ile imtihan etmiş. Bü­yük imtihanları da büyük havfi de peygamberlere vermiş. Ama onların zahirdeki havfl eri onları hiç etkilememiş ki. Onların hiç makamlarına, rütbelerine hiçbir zarar vermemiş. Onlardaki havf onları daha da yük­seltmiş. Zaten hadiste öyle anlaşılıyor ki “onlardaki havf onları yüksel­tir, tenzili terfi yapmaz, onları terakki ettirir”.

Diğer taraftan da Cenabı Hak “vele neblüvenne küm bişeyin mi-nel havfi velcûi venaksin minel emvali velenfûsi vessemerât2”, bu ayette buyuruyor “biz kulumuzu havf ile korku ile mallarını, canlarını ürün­lerinin azalmasıyla imtihan ederiz”. Şimdi bizim burada anlayacağımız, dikkat edeceğimiz, kabul edeceğimiz; demek ki bu maddi zararlar bize zarar değil. Maddi zararlara sabredersek bu zararlarla bundan bir im­tihan vermiş oluyoruz. İmtihanı kazandıysak Allah’ın bize büyük bir ikramı olacak.

Ne olacak Allah’ın ikramı bize?


318


Gülden Bülbüllere


Cenneti.

Daha başka büyük bir ikramı, cennetten büyük ikramı var mıdır?

Vardır.

Sade cennetine de aldanıp kalmayalım. Çünkü Yunus Emre ne bu­yurmuş?

Sensin benim canım canı

Sensiz kararım yokturur

Yani hiçbir yerde ben sensiz duramam. Sen benim canımın içinde cansın, sen olmazsan ben hiç duramam. Zaten öyle, insan bir saniye ya­şayamaz. Eğer Allah’ın bir kuvveti, kudreti olmasa, muhafaza hafız ismi olmasa, esirgeyici koruyucu sıfatları olmasa, insan nasıl yaşayacak?

Yaşayamaz, bir saniye yaşayamaz.

Sensin benim canım canı

Sensiz kararım yokturur

Cennette sen olmazsan

Vallah nazarım yokturur

Bak yemin de ediyor, sen cennette olmazsan ben o cenneti istemem. Demek ki Allah’ın kula ikramı sade cennet değildir. Ama ekseri çoğu cennete meftunlardır, cennete âşıklardır, cenneti isterler. Ama cennet­ten geçenler var, cenneti istemeyenler var. Niye diyor ki benim sevdi­ğim olmazsa ben ne yapacağım cenneti? Öyle.

Şimdi bunun zahirde bir misalini verecek olsak; hani bu aşk-ı me­caza yakalananlar olmuş ve yine olurlar da. Diyelim bir kimse bir genç kıza öyle bir sevgi ile bağlanmış, öyle sevmiş ki dünyayı verseler artık o hiç dönüp bakmıyor. Külçeyle altın dökseler oraya hiç bakmaz. Sevdiği bir tarafta altın da külçeyle bir tarafta ve ya bu altını alacaksın ya da bu sevgiline bir defa bakacaksın, deseler. Der ki ben o altını almıyorum, bir defa ona bakacağım.


Tasavvuf Sohbetleri 4


319


Böyle bir aşka tutulmuş bir insanı, sevdaya kapılmış bir insanı en lüks bir daireye koysalar o dairede rahat eder mi? Mümkün değil ede­mez. Orası sanki ona hapishane olur, zindan olur. Ama sevdiği ile bera­ber bir gecekonduda oturduğu zaman zanneder ki apartmanda oturu­yorum. Şimdi bu öyle demiş;

Sensin benim canım canı

Sensiz kararım yokturur

Cennette sen olmazsan

Vallah nazarım yokturur

Bizim elimizde mevcut olan (Salih Baba) divan var. Orada çok haki­katli sözler vardır. Hep ayet, hadis mealleri. O da ne diyor?

Gece gündüz kılaram zârı leylî

Meni kıl mahrem-i esrârı leylî

Beni senin sırrına, esrarına mahrem kıl diyor.

Menem Mecnûn senin hüsnüne hayrân

Benim Mecnun, senin hüsnü güzelliğine Mecnun gibi hayran ol­muşum.

Menem Mecnûn senin hüsnüne hayrân

Dilemem senden özge yârı leylî

Ne noksân erişir hüsnüne bilmem

Cemâlin eylesen izhârı leylî

Yani senin neyin eksilecek? Niye gizliyorsun cemalini? İzhar et gör­sünler, diyor. Başka bir kelamda da deniliyor ki;

Cemâlin şem’ine müştâk olanlar

N’eder cennetteki ebrârı leylî

Senin cemaline âşık olanlar cennetin varlığını köşkünü sarayını ne yapacaklar, istemezler.

Evet, öyleyse bakın efendiler Allah bu nimeti bize nasip etmiş, bi­zim arzumuz sade cennet olmasın. Tabii evvel o da olacak. Ama tabii


320


Gülden Bülbüllere


Allah’ın cemal sıfatını kazanacak olursak eğer evvela cenneti kazanaca­ğız. Cemal sıfatı cennette tecelli edecek ama cennete girenlerin hep­sine tecelli etmez. Cennetin makamları var. Cennette birden başlıyor yüze kadar makam vardır. Bu makamlar hep birbirinden farklıdır. Bu da dünyada insanların kazancına bağlıdır. Hangi makamı kazanmışsa dünyada kazanır.

Ama işte maşuklar öyledir. Onun için bir kelam da var ki;

Sofular cennette kaldı âşıklar didara erdi

Sofu fazla amel işleyen, fazla ibadet yapandır. Onlar cenneti kazan­dılar, cennette kalırlar, diyor.

Ama âşıklar didara vardı. Niye?

Âşık amel işlememiş mi? İşlemiş.

Sofu çok amel işlemiş ama çok ameliyle cennete gitmiş. Âşık öyle değil. Âşık amelini yok etmiş, amelini kaybetmiş, amele sahip olmamış; bir acziyet ile bir yokluk ile gidiyor cennete ve cenneti Rabbimin bana ihsanıdır diye kabul ediyor. Sofu ise ben kazandım, diyor. Bak ne kadar farklı değil mi? Sofu ise benim şu kadar amelim var, şu kadar ibadetim var, şu kadar cenneti kazandım diyor. Ama âşık öyle değil. Âşık diyor ki hayır, cenneti ben nereden kazanayım, ben kim cenneti kazanmak kim. Rabbimin bana ihsanıdır.

Ama Rabbinin kula ihsanı neymiş?

Şeyhim benim sultân imiş

Hak’tan bize ihsân imiş

Cân derdine dermân imiş

Görün beni aşk n’eyledi

Âhiri dervîş eyledi

İşte Allah’ın kula ihsanı; sevdiği kulu tanıtmak, sevdiği kulu sev­dirmektir. Çünkü Cenabı Hak buyuruyor ki ”beni sevin sevdiklerimi


Tasavvuf Sohbetleri 4


321


sevin7”. Evet, Allah sevilecek ama Allah “beni sevin, sevdiklerimi sevin” buyuruyor. Allah’ı sevmek seviyorum demekle olmaz, bu sözde kalır, öze inmesi lazım. Öze inecek olsa sevdiklerini seveceğiz. Sevdiklerini hedef edeceğiz. Allah’ı hedef edemeyiz ama amelde emirleri var, tuta­cağız.

Bak onun için insan zahirde “mu’tesim bi hablillah, batında mute-sim billâh”. Bunun manası;

Zahirde bütün şeriatı harfi harfi ne cismiyle yaşayacak.

Batında da Allah’tan başka bir maksadı olmayacak, gayesi hedefi ol­mayacak.

Yani ibadetlerinden amellerinden bir şey beklemeyecek.

Kimin malını kime veriyoruz, kimi kimden istiyoruz?

Düşünelim sen amel işliyorsun ama bu ameli nasıl işliyorsun?

Allah’ın sana vermiş olduğu bir kuvvet var, alırsa nasıl işlersin?

Allah sana gayret vermezse nasıl işlersin?

Allah sana fırsat vermezse nasıl işlersin?

Allah’ın vermiş olduğu fırsat, Allah’ın vermiş olduğu gayret, Allah’ın vermiş olduğu kuvvet, bunlarla ne yapıyorsak yapıyoruz yoksa kulun bir şeyi yok hepsi Allah’ın vermesidir.

Aşık canını teslim etmiş ondan daha istemez.

Ancak Allah gayrilerden ister, aynilerden istemez.

Gayri ne? Kul Allah mı olacak? Değil olmaz ama Allah’tan gelen ruh Allah’a gidecek, gider.

Allah’tan gelen ruh işte ayni demek.

Çünkü Cenabı Hak onu da bizlere bildirmiş; “kalu innâ lillahi ve innâ ileyhi râciun, Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz8”. Değil mi? Bir

7  Al-i İmran 3:31

8  Bakara 2:156


322


Gülden Bülbüllere


de ne buyruluyor? “Küllü şeyin yerciü ilâ aslıhi, her şey aslına rücu’ edecek9”. Bak bu da var.

Her şey aslına rücu’ edecekse bu Allah’tan gelen ruh niye Allah’a gitmesin? Gidecek.

Ama bir vasıtayla inmiş yere bir vasıtayla gider. Vasıtasız gelseydi vasıtasız giderdi. Bu gidiş geliş ceset için değil. Ceset toprağa gider, bugün var yarın yok.

Allah’tan geliş bu değil, Allah’a gidiş de bu değil. Bu gelişi gidişi her­kes yapar. İnanan inanmayan, âlimi cahili, zengini fakiri, delisi akıllısı hepsi yapar. Makam sahibi olan makam sahibi olmayan hepsi bu gidişi yapar.

Ama Allah’tan esas gelen ruhtur. Cenabı Hak buyuruyor ki; “nefeh-tü fi hi min rûhîh, biz Âdem’i halk ettik kendi ruhumuzdan ruh üfl e-dik10”.

Allah Âdem babamızı cennette halk etti, o cennette yaşadı. Ne ka­dar yaşadığını bize bildirmiyor.

Niye cennetten yeryüzüne indi?

Sen-ben dünyaya gelelim de, ya cenneti kazanalım ya cehennemi diye. Yoksa Cennette olsaydı şimdi hep cennetteydik, hep cennette ola­caktık. O zaman cehenneme ihtiyaç kalmayacaktı.

Allah’ın lüzumsuz bir şey halk etmemiş. Cehennemi de görevli halk etti, onun da bir görevi var, görevsiz değil, lüzumsuz değil. O da işte Allah’a isyan edenlerin ceza verme yeri. Allah’a itaat edenlere cen­net hizmet görecek. Cennet onlara her türlü zevk, sefa, yeme, içme hepsi orada mevcut. Dünyada hiç emsali misli olmayan şeyler orada mevcuttur.

Bunlar da cennette fakat Allah’ın Ruyetullah’ı da cennette.

Ruyetullah dünyada var mı? Var. Ruyetullah dünyada var.

9 Kelamı Kibar

10 Sad 38:72


Tasavvuf Sohbetleri 4


323


Veliler Ruyetullah’a ulaşmasalar veli olamazlar. İşte velilerin seçkin­liği budur.

Veliler dünyada görüyor ama müritleri ahirette görecekler.

Öyleyse sen de avam sınıfından veli sınıfına geçersen sen de görür­sün ama görmeden geçemezsin.

Bunu da görmek ve geçmek için sırlar var, şartlar var, Allah’ın emir­leri var. Şeriat var, tarikat var. Şeriatın üzerinde tarikat var, tarikatın üze­rinde hakikat var, hakikatin üzerinde marifet var. Ama şeriat neymiş?

Bil şerîat emr ü nehyi bilmek imiş ey gönül

Hem tarîkat râh-ı Hakk’a gelmek imiş ey gönül

Marifet Hak ile meşgul olmak imiş ey gönül

Neyle meşgul olursan insan kalbini o şeye verir. Meşgul bu demek­tir. Öyle vermiş ki kalbini o kalp ondan hiç ayrılmıyor, kalbinden o hiç çıkmıyor. Marifetle, Allah ile kalbini meşgul ederse her bir meşguliyet­ten kalbini kesmiş, safi leştirmiş olur. Her bir arzu çıkmış dünya çıkmış, ahiret çıkmış gönlünde kalmamış. Bir Allah kalmış.

Onun için dervişler bir dost, bir posttur.

Derviş olmak için, her şeyden geçmek için bak ne diyor?

Dervîşler halîm olur

Giydiği kilim olur

Gündüz kaim olur

Ben derviş olamadım

Hakk’ı da bulamadım

Dervîşlerin sultânı

Cân derdinin dermânı

Sâmî-yi Erzincânî

Ben dervîş olamadım

Hakkı da bulamadım


324


Gülden Bülbüllere


Başka bir kelamda diyor ki;

Dilersin dilberi dilber kılarsın dilberi dilber

Sana da keşf olur dilber mühim esrâr-ı dervîşân

Müritler için, dervişler için mühim esrar, sır var. Dervişler için her­kesin bilemeyeceği çok önemli, çok mühim bir sır var. Ama derviş ol­mayan için bu sır yok, esrar yok.

Bu da nedir?

İnsanlardaki sır makamı var.

İnsanda sır makamı açılmazsa onlardaki sır, esrar, sırrın esrarları bi­linmez. Bu neye benzer?

Mesela bazı cisimler var ki cismi büyük ismi küçük, bazı cisimler de var ki ismi büyük cismi küçük. Mesela bir buğday tanesini düşündüğü­müz zaman toprağa düşünce bitiyor ondan koca adam boyu sap çıkı­yor. Hatta bir buğday tanesinden yedi baş çıkarmış. Hepsinde bir başak her başakta yüz tane olurmuş, Onun için Allah bir buğday tanesinden yedi yüz buğday tanesi veriyor. Bunlar olan şeyler, bir buğday tanesinin ismi küçük ama cismi büyük, mahareti büyük.

İnsanlar da böyle, işte cisimleri küçüktür ama ruhları büyük. Ama ruhu büyütmek lazım.

Bu küçük cisim içerisinde büyük bir ruh olabilir. O cismin içerisine büyük ruh koyulmamıştır ama ne zaman ki kul Rabbisini bilir, Rabbi-sine olan kulluk görevini yapar o seçilir işte.

Cenabı Hak, “le kad halaknel insane fi ahsen-i takvîm, biz insanı kıymetli halk ettik, biz insanı büyük halk ettik, güzel güzellerin güzeli halk ettik, en güzel biçimde halkettik11”, buyuruyor.

Ama hangi insan?

Şeriatı, tarikatı, hakikati, marifeti olan insan hem büyüktür, hem güzeldir, hem de kıymetlidir.

11 Tin 95:4


Tasavvuf Sohbetleri 4


325


Nedir onun kıymeti?

Zaten umumi olarak insanlar bütün mükevvenatta seçilmiştir. Hal-kiyette mesnuatında; cemadat, nebâtat, mahlûkat var. Allah’ın halkiyeti üçe ayrılıyor:

Cemadat yer cismi, yerde olanlar.

Nebâtat yerin bitirdiği bitkiler, sayılmayacak kadar çeşitli çeşitli renkli isimli cisimli ağaçlar, meyveler, sebzeler. Değil mi?

Mahlûkat ta karada, denizde en büyükten en küçüğüne hayvanlar var. Karada mesela karınca küçük, fi l de çok büyük. Kuşlarda öyledir. Allah semada kuşlar halk etmiş deveyi kaldırıp götürecek kuşlar var. İnsan da dâhil mahlûkata, ama bütün mahlûkatın en büyüğü insandır, en kıymetlisi insandır, en güzeli insandır.

Zahirde mesela bedeni güzelliği olan bir hayvan ne kadar güzel olur­sa olsun, ne kadar süslü olursa olsun insanı tutar mı? Tutmaz.

Tutmadığı gibi bu insanlar içerisinden seçilen insanlar da böyledir. İnsanlar haşarattan nasıl seçkinse bu insanlardan da öyle seçkin insanlar vardır. Neyle seçilecek?

İşte şeriat, tarikat, hakikat, marifet. Marifet de neymiş insanlarda?

Bil şerîat emr ü nehyi bilmek imiş ey gönül

Hem tarîkat râh-ı Hakk’a gelmek imiş ey gönül

Marifet Hak ile meşgul olmak imiş ey gönül Marifetullah Hak ile meşgul olmaktır. Yalnız beriki kelamda;

Dilersin dilberi dilber...

Dilberlerin dilberleri Allah’tır.

Ne zaman ki insan dilber ile meşgul olursa, kendini dilbere verirse, hakikate verirse ve dilber onda tecelli ederse Hak’tır.

Allah’ın sıfatları velilerde tecelli ediyor. O zaman güzel olur.

Onun için Allah “biz insanı güzel halk ettik”, o zaman kıymetli olur.


326


Gülden Bülbüllere


Bir veli dünyada, insanlar içerisinde ne kadar kıymeti var, kıymetli olur? Onun için “büyük halk ettik” demek burada maneviyatı büyüktür.

Ne demiş bir velinin bir tanesi? Kitaba da yazılmış.

- Zahirde dünya harmanında ben bir taneyim.

Yani dünyayı bir harman ediyor. Burası çiftçi memleketi, rençper buğdayları ekiyorlar, biçiyorlar. Adam ne yapıyor on teneke buğdayı serpiyor, yüz teneke buğday alıyor. Bu yüz teneke buğdayda milyonlar­ca, milyarlarca tane var. Yani dünyayı bir harman ediyor, o insanları da tane yapıyor; kendisi de bir tane oluyor.

- Zahirde dünya harmanında ben bir taneyim, ama manada dünya
benim harmanımda bir tane, buyuruyor.

İnsanların büyüklüğünü, kıymetini, güzelliğini buradan anlayın. Onun için işte;

Dilersin dilberi dilber kılarsın dilberi dilber

Sana da keşf olur dilber mühim esrâr-ı dervîşân

Dervişler için mühim esrar buymuş ki dilber olmak istiyorsan bir dilberi bul.

Dervişi anlayamazsın ama dilber demek Türkçe manasında güzel demektir. Hatta güzellerin daha da çok güzeline dilber deniliyor. Eğer sen dilber olmak istiyorsan bir dilberi bul.

Yoksa zahirde senin cesedin değişmez, karaysan kara, beyazsan be­yaz, nasılsa öyle değişmez ama güzel olan bu ruhtur.

Senin ruhun diyor güzel olmak istiyorsa güzeli bulacak.

Yalnız zahirdeki güzellik nedir?

Zahirdeki güzellik ancak hadis-i şerifte şöyle belirtilmiş. Ne bu­yurmuş Peygamber Efendimiz? “Ümmetimin en hayırlısı eliyle, diliyle kimseleri incitmeyendir12”. En hayırlısı demek insanların yine en iyisi, insanların en güzeli, insanlara yararlı faydalı olanıdır.

12 Hikmet Goncaları Trc. (500 Hadis Şerif) 384


Tasavvuf Sohbetleri 4


327


İnsanların en şerlisi insanları incitendir.

Ne buyrulmuş bir de:

“Yüzü güzel olandan kırk günde usanırsınız ama ahlakı güzelle kırk sene yaşasanız ona doymazsınız”.

Demek ki güzellik buymuş.

Güzellik: bu ceset güzelliği değil, ahlak güzelliği, ruh güzelliği, ma­nevi güzellik.

Daha ne buyrulmuş?

Ahlakı güzel olanlar aydınlık gündüzler gibidir.

Ahlakı çirkin olanlar zifi ri karanlık geceler gibidir. Öyle karanlık ki göz gözü görmüyor, parmakları uzanmasa göremiyor, zifi ri karanlık.

Bu emirler buyrulmuşsa demek ki kelamı kibarda da;

Dilersin dilberi dilber kılarsın dilberi dilber

Sana da keşf olur dilber mühim esrâr-ı dervîşân

Dervişler için mühim bir esrardır, mühim bir sırdır dilber olmak.

Ama sen de bir dilber olmak istersen bir dilberi bul.

Dilber seni dilber etsin, sen dilber olursan eğer o zaman her şey daha dilber olur. Senin için kötü bir şey yok hepsi güzel olur.

Onun için bunları tabii ki bildiğimiz kadar yaşayalım yaşamaya ba­kalım, bilmediğimizi de öğrenelim.

Yalnız Cenabı Hak bak ne buyuruyor?, “herkes bildiğinin âlimi”. Senin kabiliyetin artık. Sen ne kadar yapabiliyorsan, yaşlısın, ancak faz­la bir şey bilemiyorsun ama kendine lazım olanları öğrenirsin.

Herkesin kendine lazım olanı vardır. Herkese lazım olan ne?

Mesela ilim.

İlim muhakkak insanlar için farz. Öğrenmek ama farzı ayın var, farzı kifaye var.


328


Gülden Bülbüllere


Farzı ayın herkes için olan din ilmihalini öğrenecek. Yani namazı, abdesti, guslü neyse bunları bilerek yapacak, bilmeyerek değil.

Farzı kifaye de ise alim olması lazım bunları insanlara öğretmesi lazım. İşte kitapları okuyup onları anlatması lazım veya kitap yazması lazım veyahut da öğretmesi lazım.

Evet, “Din nasihat, din nasihat, din nasihat13” buyrulmuş. Peki, herkes âlim olursa kim kime nasihat edecek?

Nasihat demek bilen bilmeyene söyleyecek, anlatacak. Bu da işte ilmi kifaye var ilmi ayın var.

İlmi kifaye ne?

İlmi kifaye yani bir ailede bir tane alim var, aileden sakıt olmuştur. Veya bir köyde bir alim var, köyden de sakıt olmuştur. Köyde bir âlim ilmi kifaye sahibi varsa o köy âlim olmaktan kurtulmuştur, ama orada­kiler kendi yaşayacağını bilecek, bundan kurtuluş yok.

Onun için Peygamber Efendimiz “doğuştan ölünceye kadar, doğuş­tan kabire kadar ilim tahsil ediniz14”, buyurmuş. Ama bu emir farzı ayına değil farzı kifayeyedir. Farzı ayın herkesin bileceği, emredilmiş, Allah’ın emri olan ibadetleri bilip yaşaması lazım. Farzı kifaye ise bilip bildirmesi lazım. Ama farzı ayın ise kendi yaşayacağı kadar öğrenmesi lazım. Onun için bir kelam vardır.

“Utlubu’l-ilme mine’l-mehdi ile’l-lahd”

Bu “utlubul ilme minel mehdi ilel lehd” hadisinin Türkçe meali ne­dir? “Doğuştan mezara kadar, doğuştan ölünceye kadar, ilim öğrenin”, buyuruyor.

Bu ilim iki: Farzı kifaye, Farzı ayın.

Farzı kifaye sana, bana, bu cemaate.

Nedir bu?

13  Buhari İman 42

14  Firdevs Hadis Kitabı C.3 S.170


Tasavvuf Sohbetleri 4


329


Allah’a şükür Allah bize tarikatı, şeriatı nasip etmişse tarikatı yaşa­mak için şeriatı olacak. Şeriatı da yaşamak için bilmemiz lazım. Bilme­yerek değil, bilerek yaşayalım.

Burada şimdi “utlubul ilme minel mehdi ilel lehd”, buyuruyor. Ama ehli dil bunu nasıl açıklıyor? Sonunu açıklıyor bak şimdi;

“Utlubu’l-ilme mine’l-mehdi ile’l-lahd” durma sen Bu emre göre sen durma oku, bir şeyler öğren. Ama;

Bir kaç esmâ bilmek ile Hakk’ı bildim sanma sen

Sohbet-i Pîre devam et rûz u şeb usanma sen

Zât-ı Hakk’ı anlamaktır binbir esmâdan garaz

Ne diyor?

Bunun sonu tasavvufa temas ediyor.

Evveli zahir şeriate, kelamın sonu tasavvufa ait. Niye bu böyle? çün­kü efendim kelamda bu emirler varsa bazı anlaşılmayan emirleri başka bir kelamda açıklıyor.

Şimdi bakın Allah’ı ilmel yakîn, aynel yakîn, hakkal yakîn bilmek var, bu söyleniyor. Bir de deniliyor ki ilmel yakîn bilmek bir Müslüman’a çok uzak bir mesafedir. Ayne’l yakînsa o bildiğin şeye yaklaşıyorsun. Hakkal yakînsa ona ulaşıyorsun. O zaman;

İlmel yakîn bir ilim lazım,

Aynel yakîn yaklaşmaya amel lazım,

Hakkal yakîn ise birleşmek lazım.

Ama ilimsiz amelsiz yaklaşamayız. İlimsiz Allah bilinmez, amelsiz Allah’a yaklaşılmaz. İnsanlar saylarıyla, inançlarıyla, amelleriyle elde ederler.

Bu hakkal yakîn bilmek mürşitsiz olmaz.

Neden? Niyazi Mısrî ne demiş?


330


Gülden Bülbüllere


Mürşit gerektir bildire Hakk’ı sana hakka’l-yakîn

Mürşidi olmayanların bildikleri güman imiş

Güman ne? Tereddüttür.

Güman olan şeyin anlamı tereddüttür, şüphelidir. Var mıdır yok mudur, olur mu olmaz mı? Onun için iman ile güman bir arada olmaz. Öyleyse gümandan kurtulmak için bak ne buyuruyor?

Mürşit gerektir bildire Hakk’ı sana hakka’l-yakîn

Mürşidi olmayanların bildikleri güman imiş

Güman ne? Tereddüt.

İman ne? Tasdik, tasdik etmek.

İnsanlarda ikrar var, tasdik var. İkrar amelde görülür. Tasdik başka­dır. İnsanın ameli görünür, insanlar amelinden ölçülür, tartılır, biçilir.

Ama ameli de insan gösteriş için mi yapıyor? Yoksa İhlâs ile mi ya­pıyor, yoksa ihlâsı yok mu? Ameli var ama ihlâsı var mı, yok mu? Bu da var.

Çünkü şeriat Allah’ın emridir; ilim, amel, ihlâstan ibarettir.

İlmi, ameli, ihlâsı varsa şeriatı tamam. Ama insanın ilmi var, ameli yok, ameli var da ihlâsı yok. De ki ameli işliyor ama ameli ne için işli­yor? Sen biliyor musun?

İnsanların niyeti ancak Allah’a ayan. Cenabı Hak ne buyuruyor? “Biz insanların hiçbir şeyine bakmayız, boylarına soylarına, güzellikle­rine hiçbir şeylerine bakmayız ama kalplerine bakarız, kalplerine nazar ederiz15”.

İşte iman kalptedir. İhlâs bizde, iman kalpte. İkrarı var, ama imanı kalpte olmayabilir. O gösteriş olabilir, şekil olabilir. Zamanı çevresi na­maz kılıyor, o da utanır onlarla kılar. Böyle kılarlar namazı. Bir de var ki namaz kılar Müslümanları kandırmak için. Onlar ile alavere yapmak

15 Hikmet Goncaları Trc. (500 Hadis Şerif) 83


Tasavvuf Sohbetleri 4


331


için malını satmak için onlara bir makam mevki elde etmek için. Evet, işte bu kelamda;

“Utlubu’l-ilme mine’l-mehdi ile’l-lahd” durma sen

Bir kaç esmâ bilmek ile Hakk’ı bildim sanma sen

Sohbet-i Pîre devam et rûz u şeb usanma sen

Zât-ı Hakk’ı anlamaktır binbir esmâdan garaz

Ne buyuruyor? “Utlubul ilmi minel mehdi ilel lehd”, bu emre göre durma sen, çalış, öğren bir şeyler. Çalıştın öğrendin ama bu öğ­renmeyle de;

Bir kaç esmâ bilmek ile Hakk’ı bildim sanma sen

Zannetme ki sen Hakk’ı bildin, bilemedin. Ama;

Sohbet-i Pîre devam et..

Bir ehli dilin sohbetine fırsat buldukça, imkânın elinde oldukça, gayretin oldukça durma devam et. Gece gündüz onun sohbetine git ki Allah’ı hakkal yakîn bilesin, Allah’ın zatını anlayasın.

Allah’ın zatı var, sıfatları var, isimleri var.

Allah’ın zatı tektir, sıfatı (subûti) sekizdir, isimleri bin birdir, bin bir ismi var.

İcabında bu bin bir ismi zikir olabilir, zikirdir. Bu tarikatların ay­rılması da budur. Her tarikatın zikri birbirini tutmaz, ayrılır. Çünkü Allah bin bir isimle zikredilir. Zikirsiz de Allah’a gidemez. Allah’tan gelmiş ama zikirle gidecek, Allah’a zikirsiz gidemez.

Allah’a gitmek için üç şey var; Fikir var, Şükür var, Zikir var.

Zahir herkesin anlayacağı bileceği budur. Şükür lazım, niye?

Şükür nimeti arttıracak. Eğer Allah bizi Müslüman halk etmişse, İslam halk etmişse en büyük nimet bunu bileceğiz. Buna şükredeceğiz ki Allah elimizden almasın. Şükredersek arttıracak.

Nasıl arttıracak bu nimeti?


332


Gülden Bülbüllere


Madem bildikse, artıracak, artması da bulmaktır. Bildik bulacağız.

Artması bulmaktır. Daha artması elde etmektir.

Bir bilmek var, bir bulmak var, bir elde etmek var.

Buldu ama elde edemiyor, bildi ama bulamıyor, buldu ama elde edemiyor.

İşte bütün insanlar için ilmel yakîn, aynel yakîn, hakkal yakîn bil­mek budur.

Ancak hakkal yakîn bilmek Cenabı Hakkın “küllü şeyin yerciu ila aslihi, her şey aslına rücu edecek”, buyurmasıyla Allah’tan gelen ruh Allah’a gidecektir.

Gidecek ama nasıl gidecek?

Kendi kendine gelmedi ki kendi kendine gitsin.

Bu ruh Allah’tan geldi ama nasıl geldi?

Bir anne var, senin de bir annen var. Dünyaya geldin ama nasıl gel­din? Milyarlarca sene oldu, rakam yok, senin ruhun halk edileli. Ne zaman halk edilmiş rakam yok. Buna böyle inanmak lazım ki ilmi ezeli budur. İlmi ezeli Allah’ın zatının bilgisidir, bunu kimseye bildirmemiş. O zaman demek ki Allah’ın zatı bilir senin benim ruhumun halk edili­şini, kimse bilmiyor.

O zaman bu ruh nerdeymiş?

Uzayda geziyormuş, âlemler değişiyormuş.

Ne zaman ki annen, baban evliliği ile senin cesedini Allah halk edi­yor o zaman ruhu cesede indiriyor. Bak vasıta ne burada?

Zahirde cismin gelmesine vasıta anne baba.

Ruhun inmesine de vasıta cisimdir.

Cisim yokken bu ruh gökte geziyor, milyarlar değil, trilyonlar kat­rilyonlar değil. Anlaşıldı mı efendim? Bu ruh;

Dolanıp ahiri bu hane geldim


Tasavvuf Sohbetleri 4


333


Evet, işte Allah’tan gelişimize annemiz babamız bir vasıta olmuş, gelmişiz.

Allah’a gidişimizde ne olacak?

Ölmekle Allah’a gidemeyiz.

Ölenler ya Allah’ın nuruna ulaşırlar ya da Allah’ın gadabına duçar olurlar. Allah’ın nuruna ulaşanlar aydınlıklara çıkarlar, ulaşmayanlar karanlıklara düşerler. Çok darlıklara karanlıklara derinlere düşerler. Onun için insanların süfl iliği, ulviliğini Allah buyuruyor. Cenabı Hak “insanlar ulvi, insanlar süfl i16”, buyuruyor.

Ulvi yüksek manasınadır. Çok yüksek çok ulvi ama süfl i de çok aşağıdır. İnsanlar hem ulvi hem süfl i.

Ulvi ise cennet de ulvi, süfl i ise cehennem de süfl i.

Cehennem süfl ilerin yeri, cennet ulvilerin yeri.

Evet, fırsat elinizde, bu fırsat elimize geçmez. Fırsatı terk etmeyelim. Onun için buyururlar;

Her gördüğünü Hızır bil

Her geceyi kadir bil

Fırsatı ganimet bil

Görelim Mevla n’eyler

N’eylerse güzel eyler İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetname’deki kelamıdır.

Her gördüğünü Hızır bil

Ne demek istiyor?

Yani ehli tevazu ol.

Zaten öyle ehli tevazu olmazsa bir insan yükselemez. Zahirde cis­men alçalacak ki ruhu yükselsin.

16 Tin 95:4-5


334


Gülden Bülbüllere


Bu da Allah’ın emri oluyor, “her kim ki Allah için alçalırsa biz onu yükseltiriz17”. Ama Allah için, bunu bir sanat etmesin, bunda bir göste­riş olmasın. Cenabı Hak böyle buyuruyor, “her kim ki Allah için alça-lırsa biz onu yükseltiriz, her kim ki tekebbür sahibi olursa, kibirli olursa biz onu da hakir, yoksul yaparız”.

Öyleyse şimdi bu dünyaya geldik, bırakalım tekebbür etmeyi, kibir­li gururlu olmayı, anlaşıldı mı? Onun için bizim için önemli olan ulvi olmaya çalışalım.

Hızır değiliz, Hızır davasında olmayalım ama Hızır da insanlar­dan, Hızır melek değil. Beni İsrail’in velilerinden, peygamber de değil. Kur’anı Kerim’de ismi geçer ve Kur’anı Kerim’de maceraları da var.

Ama sen de Hızır olabilirsin. Hızır demek bir isimden ibaret değil, Hızır:

Hızır mürşid-i kâmildir o zulmet kalb-i câhildir

Cevâhirler şerîattır özün kurtar cehâletten

...

Varıp Hızr ile zulmete o cevher taşları kimdir

Zulmete Hızır’la git, cevahir taşlarını topla.

Hızır mürşid-i kâmildir, ama diyor.

O zulmet kalb-i câhildir

Cevâhirler şerîattır özün kurtar cehâletten

Öyleyse demek ki bir insanın tasavvufu haksa, mürşidi haksa ceva­hir taşlarını toplar.

Ama yalnız zamanımızda sahteler var. Bunlara da Allah Müslüman­ları kaptırmasın. Allah muhafaza etsin.

17 Hikmet Goncaları Trc. (500 Hadis Şerif) 397


 


 


DİPNOT LİSTESİ


Ahzap 33:4

Ahmet bin Hanbel Müsned

Al-i İmran 3:31

Al-i İmran 3:32

Al-i İmran 3:103

Al-i İmran 3:104-110-114

Al-i İmran, 3:173

Al-i İmran 3:191

Alusi Ruh’ul Meani XX.101

Araf 7:31

Araf 7:172

Araf 7:203

Asr 103:1

Asr 103:2

Bakara 2:18

Bakara 2:30

Bakara 2:32

Bakara 2:155

Bakara 2:156

Bakara 2:178


Bakara 2:201

Bakara 2:260

Beled 90:8

Bilmen Y. 500 Hadisi Şerif 73

Buhari İlim 71

Buhari İman 42

Buhari Rikak 15, Müslim Zekat 120

Buhari Rikak 38

Buhari Edep 69

Buhari, Fedailü’l Ashab 6

Camiu’s Sağir 1/384

Camiül-ûlüm   vel   Hikem   C.1 S.342

Cem’ul Fevaid Rudani 4290

Ebu Cafer Er Riyadün Nadrati 1/403 (322)

Ebu Davud, İlim-1

Ebu   Nuaym   Hilye   X.15   C.6 S.40

El-Mesn’u


336


Gülden Bülbüllere


 


Enbiya 21:69

Enfal 8:28

Envarül Aşikin S.158

Eşrefoğlu Rumi Müzekkin Nufüs S.309

Fatir 35:9

Fecr 89: 28-30

Firdevs Hadis Kitabı C.3 S.170

Fussilet 41:53

Fususül Hikem Trc. C.1 S.43

Hadid 57:3

Hicr 15:37

Hikmet Gonc. Trc. (500 Hadis) 21

Hikmet Gonc. Trc. (500 Hadis) 83

Hikmet Gonc. Trc. (500 Hadis) 101

Hikmet Gonc. Trc. (500 Hadis) 384

Hikmet Gonc. Trc. (500 Hadis) 397

Hucurat 49:10

İbni Arabi S.55-56

İbrahim 14:7

İhya-yı Ulumiddin C.8 S.260

İlahi Hadisler(Diyanet İ.B.Y) 29


İsra 17:23

İmam-ı Şarani El-Envaru’l Kutsi­ye I.99

İsra 17:70

İsra 17:85

İsra 17:105

Kaf 50:16

Kasas 28:88

Kehf 18:65

Kelamı Kibar

Kenz’ül İrfan 10

Keşfül Hafa C.11 S.233

Maide 5:35

Maide 5:82

Mevahid’ü Ledünniye

Muhyi’d Din-i Nevevi Trc. (Di­yanet İ.B.Y) 38

M. Özak İrşad C.3 S.468

Mümin 40:60

Nebe 78:40

Necm 53:9

Necm 53:39

Nisa 4:80

Nur 24:37

Ömer Dağıstani Fetvalar S.149

Ra’d 13:19


Tasavvuf Sohbetleri 4


337


 


Ra’d 13:28

Rıyâzus Salihin S.282 5. Bab

Sad 38:72

Saff at 37:10

Sahih-i Buhari İlim 12

Sebe 34:28

Şura 42:15

Taberani

Tevbe 9:119

Tin 95:4

Tin 95:5

Tirmizi Kıyamet 51


Tırmizi Menakil 1 Müsned 4.Bab S.66

Tırmizi Kıyamet 26

Tirmizi 3580

Türkiye G. Pey. Tarihi C.6 S.30

Türkiye G. Pey. Tarihi C.1

Yasin 36:79

Yunus 10:62

Yusuf 12:31

Zariyat 51:56

Zilzal 99:1-2

Zilzal 99:7-8

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam34
Toplam Ziyaret142932
Hava Durumu
Takvim
Site Haritası